Home » Tartışma-Sohbet Alani » Bektaş Tosun » UĞURLAMA ERKÂNI (*) Esat Korkmaz

UĞURLAMA ERKÂNI (*) Esat Korkmaz

UĞURLAMA ERKÂNI (*)
Esat Korkmaz
Doğal ölüm durumunda, Hakk’a yürümüyoruz, doğasal devriye gereği Tanrı’ya, yani bâtına yürüyoruz, Hak olarak doğuyoruz: Felsefemizi ölçü aldığımızda, Hakk’a yürüme erkânı ölünce değil, kültürel devriye gereği yaşarken ölündüğünde düzenlenir. Bu nedenle Hakk’a yürüme erkânı yerine uğurlama erkânı demek, daha doğrudur, diye düşünüyorum.
Alevilikte, Hak hem Tanrı ile özdeştir hem de değildir, yani karşıtlık içerir. Demek ki gizil bir iki-tanrıcılık söz konusudur burada. İçkin yanda, yani karanlıkta-hiçlikte Tanrı vardır, Hak yoktur; buna karşın görünür olanda-aydınlıkta, ışıklı yerde Hak var, Tanrı yoktur. Görünmeyenin-karanlığın tanımlanmış kutsal kimliği Tanrı’dır; buna karşın görünenin-aydınlığın tanımlanmış kutsal kimliği Hak’tır.
Hak-Tanrı özdeşliğinde her şey hem Hak hem Tanrı’dır; bu özdeşlik, gündelik bilincin başımıza sardığı bir belâdır; belâ nedeniyle diyalektik düşünmekten özgürleştik, yüksek bilincimizin uzağına düştük; her şeyi Hak algısında tek-tipleştirdik. Ölünce Tanrı’ya yani karanlığa yürümemize karşın Hakk’a yürüdüğümüzü söylemeye başladık; ardından cenaze erkânını Hakk’a yürüme erkânı olarak değiştirdik.
Yaşarken, kültürel devriye tasarımı gereği, ölmeden evvel ölüp yaşarken dirildiğimizde, Hakk’a yürürüz ve Hak olarak doğarız; bunu sürekli güncelleyerek ölümsüzlük felsefesin kurarız: Bu devriyenin amacı, hatasız doğayla hatalı aklımızı tedavi etmektir. Yaşanan yabancılaşma nedeniyle kültürel devriye silinmiş, doğasal devriye kültürel devriyeye dönüşmüş: Olan budur.
Hak-Tanrı karşıtlığında her şeyin görünmeyen yanı (içkin yanı-bâtın yanı), yani hiçliği-sırrı Tanrı’dır, görünen yanı, yani ışıklı dünya-somutlar dünyası Hak’tır: Bir bakıma Tanrı anne, Hak çocuktur.
Vahdet-i mevcut felsefesinde beden, canı ve ruhu taşıyan kıpırdayan etten yapılmış bir torbadır. Bu torba iki can bir bedenden oluşur. Ölüm durumunda biyolojik can bedeni terk eder ve Canan’a, yani Doğa’ya doğru koşar. Beden ise -Ben açıktım, diyen toprağa lokma olarak sunulur ve irademiz dışında, yeri-zamanı geldiğinde canlı-cansız herhangi bir varlığın yapısına girerek görünüşe taşınır.
İkinci can, yani kültürel can (bilinç-inanç, yani ruh) hiçbir yere gitmez açıkta kalır, daha doğrusu kendisini sahiplenecek bir beden arar durur. Geride kalanlar bu bilince-inanca (kültürel ruha) sahip çıktığında Hak olarak doğulur. Demek ki insan söz konusu olduğunda, Hak olarak doğmak, geride kalanların, yükümlülüklerini yerine getirmesiyle gerçekleşecek bir olanaktır. Tersi durumda doğum, yani dirilme gerçekleşmez, yaşam öksüz kalır.
Tasarımın mantığından da anlaşılacağı gibi iki âlem vardır: Işık saçarak kendini tüketen somutlar dünyası, yani aydınlık âlem, yani Hak ve karanlık saçarak kendini tüketen sonsuz olanaklar ve seçenekler dünyası, yani karanlık âlem, yani Tanrı.
Her şey, her nesne, ışık âleminden karanlık âleme, karanlık âlemden ışık âlemine doğasal yazgı niteliğinde bir çevrim içindedir (devriye). Bu çevrim, insan olarak bizim irademiz dışında, tümüyle doğanın aklına göre yürür.
Aleviler bugün kendi felsefelerine-inançlarına ve yaşama anlayışlarına özgü biçimde, kendi cenazelerini kaldıramıyorlar. Açık söylemek gerekirse cemevlerinde yapılan uğurlama (cenaze) törenleri kimi kez camilerde yapılan cenaze törenlerinden içerik olarak daha gerici. Çünkü Sünniliğin aşkın inanç uygulamasından ödünç alınan ritüeller Alevilerce kendi geçmiş yapısının bir parçası olarak algılanıyor artık. Bu nedenle iyi niyetle de yapılsa camilerdeki cenaze töreni taklit edilmek durumunda kalınıyor. Camilerde, metafizik bir tanrının dünya görüşünün uygulanması anlamında, cenaze törenleri yapılmaktadır.
Alevilik aşkın bir mitoloji değildir, yani varlık-ötesi bir tanrının dünya görüşüne dayanmaz, tam tersine insanın ve doğanın aklına dayanır. Eğer Aleviler kendilerini aşkın bir mitolojiyle anlatmaya başlarlarsa Sünni kesimde sürdürülen, 1400 yıllık bir geleneğin terimlerine ya da kavramlarına sığınmak zorunda kalırlar.
Bize taşınan Alevilik ağırlıklı olarak sözeldir; dededen toruna, babadan oğula ya da kıza anlatılarak taşınmıştır. Bu taşınma bir yanıyla törenlerle gerçekleştirilir; törenlerle Alevilik içselleştirilir, içselleştirilerek toplumsallaştırılır. Yakın zamana değin törenlerin bir kısmı gizli, bir kısmı da açık olarak yapılıyordu. Sünnilik kaynaklı olumsuz etkilenme özellikle açık törenleri yabancılaştırmış ve Alevi inanç uygulamasının özgün içeriğini tersine dönüşüme uğratmıştır. Uğurlama (Cenaze) erkânı, tersine dönüşüme uğrayan törenlerin başında yer alır.
Bu törenleri özgün içeriğine kavuşturamazsak çok değil yakın gelecekte Ortodoks İslamiyet karşısında Alevi felsefesini/inancını-öğretisini ve yaşama biçimini yalnız bırakmış olacağız. Köktendincilik lehine Aleviliği kurban edeceğiz. Ölmeden evvel ölmek ya da yaşarken dirilmek temel diyalektiğiyle yaşama geçecek olan Aleviliği, yaşama olanağı vermeden boğacağız. Böylesi bir duruma taşındığımızda, Aleviliğin anayasası olarak tanımlayabileceğimiz varoluş tasarımı, Ortodoks inancın yaradılış tasarımına ve öldükten sonra dirilmek biçiminde kemikleştirilen mahşer tasarımına dönüşmüş olacaktır.
DOĞAYA-TOPRAĞA YÜRÜME
Alevi öğretisinde canın bedeni terk etmesine, Doğa’ya-Toprak’a yürüme adı verilir: Bâtıni tasavvuf felsefesinde Tanrı-Hak anlamında Canan hem erildir hem de dişil. Eyleme geçerek Canan’dan ayrılan eril ilke baba, dişil ilke ana olur: Baba ile ana çiftleşir; toprak anlamında beden ortaya çıkar. Erkân kapsamında, sonsuz gerçekliğin kanıtı anlamında, bedenin toprağa lokma olarak sunulması, canın Canan’a koşması anlatılmak istenir.
Yol’da, eril ilkenin simgesel kimliği pir-mürşit ya da rehberdir; dişil ilkenin simgesel kimliği ise taliptir-öğrencidir: Mürşitten talibe bilgi akışı olduğunda talibin gönlü gebe kalır. Simgesel anlamda dokuz ay on gün sonra gebe kalan gönülden ağız yoluyla doğum gerçekleşir: Çocuğun adı bilinç-inançtır. Doğaya-Toprağa yürüme durumunda, yani beden toprağa, can Canan’a döndüğünde bilinç ve inanç ortada kalır. Uğurlama erkânı diğer yönüyle ortada kalan bu bilince-inanca sahip çıkma ya da bizim onunla onun bizimle ikrarlaşması erkânıdır. Devri daim olsun dediğimizde, Doğa’ya uğurladığımız canı, diriltmeye söz veriyoruz, demek isteriz.
Öncelikle belirtmek gerekir ki diriltilemeyen insanlar, bedenleri ortadan kalktığı için çıplak insanlardır: Yaşam, yaşayanlardan çok ölen insanlardan oluşur, özdeyişinin izine taşınırsak, çıplak insanlar bizim rehberimizdir. Onların bilincine-inancına sahip çıkıp onları diriltmenin zorunluluğu ortadadır. Onlara yeni beden olup yaşamımıza-toplumsal yaşama et ve kemik sunamazsak, yaşamımızı-toplumsal yaşamı ayakları üzerine dikemeyiz.
Alevilikte ölüm yoktur: Bu inanışın kanıtı anlamında, ölümsüzlük felsefesi tasarımlanmıştır. Ölüm yoktur, diyebilmek için dirilmeyi bilmek gerekir: İki türlü dirilme vardır; yaşarken ve Doğa’ya yürüyünce. Yaşarken kendimizi diriltmek, kendi elimizdedir: Yeni bir bilgi edindiğimizde, bilgili kimliğimizle doğar, cahil kimliğimizi boğarız. Yani ölüp ölüp dirilerek ölümsüzleşiriz: Bu tasarımı unutulmaması için, -Ölmeden evvel ölmek, yaşarken dirilmek, ödeyişine bağlarız.
Ama Doğa’ya yürüyünce, kendimizi kendimiz diriltemeyiz, bizi ancak geride kalanlar diriltebilir. Nasıl? Doğa’ya yürüyenin bilincine-inancına sahip çıkarak yaparız bunu. Bu sahiplenmeyi gerçekleştirdiğimizde Doğa’ya yürüyenin yeni bedeni oluruz. Dondan dona bürünerek, Doğa’ya yürüyenleri ölümsüzleştiririz. Bunu neden yaparız? Çünkü yaşam, yaşayanlardan çok ölenlerden ibarettir de ondan: Bizler ölümlüyüz, Doğa’ya yürüyenler, diriltilmesi halinde ölümsüzdürler. Ölümlülerle ölümsüzler el ele verir ve yaşamı kurar; yaşam kurulurken yaşayanlardan çok diriltilenler etkindir.
GÖZLERİN SIRLANMASI
Son nefes verildiğinde-can bedeni terk ettiğinde genellikle gözler açık kalır: Böylesi bir durumda Doğa’ya yürüyenin başında bulunan can; -Gerçeğe Hû! diyerek sessizlik çağrısında bulunur. Ardından kendine dokunmak için sağ elini göğüste pençe yapar ve Aşk ile… diyerek sol eliyle Doğa’ya yürüyenin beden gözünü kapatır. Bu eylemi gerçekleştirirken şu gülbangı okur:
-Aşk ile… Sırladığım Doğa’ya yürüyen canımızın beden gözüdür-ten gözüdür. Onun can gözü-gönül gözü şu an açıktır. Bizi izlemekte, bize tanıklık etmektedir. Bulunduğumuz-gezdiğimiz yerler onun ışığıyla aydınlansın. İkrar verdiğimiz-el aldığımız Hızır gözcümüz olsun. Dâr pirlerimiz-Meydan pirlerimiz ölçümüz olsun. Gerçeğe Hû! Eyvallah!…
ÇENELERİN BİRLENMESİ-AĞZIN SIRLANMASI
Gözlerin sırlanmasından sonra çeneler, kullanılmamış beyaz bir bezle bağlanıp birlenir: Bâtıni tasavvuf kültüründe ağız, yol doğumunun gerçekleştiği bir organdır. Doğa’ya yürüme durumunda bu organ işlevsiz hale geldiği için çenelerin birlenmesi yoluyla sırlanır. Sırlama hizmetini yürüten can aşağıdaki gülbangı okur:
-Aşk ile… Doğan doğuran Canan’ım; senden geldik sana gideriz. Bu canın canı, bedenini terk etti: Bâtını görmek için yol hazırlığındadır. Yol hazırlığına sen yardım et ya Hızır; dâr’ında rehber ol ya Mansur ya Fazlı ya Nesimi ya Hüseyin; yoldaş ol ya Pir Sultan. Gerçeğe Hû! Eyvallah!…
BEDENİN BİRLENMESİ
Hizmet sahibi pir, bir taraftan gülbangını okurken diğer taraftan Doğa’ya yürüyen canın üzerindeki giysileri çıkartır; giysiler, kimi bölgelerde mezara konur ya da üzerine giydirilir: Sonra yere serilen yastıksız son yolculuk döşeğinin (rahat döşeği-Hak döşeği) üzerine doğrulup kalktığında, Güneş’le ile yüz yüze gelecek biçimde yerleştirilir. Ve ardından Tanrı-Hak-İnsan, denilerek bedenin birlenmesine geçilir: Önce Doğa’ya yürüyen canın bedeninin, dâr duruşu alması sağlanır. Bunun için erkek ise eller göbek hizasında, kadın ise eller göğüs hizasında birlenir. Sonra ayak tarafına geçilir; ayaklar, başparmaklarından bir bez ile birbirine bağlanarak mühürlenir.
Masumiyetin simgesi olan kefen bezi, bedenin başını ve ayaklarını kapatacak biçimde örtülür: Doğa’ya yürüyen can yetişkin ise yola bağlılığı belirten ikrar kemeri; ikrar vermemiş genç bir can ise kırmızı bir kuşak başucuna konur. Canın güdümünden çıkan bedenin, yapısında oluşan gazları ortama salması durumunda belirecek olumsuz kokuları maskelemek üzere, tütsü yapılması gelenektendir.
Delili uyandıracak hizmetli meydan alır ve Doğa’ya yürüyen canın başucuna çerağ tahtını (sehpa) yerleştirir: Çerağ tahtına koyduğu üç mumu, Tanrı-Hak-İnsan ya da Hak-Muhammet-Ali, diyerek uyandırır. Böylece tanık bilinç anlamında Tanrı-Hak, son yolculuğuna çıkarak devriyeye katılacak olan canın huzuruna çağrılır.
YIKAMA ERKÂNI
Yıkama erkânında hizmet sahibi pir-mürşit-rehber ya da pir-ana, mürşit-ana, rehber- anadır: Doğa’ya yürüyen canın erkek ya da kadın olmasına göre kadın ya da erkek iki hizmetli de yardımcı olur. Eğer pir-mürşit-rehber ya da pir-ana, mürşit-ana, rehber-ana yoksa musahipli kadın ya da erkek bu hizmeti yürütebilir. Musahipli de bulunmuyorsa bu hizmeti, yetişkin ve kendini hazır hisseden kadın ya da erkek herhangi bir yol canı yerine getirebilir. Ayrıca eşler ve kardeşler birbiri için bu hizmeti yürütebilirler.
Hizmete başlamadan önce ılık su, kullanılamamış sabun ile üç adet sünger ve üç çift eldiven hazırlanır. Birisi hizmet sahibi pir, diğer ikisi hizmet sahibine yardım eden hizmetliler için olmak üzere üç adet ağız-burun maskesi ya da ağız-burun bezi hazır bulundurulur.
Sonra hizmet sahibi pir ve yardımcıları bedenin, yıkanmak üzere teneşire taşınma işlemine geçerler Teneşir bir bakıma canın terk ettiği bedenin doğaya lokma olarak sunulmadan önce yatırıldığı bir kucak olarak algılanır. Beden, rahat ettirildiği mekândan alınmadan önce üzerindeki örtüler -Aşk ile ya Hızır! yardım-çağrı sözünün eşliğinde yöntemine uygun biçimde kaldırılır: Üzerinden kaldırılan örtüler elden ele taşınmaz; tam tersine örtüyü ilk kaldıran hizmetli onu yere bırakır; alacak olan onu yerden alır. Üzerinden örtüleri alınan beden eğer kadın ise göğüsleri, erkek ise göbek ile dizkapağı arasını kapatacak biçimde kefenden kesilen parça bezle kapatılır. Daha sonra başından, göbek hizasından ve ayakuçlarından tutarak kaldırılır: Bu sırada -Aşk ile ya Hızır! yardım-çağrı çekilir. Teneşire konmadan önce yere indirilir; ardından yine -Aşk ile ya Hızır! yardım-çağrı eşliğinde kaldırılıp teneşire konur.
Hizmet sahibi pir sağ başucuna, hizmetliler ise bedenin sol yanına geçerler ve dâr’a dururlar. Hizmet sahibi pir düşük sesle şu gülbangı verir:
-Aşk ile… (…) kızı ya da oğlu (…) Hakk’ın rızası için bedenini yıkamaya niyet ettik. Biz ondan razı olduk; ulularımız da razı olsun. Gerçeğe Hû!
Gülbank okunduktan sonra yıkama işlemine geçilir: Hizmetlilerinin yardımıyla hizmet sahibi pir bedeni, başından ve omzundan tutar; bedenin üst bölümüne oturmaya yakın bir duruş verir. Bağırsaklardaki gaz ve dışkının çıkmasını sağlamak üzere karın boşluğunu yukarıdan aşağıya doğru üç kez sıvazlar. Ön ve arka kısım sabunla yıkanır; bir parça pamukla dışkı yeri kapatılır. Eldiven ve sünger değiştirilir. Ardından ıslak bir bezle ağız-içi, burun-delikleri ve kulak-içi temizlenir; dudaklar ile burun deliklerinden ve kulaklardan üçer kez su akıtılarak bu organlar temizlenir. Baştan başlanarak sırasıyla bedenin arka tarafına, ön tarafına, sol koluna, sağ koluna, sol bacağına sağ bacağına, sol ayağına sağ ayağına sabun sürülüp ovulur; bunu söz konusu organlara üç kez su dökülerek gerçekleştirilen arındırma işlemi izler. Bolca su döküldükten sonra yıkama hizmetinin sırlanmasına geçilir.
-Aşk ile… diyerek iki kaşın arasından başa üç kez su dökülür: Sağ ve sol başparmaklarla alnın ortasından başlanıp sağ ve sol yan sıvazlanır. Ardından sol baş omuzdan bele değin bedenin sol tarafına üç kez; aynı şekilde bedenin sağ tarafına üç kez su dökülür ve beden önden arkaya doğru sıvazlanır. Bundan sonra önce sol bacak, ardından sağ bacak bileklere değin; önce sol ardından sağ ayak üçer kez su dökülerek sıvazlanır. Sonunda baştan ayağa üç kez su dökülür ve her defasında Tanrı-Hak-İnsan ya da Hak-Muhammet-Ali denir. Kullanılmamış iki havlu getirilir birisiyle başını-yüzünü ve belden yukarısı, diğeriyle belden aşağısı iyice ovulur ve kurulanır. Daha sonra Arılık duruluk suyu olsun! denilerek ayakucuna denk gelen teneşir üzerine üç damla su (teneşir suyu) dökülür. Böylece yıkama hizmeti sırlanmış olur.
KEFENLEME ERKÂNI
Yıkama hizmetinin tamamlanmasından sonra Doğa’ya-Toprağa yürüme gömleği (bâtın gömleği, yolculuk gömleği, ahiret gömleği, yakasız gömlek, kefen) bedene giydirilir. Ardından eteklik adını alan başını ve ayakuçlarını 40 cm geçecek boyutta biçilen iki ayrı bez katından oluşan parçalar ile beden tümüyle örtülür. Sırlanan bedenin tabuta konulması ya da mezara indirilmesi sırasında bozulmaması için önceden hazırlanıp ayaklarına, beline ve boynuna gelecek biçimde yerleştirilen sargı bezleri (bağlama ipleri) yöntemine göre düğümlenir. Sırlanan beden bu sargı bezlerinin üzerine sırtüstü yatırılır. Eğer tabut hazır ise ya da tercih edilmesi durumunda bu işlemler tabutun içerisinde yapılır. Hak-Muhammet-Ali adına sargı bezlerinden birincisi omuz, ikincisi bel, üçüncüsü ise ayak bilekleri hizasında düğümlenir. Bu düğümler(bağlar), beden toprağa verildiğinde çözülür. Belirtmek gerekir ki erkek kefeni üç parçadan (Doğa’ya yürüme gömleği, eteklik ve sargı), buna karşın kadın kefeni beş parçadan (Doğa’ya yürüme gömleği, eteklik, sargı, baş bezi, göğüs bezi) oluşur. Göğüs bezi ile baş bezi, bezden uygun ölçülerde kesilen parçalardır. Böylece kefenleme erkânı tamamlanmış olur.
Hizmet sahibi pirin edep-erkân demesiyle tabut baş, bel ve ayakuçları hizasından üç çift insan tarafından sağlı-sollu tutularak -Aşk ile ya Hızır! sözlerinin eşliğinde omuzlanır. Bulunduğu kapalı mekândan çıkarılmadan önce dışarıda bekleyen canlar, eşik ağzından başlayarak ortası yol olacak biçimde sağlı-sollu saf tutarlar: Tabutun önünde yürüyen hizmet sahibi pir saf tutan canlara, Gerçekler aşkına! Doğa’ya-Toprağa yolculuğa çıkan (…) can için edep-erkân! der. Saf tutan canlar, Gerçekler aşkına ya Hızır! diye karşılık verir. Tabut önlerine geldiğinde her can ellerini tabuta dokundurur; kalp-dudak yaparak veda niyazını gerçekleştirir. Ardından tabut diğer hizmetlerin görülmesi için meydandaki sunak taşına (musalla taşı) konur.
HELALLİK MEYDANI
Doğa’ya yürüyen can sunak taşının üzerine ayağa kalkıp doğrulduğunda, Güneş ile yüz yüze gelecek biçimde yerleştirilir. Tabut sunağa indirildikten sonra hizmet sahibi pir sunak taşının baş tarafına, varsa musahibi ve diğer yakınları sol baş tarafına geçerler; erkâna katılan topluluk sunağın çevresinde halka oluşturacak biçimde saf tutarlar.
Zâkirler-Ozanlar hizmet sahibi pirden el alarak meydana geçerler; Doğa’ya-Toprağa yürüyen canın tabutunun çevresinde dâr’a durarak hizmete başlarlar. Zâkirler üç nefes seslendirir; canlar, kutsal veda dansı anlamında semah döner. Semah dönülmesiyle tabutun üzerinde, dans etmeye devam eden yaşam ile bağlantı kurulmaya çalışılır.
Daha sonra hizmet sahibi pir helallik hayırlısını verir:
-Aşk ile… Sevgili canlar, Doğa’ya-Toprağa yürüyecek olan bu canı nasıl bilirdiniz? der.
Tören meydanında toplanmış olan canlar; İyi bilirdik. Ruhu yeni bedenler bulsun; dondan dona taşınsın! diye karşılık verirler.
Dede bu kez; Yapısındaki olanaklardan varlığa geldiğimiz Doğa da sizlerden razı olsun, der. Ve -Ey canlar! Doğa’ya-Toprağa yürüyen bu Yol eri, sizin içinizde yedi, içti; kondu, göçtü; sizlerle birlikte yaşadı, kim bilir belki hak yedi. Hakk’a yürüyen bu canın üzerinde maddi ya da manevi bir hakkınız olabilir; varsa helal ediyor musunuz? diye sorar.
Meydan erenleri; Hakkımız varsa helal ediyoruz. Hızır yardımcısı olsun. Ruhu yalnız kalmasın, yeni bedenler olsun., diye yanıt verirler.
Pir helallik sorusunu üç kez yineler; cem erenleri bunu üç kez yanıtlar.
Helalliği aldıktan sonra pir şu gülbankı okur:
-Yüce Tanrım, can kıblesine döndük sana yakarıyoruz. Doğa’ya yürüyen can senin âşığındır; Sen Canan’sın, o can. Şimdi canı, bedenini terk etti; bedeni toprağa dönecek, canı ise sana. Aklı ortada kaldı: Canan’ım, özün eyleme geçsin, yeni bedenler oluşsun ya da yeni bedenler ölmeden evvel ölsün ya da yaşarken dirilsin, sana yürüyen canımızın canına can olsun, aklına akıl; dondan dona yürüyelim, sızıntılarını toplayalım canlı-cansız her şeyden. Sızıntılardan derecikler, dereciklerden ırmaklar, ırmaklardan denizler oluşturalım. Atalarımızla, pirlerimizle, mürşitlerimizle buluşalım. Buluşalım ki onun kötülüklerini silebilelim, iyiliklerini çoğaltabilelim.
Ulu pirlerimizin yüzü suyu hürmetine Kırklar bize yardımcı olsun, yol göstersin. Doğa’ya yürüyen canımızın arkasından yaptığımız bu helallik töreni gönül defterine kayıt edilsin, silinmesin hatırlansın. Gerçeğe Hû!
UĞURLAMA MEYDANI
Daha sonra uğurlama meydanı açılır: Hizmet sahibi pir; önce açılan uğurlama meydanında uğurlama niyazının nasıl yapılacağını açıklar. Daha sonra; Tanrı-Hak-İnsan, diyerek tekbir getirir: Meydan erenleri, sunak taşındaki (musalla taşı) canın ayağa kalkması durumunda onunla yüz yüze gelecek biçimde bir düzen alır ve ayaklar mühürlenmiş, kollar göğüste çapraz, baş öne eğik olarak gerçekleştirilen dâr duruşuna geçer.
Hizmet sahibi pir;
– Can kıblesine-Canan kıblesine döndük, düşündük seni keşfettik. Var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu, var olanların varlığının senin varlığını kanıtladığını öğrendik. Muhtacız sana Cananım, aklına muhtacız. Bizi aklından mahrum etme. Yalnız senin aklını izler, sana niyaz ederiz. Bağışla bizi Cananım; sana yürüyen, sana uçan canını bağışla.
Hizmet sahibi pir, Tanrı-Hak-İnsan diyerek ikinci tekbiri getirdikten sonra şöyle seslenir:
-Aşk ile…
Hakikat abdestini aldık eyvallah. Günahımız sevabımız boynumuzda niyaza geldik. Şah medet mürüvvet ya Cananım, dâr’ına niyaza geldik.
Ezelden seyrettik biz bu âlemi; Güneş doğmadan, Ay doğmadan, Ay’dan, Gün’den ezelden. Bu mülke biz taa ezelden gelmiş-gitmiş idik. Günahlarımızı sevaplarımızı bir mizanda tartmış idik. Bin bir handa yatmış idik. Konağımız ışık, handan ezelden. Cananı gördük hoş olduk; özümüzü tanıdık yol olduk. Ana rahmine düştük kızıl kan olduk, kandan ezelden. Canımız acıktı geleceğe koştuk; çabalarımızı mihman ede ede, düşlerimizi bir kura bir kıra bugünlere geldik. Kalbimizi hızlandırıp iç ısımızı yükselttiğimizde gönül suyumuzu buharlaştırdık: Yeri geldi güdemedik, bulut olduk, vadileri, dağları-tepeleri aştık. Sonra rüzgârla buluştuk ‘gebe’ kalıp ağırlaştık başladık süzülmeye, damla damla düşmeye yaprakların-çiçeklerin üzerine: İşte böyle böyle kendimize döndük…
Cananım, sana yürüyen canımızın yeni bedenler edinmesini, beden edinme gailesi içinde unuttuğu geçmişini anımsamasını, anımsayarak hapishanesinin zincirlerini kırmasını, yeni bedenlerde özgürce dolaşarak ölümsüzlük kazanmasını niyaza geldik. Niyazımız katına taşınsan, niyazımızı kabul et Cananım.
Gerçeğe Hû! Eyvallah!…
Hizmet sahibi pir, Tanrı-Hak-İnsan diyerek tekbiri alır ve;
-Bu can Doğa’ya-Toprağa yürüdü; hisseden doğanın bir temsilcisi olarak yaşarken kendi ölümsüzlüğünü yakaladı. Bu nedenle ölümsüz doğanın bir parçası oldu. Bedeninin bilgeliğiyle buluşmanın verdiği güçle sonsuz devinimli ve yanılgısız doğanın aklıyla, yani Canan ile buluştu. Ölümün olmadığı doğada Doğa’ya-Toprağa yürüdükten sonra yeniden dirildi.
Rahat uyu; senin canına, aklına beden olacağız. Binlerce bedene taşıyacağız canını, aklını, inancını. Sen yaşarken kendi bedeninde binlerce kez ölmedin mi? Binlerce kez dirilmedin mi? sevgili can; şimdi başkalarının bedeninde dirileceksin, canlı-cansız her şeye sızacaksın ve sonsuza kadar yaşayacaksın.
Gerçeğe Hû.
Hizmet sahibi pir, Tanrı-Hak-İnsan diyerek son kez tekbir getirdikten sonra şöyle seslenir:
Canlar bir de Hakk’a yürüyen canımıza söz verelim; O hal diliyle konuşsun, biz dinleyelim:
-Tenim sunak taşında, canım bâtın âleminde. Zâhir âlemde-can gölgemde bir ömür sürdüm; yedim-içtim; kondum-göçtüm. Bâtınımdan gelen seslere ilgisiz kalmadım. Doğa çağırdı, Cananıma koştum. Belki kiminizi üzdüm, belki kiminizin hakkını yedim. Yaptımsa bütün bunları bilmeyerek yaptım; bilmemek benim kusurlarımı ortadan kaldırmaz. İşte hepinizin huzurundayım: Hepimiz için geçerli yasa; Toprak’tan geldik Toprağa gideceğiz. Haklarınızı helal edin. Bunu niyaza geldim. Yaşam gelip geçicidir. Pirimiz Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin; ‘Benim üç iyi dostum vardır: Ben ölünce birisi evde kalır, birisi yolda kalır, birisi benimle birlikte gelir. Evde kalan malımdır, yolda kalan ailem ve yakınlarımdır, benimle birlikte gelen ise iyiliklerimdir’ sözlerini unutmayın. Beni bedensiz bırakmayın, bana acı çektirmeyin. Sırrımız ortada kalıp ‘utancından’ kıvranmasın. Eyvallah! Gerçeğe Hû!
Daha sonra hizmet sahibi pir sözlerini şöyle sürdürür:
-Sevgili canlar, Doğa’ya-Toprağa yürüyen bu canımızı dinledik, onu bedensiz bırakmayalım. Bu canımıza beden olamazsak, bedensiz olarak aramızda dolaşır, beden bulmak için kıvranır durur. Ona bu acıyı çektirmeyelim. Soruyorum sizlere; -Bu cana beden olmak istiyor musunuz?
Meydan erenleri; Aşk ile! der. Pir bu soruyu üç kez yineler, cenaze meydanındaki canlar üç kez yanıtlar.
Pir, töreni şöyle bağlar:
-Doğa da-Toprak da sizden hoşnut olsun. Bu törenimiz, bu törendeki sözlerimiz, gönül defterine kayıt edilsin. Hatırlansın, unutulmasın.
Gerçeğe Hû! Eyvallah!…
TOPRAĞA SIRLAMA
Mezarlıklarda Aleviler için Doğu yünlü-Güneş’i karşılayacak biçimde bir sunak taşı konulmadığı için Doğa’ya-Toprağa yürüyen can mezarın yanında uygun bir yere, ayağa kalktığında doğan Güneş ile yüz yüze gelecek biçimde indirilir. Törene katılan canlar, halka oluşturarak saf tutarlar. Hizmet sahibi pir bir veda konuşması yapar: Ana adı öne çıkarılarak Doğa’ya-Toprağa yürüyen canı saf tutanlara tanıtır; yaşamını kısaca özetler, dâr’dan indirme erkânından söz ederek veda konuşmasını bağlar. Gerek duyarsa duygularını belirtmek üzere kimi canlara söz verir.
Tabutun altından geçirilmek koşuluyla baştan, ortadan ve ayak tarafından olmak üzere üç adet uzun iple üç çift hizmetli Doğa’ya-Toprağa yürüyen canı, Doğu yönlü kazılan mezara indirir. Tabut mezara indirildiğinde hizmet sahibi pir tarafından helallik meydanından ya da Doğa’ya-Toprağa yürüyen canın evinden alınan ve çıkın edilen rızalık toprağı, musahibine ve yakınlarına uzatılır: Rızalık toprağı, mezara serpilerek helalleşilir.
Helalleşme erkânının tamamlanmasından sonra küreklerle, sürekli el değiştirilerek toprak mezara doldurulur. Küreğin el değiştirmesi, elden ele değil, yere bırakılıp-yerden alma biçiminde gerçekleştirilir. Mezar toprak ile dolduktan sonra üçlü ya da on ikili Çerağ (mum, delil), hizmet sahibi pir gülbangını verdikten sonra uyandırılır. Uyandırılan çerağlar mezarın baş tarafına yerleştirilir. Bir başka hizmetli getirdiği bir sürahi suyu enlemesine olmak üzere ayakucuna-ortasına ve baş tarafına döker. Sürahide kalan sudan -Ya Hızır! diyerek çerağların dibine üç damla damlatır. Pir gülbank verince erkân sırlanmış olur.
Doğa’ya-Toprağa yürüyen canın musahibi, eşi ve yakınları mezarın sol başında ve biraz açıkta yarımay biçiminde saf tutup dâr’a dururlar. Başta hizmet sahibi pir olmak üzere törene katılan tüm canlar niyaz ederek onların acısını paylaşırlar, yani baş sağlığı dilerler.
Böylece cenaze erkânı tamamlanmış olur.
(*) Burada verilen uğurlama erkânı, Alevi tasavvufunun özgün içeriği ölçü alınarak amacımız durumunda bulunan ortak inanç uygulamasını yaratmak için yazıldı. Yazdığımız ortak inanç uygulaması ile çelişki oluşturmayan şu ya da bu bölgedeki-köydeki-yöredeki ayrıntı durumundaki farklı uygulamalar, bir zenginlik olarak algılanmalı, yaşaması için çaba harcanmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

Open chat