Home » Makale » MAKALELER

MAKALELER

1
2020’DE BİZLERİ NELER BEKLİYOR?
Önce 2019’da neler oldu ve AKP yönetimi neleri kaybetti buna bakmak gerekir. 2019’a bir yerel seçim havasında girildi. Küfürler, suçlamalarla kendi ipini çeker gibi saldırıyordu. Sonra büyük şehirleri kaybedince, özellikle de İstanbul’u hiç içine sindiremedi! Hepsi tamam da İstanbul olamazdı.
Sonunda bir yalan uydurup, burnu tam sürtülene kadar güreşe devam etti. İstanbul seçimi yenilendi ve bir tuşla yere çakıldı. Kayıp büyüktü! Bu kadar kaybetmenin hırsını, “Zeytin Dalı Barış Harekatı” adıyla, Kuzey Suriye topraklarına girdi ve kan dökerek biraz olsun hırsını aldı. Ama başarılı olamadı ve yine yenildi. Önü Rusya tarafından kesilince, BOB başkanlığı artık tehlikeye girmişti. Amerika sıkıştırmaya başlamıştı. Satacak bir şey de kalmamıştı artık. Tramp, kızmaktan öte, tehdit ve küfürler etmeye başladı. Olacak gibi değildi gidip özür dileyip neler yapması gerektiğini öğrenip, yeniden işe koyulmalıydı. Öyle de yaptı. Amerika’ya gitti, icazetini aldı ve işe koyuldu. “Biz Karadeniz’de varlığımızı göstermedikçe, bu BOB başarılı olmayacak. Önce şu 2. bir boğaz planını devreye sok, bir iki yeni parti örgütle, gündem bunlarla uğraşırken, sen hilafetine hazırlık yapmaya başla. Yoksa her şey geç olacak. Seçime falan girme sakın. Arada bir erken seçim kokusu ver yine de, ama sakın galeyana gelip seçim deme. Bahçeli’yi sakın ürkütme, Davutoğlu ve Babacan yeni parti havasında devam etsinler, sen de sarayında hilafet odalarını oluştur. Zemin hazır zaten.
El-Nusra ve ÖSO milisleri senin işaretini bekliyor. İç kargaşa başlar başlamaz, fazla uzatmadan, bir federatif devlet yapısının ilanına hazırlan. “2023 uzun bir tarihtir, ekonomi ve siyasette güven bu kadar zamanı kaldırmaz.” Bu kadar uzun bir icazeti alıp, cebine koydu. Hele bir şu yerli araba işini de bitirsin ve 2020 yılına biraz moralle girsin ki, çok zorlu bir 2020 yılı olacak. Ya, var olup hilafeti kuracak, ya da yok olup tarihin çöp sepetinde yerini alıp, en az 10 yıl yargılanacak.
Şimdi bunları boşa yazmadığımın bilincindeyim. 2020 yılı çok zor bir yıl olacaktır. Moralinizi bozmuş oluyorum ama, zaten düzgün bir moralle 2019 dan gelmemiş olacağız. Hiç değilse, hazırlıklı olalım değil mi? Ölüm var, ayrılık var. Ah bir de şu zulüm olmasa!
2020 yılınız gönlünüzce olsun. Gerçek dileğim budur aslında. Dilerim yanılırım da, dostluk, kardeşlik, barış kazanır.
Sevgilerimle.
29 Aralık 2019

2
EGO; DİKTATÖRLÜĞE, DİKTATÖRLÜK; FAŞİZME YOL AÇAR
Dünyada, yazın kültürü gelişeli, Gılgamış’tan al da, tarihi kazılardan çıkan tabletlere kadar, her yazı ve yazının sahibi, düzen ve sistemden nemalanmıştır! Bu da, en doğalıdır hakkıdır ve gerçek olanıdır!

Neolitik çağlardan beri, ya da fi tarihinden beri her düşünen, yazar, şair kim varsa ya eleştirici ya da yol gösterici konumda olmuşlardır.
Son yıllarda, insanlık için yapılan bir tane de olsa yapısal, düşünsel ve yarınlara gebe bir düşünce, buluşa dair hiçbir veri göremiyoruz. Her şey çıkar ilişkisi, fantezi, benmerkezci, egosu yüksek bir davranış ve anlayışla, bir beklenti olguları, hem insanlığı, hem bilimi bitiren ve yarınların umutsuz bir gelişim sürecini hazırlayanlar olarak görür gibiyiz. Ya da ben öyle bakıyorum! Benim bakışım belki de kuşku yüklü bir kavramdır. Nedeni belli bir paylaşım pazarlarıdır ve kanla oluşur o pazar! Kanı görmezler ya da yıkadıklarında altından kocaman bir rantın paylaşım verileri vardır! Bu rantı paylaşırken, kitleleri duygusallığa büründürmeleri gerekir elbette. İşte; bunun adı şehit olur, katliam olur, doğal afet olur! Bunlar onların en çok nemalandıkları anlardır. Bunların oluşum süreci içinde, gerçekler dışında, duygusal ve halkı galeyana getirecek bütün basın ve yayınları hazırlamış olurlar.
Bu gelişmelere alternatif bir duruşu olanlara bakalım. Tam bu döneme göre de elbette, yazar, şair, sanatçıların en çok beslendiği ve beslendiği her satırı, sisteme bir ok gibi yöneltmek ve halkların da yayında olacak düşünceler üretip, moral verip, eylemsel pozisyona hazırlamak için gerekli gördüğü bir anlayış olur. Sistemin en çok ve en yoğun nemalandığı savaşlar ve şehitler üzerinden oluşan katı acımasızlıklardır elbette. Şehit sayısına göre, kendi çıkmazlarını tamir edecek kadar halkların acıda ki suskunluğu, onların çıkmazlarını çözdüğü ve çözeceği en özgür alanlardır, onların anlayışına göre. Faşizmin acımasız ve en gaddar baskı ve sömürü anları, şehit sayısına göre yaptıkları sözlü eylemlerdir. Şimdi resmi olarak açıklamasalar da, 137 şehitin varlığı, bu kördüğüm olmuş sisteme uzun bir soluk alma sürecine girmesi demektir. Ama yine de çözeceğinden emin değilim. Kısaca, konunun özüne dönerek bazı gerçeklere de, vurgu yapmak zorundayız.
Bu duruma, yazar ve şairlerin duyarsız kalması mümkün değildir.
Bu kadar büyük bir vakalarda, ülkenin kaos konumlarında, korkusuzca yazan yazar ve şairler olacaktır elbette. Benim izlenimime göre, normal bir günde ahkam kesen yazar ve şairlerden iki satır ne yazı ne de şiir görebiliyoruz.
En büyük idealim, Hayyam’dır! O süreçte ve o baskıcı dönem de ne cesaret ve nasıl bir yürekle bizlere ulaşan ve hayranlıkla okuduğumuz dizeleri yazmıştır? Nazım, Aragon, Mayakowsky, Şili’li ozan Pablo Neruda, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Sabahattin Ali ve nice devrimci demokrat insanlar hatta ve hatta son dönemde direnen Selahattin Demirtaş gibi… İşte; yazmanın, düşünmenin bir bedeli olsa da, kendi için bir beklentisi olmadan, emrivaki davranıştan uzak, halka daha nasıl güzel şeyler veririz çabasında olanlara selam olsun.
Ego, diktatör ve faşizmin ayak sesleri kadar tehlikelidir!
28 Şubat 2020

3
KUDÜS İSRAİL’İN BAŞKENTİ Mİ?
Kudüs, İsrail’in başkenti ilan edilmesi ile, İslam dünyası sessiz sedasız bir şeyler mırıldanıyor. Hatta yarında büyük bir gövde gösterisi (9.02.2020) yapacaklarmış İslam dünyasında kim kaldı ki? İslam dünyasının hiç öngörü ve önsezisi olduğunu gördünüz mü? Olmaz ki zaten. Onların önsezisi ve öngörüsünü Allah görmüş. Kitap olarak da Kur’an’ı yollamış. Biat içinde bir elçisini tayin etmiş işte. İslam dünyasına yakışır mı düşünmek! Öngörü için kafa yormak, önsezi için çaba harcamak olmaz. Günahtır ve şirk koşmak olur yoksa. Oysa; her şey olup bitince konuşurlar ve “Allah’ın emri” denir biter her şey için ve her vukuat için.
Kudüs’ün de başkent olacağının hazırlıkları yapılıyordu, hem de tam 80 yıldır;
1. Atak; Yahudilerin İsrail’e yerleştirilmesi.
2. Atak; Yahudi devletinin kurulması.
3. Atak ise; Kudüs’ün başkent olması.
İşte bu üçüncüsü biraz zordu, ama biraz etrafındaki güçlü gördüğü devletleri zayıflatması gerekiyordu. Son 30 yılda yapılanlara bakınca, oldukça manidar bir gelişimi görmemek için kör olması gerekir insanın. Demek ki, İslam dünyası beyinsel kör olmuş. Din uyuşturmuş beyinlerini hepten. En güçlü devletlerden biri Türkiye olunca, on iki faşist cuntası ve Feto’nun örgütlenmesi, sonrada “Ilımlı İslam” politikası ile Erdoğan’ın iktidara gelmesi en sağlam politikalarından biri oldu.
Bundan sonraki sürece bakarsak, önce Irak ve İran savaşını çıkartıp, İran’ı zayıflatıp, Saddam’ı da devirdikten sonra sıra “Arap Baharı” söylemleriyle, Libya, Tunus ve en güçlü devletlerden biri olan Mısır Baharı ile, Sisi’yi iktidara getirerek, Amerikan planı aksaksız yürüyor ve BOP başkanı, BOP eş başkanı Tayyo’ya da tam gaz desteğini sunuyordu. En son operasyon da, Suriye’ye yapılarak, Golan Tepeleri’ni de ilhak edip, İsrail’in sınırlarını genişletip, Kudüs’ün başkent olması için her şey hazır olmuştu. İran’ı zayıflatıp, Irak’ı parçalayıp, Libya’yı otoritesiz bırakıp, Mısır’ın yönetimini de kendi direktifleri altına alınca, Tayyo da tam sıkışmış, can derdindeyken, var mı söz söyleyecek bir kimse o coğrafyada?
Şimdi bu beyinleri uyuşmuş, din tüccarları, İslam dünyası eylem mi yapıyor? Hadi oradan be! Eylem de yapsan, kendini de yaksan, satırlarla alanları da doldursanız, “İt ürür, kervan yürür” anlayışından başka bir şey ifade etmez Amerika ve İsrail için. Kudüs, İsrail’in başkenti olmuştur ve öyle de kalacaktır. Taa ki, Mısır, İran ve Türkiye’den oluşacak (Kürt-Türk federe devleti oluşursa daha güçlü olur) üç büyük ve güçlü devlet bir birliktelik kurarlarsa, O zaman, İsrail’in oturup düşünmesi gerekir! Zaman her şeye gebedir ve orası Ortadoğu coğrafyasıdır ve dünya oluşalı, insanlık gelişeli o coğrafyadan kimler geçmedik ki?
Yeter ki, insanlık yaşasın ve doğa dengeleri bozulmasın…!
Sevgilerimle.
8 Şubat 2020
Bektaş Tosun.
*Tayyo’ yu alkışlayanlar 2 defa düşünsün!

4
İLAHİ ADALET
“Doğa dengeler üzerine kurulmuş” doğrudur. O zaman doğaya uygun bir adalet oluşturalım mı? Mesela; doğa boşluk kaldırmaz. Bulut yoksa güneş, güneş yoksa ay, ay yoksa yıldızlar alır yerini. Ne demişti Yunus Emre; “ her ne varsa şu alemde, hepsi mevcuttur Adem’de!” Demek ki, Adem (İnsan) evrenin bir parçası ve en küçültülmüş bir minyatür şeklidir! Ne demişti Veysel Şatıroğlu (Aşık Veysel) “İnsan kısım kısım, yer damar damar” demişti. Görmeden görmüş bu doğanın yapısını. Bir tesadüf değil bunlar. Bizlere rehberlik görevini doğa vermiş insana. Mevlana ne demiş; “Güneşe tanrı desem yeridir” demiş bir mesnevisinde. İşte; doğanın gelişim sürecini biraz irdelersek, sabırlı bir süreç içinde ve evrimselleşmeye giden süreçleri, bir sabır ve bir olgunlukla, her şeyin olgunlaşmasını bekleyip, olgunluklarını deneyerek bu güne kadar gelmiştir. Belki tek hesaba katamadığı insanoğlu olmuştur, doğa kendi yarattıkları arasında. Yaman, çetin, hırslı, bencil, çıkarcı, doymak bilmeyen, ihanetçi, ikiyüzlü, benmerkezci ve daha bin bir özellikleri olan, sıfatı belli ama ne yapacağı nasıl davranacağı belirsiz, insana renk koyan, ırk koyan, cinsiyet ayrımı koyan, korku (Tanrı) aşılayan, doğallıktan öte, kendini yaratıcı sayan, efendi olan, bey olan sayısız sıfatları bünyesinde besleyen, beyninde her türlü düşünce bulunan, acımasızlık ve şefkat besleyen bir varlığı adalete nasıl davet edebiliriz ve adaleti nasıl benimsetebiliriz? Yani önce kendimizden başlamalıyız adalet için.
Güneş bir örnek mi adalet için? Evet. Herkese eşit şekilde doğan, her bölge ve coğrafyaya uygun ışın veren, zamanını hiç şaşırtmayan, mevsimlere saygılı bir mesafede bulunan davranışı neden örnek olmasın adalete?
Toprak örnek olabilir mi adalete? Evet. Her şeyi üreten, her ürettiğini geri kabul eden, verdiğini hiç affetmeden geri alan, kimseye bakilik fırsatı tanımayan, suyu içip, geri buhar olarak gönderen, güneşten aldığını geri güneşe yansıtan bir dengeli adalet bize neden örnek olmasın ki?
Su örnek mi adalet için? Evet. Bizim (İnsan) soyumuz ve ilk oluşumumuz bir damla (sperm) sudur. Enerjidir, toprağın besin kaynağıdır, susuz yaşamının mümkün olmayacağıdır. O zaman “İlahi Adalet” bizlerin tek seçeneğidir ve şer’iyi, dogmatik olanı kabul etmez. İnsan vicdanını, doğa kanunu olarak kabul edersek, ilahi adalet de, insan vicdanıdır demek ki! İnsan vicdanı ve doğa kanunu bir bütündür. Ne fazla etkiyi ve ne de fazla tepkiyi kaldırmaz. Doğa dengesini bozan, vicdanı dengesini bozmuş gibi olur. Doğa dengesi bozulunca, adaletin var olmasını beklemek kocaman bir aldatmacadır. Varoluştan yana olmayan, doğal ve vicdanı adaletten yana olamaz. Dogmatikten (Yaradılış) yana olanlar bir adaletin temsilciliğini değil, zorbanın ve baskının temsilciliğini savunur halde kalır ancak. İlahi adalet, doğa kanunları kadar doğal ve insan vicdanı kadar terazilidir. İnsana uygun en değerli ve insanı yüceltecek tek kanun yolu, ilahi adalet yoludur.
Vicdan yoludur.
İnsan yoludur.
Bilim yoludur.
İlim yoludur.
En felsefi olan tek yoldur.
Sözde değil, özde adaletten yana olanlara merhaba.
26 Ocak 2020
Bektaş Tosun.

5
DAVOS’TA HER YIL KAOS ÜRETİLİR
Birkaç gün siyasetten, şiirden, dostlardan uzak kalayım ve dinleneyim diye düşünmüştüm. Yapamadım ve yapacak bir anlayışa sahip değilim demek ki! Susmayı, sorumsuzluğu hiç beceremiyorum kendimce.
Bugün Uğur Mumcu ve Gaffar Okan gibi insanların katledilişinin yıl dönümü olması ve ayrıca ülke huzurunu bozan zatın, bugün “basın ve yayına çok titizliğini” hatırlatan zat, Evrensel ve Birgün Gazetelerinin gazete yazar ve gazetecilik basın kartlarını iptal ettirmiş, Ubberman gözlüklü adam.. Sanki kredi kartını iptal ettirdi de, aç bırakacağım sanıyor. Basın kartı olmadan da habercilik yapar o yiğitler. Yani; “kuralsızlığın kuralı” geçerli artık onlar için!
Konuya gelirsek; Davos’ta Dünya Ekonomi toplantısı olur her yıl bu Zemheri (Ocak) ayında. Ana teması da; çevrecilik ve değişen doğa dengeleri olarak belirlenmiş kısacası. Kocaman bir yalan! Oraya, dünyanın en zengin adamları ve de devlet adamları katılırlar. Bir yıl boyunca, ellerindeki paraların nerelere aktarılacağı, silahları kimlerin alacağı, kimlerin pazarlayacağı, nerede savaşın çıkartılması gerektiği, kimin parası, kime ve hangi ülkeye faizle verileceği, kimin iktidardan alınıp, kimin iktidara getirileceği, el değişecek sermayelerin transferi, kur politikaları v.s. konuşulur. Basından okunan ve yayınlardan dinlenenlerin, hiç bir haberin gerçek değeri yoktur ve inanmayın. Katılanların hepsi büyük baş oldukları için, en çok da demokrasi, insan hakları, doğa sorunu, göçle mücadele, açlıkla savaşma, idama karşı olma (ama sayısız insan öldürüyorlar) eğitim, bilim, araştırma, evrenin sorunları gibi hümanist davranış ve görünüşlü en eğitimli büyük başlar işte bu toplantının aktörleri. Libya’dan başlayıp kısmen Afrika’nın küçük ülkeleriyle ama ağırlıklı olarak, Uzakdoğu coğrafyasında bir kargaşanın yaratılması pazarlığı mutlak kabul görmüştür.
Kimlerin iktidardan uzaklaşacağını da yakında duyacağız ve biliyoruz. En geç üç yıl içinde, Tramp, Putin ve Erdoğan’ın mutlak uzaklaştırılması kaçınılmaz gözüküyor ve anlaşılıyor yukarıdakilerin sinyallerine göre. Uzaklaşanların yerini kadınların ele alabileceği, basın ve yayınlardan anlıyoruz. Zaten 120 yıl sonra dünyayı kadınlar yönetecek ve bir çok ahlaksızlıklardan uzak kalınacak beklentisi,  şimdiden ağır basmaya başladı.
Dilerim savaşlar da son bulur, kadınların eliyle!
Neyse; üç gün buralardan uzak kalıp kahinleşmeyeyim ben de.
“Davos” deyince; aklımıza kaos geleceğini artık unutmayalım. Davos, dünyada ki şekillenmelerin adıdır. Yeni savaş ve kaosların adıdır. Mezhep üretir, din pompalar, ırk kışkırtır, faşizmi finanse eder.
Uyuşturucu baronlarının el değişimini sağlar.
Büyük para babaları ve silah tüccarlarının adıdır.
İnsan sağlığına zararlı, insanlığa zararlı, halkların kardeşliğine düşman.
Kısacası, ne kadar ahlaksız ve alçaklık varsa Davos’ un adı odur.
Bu vesile ile, Elazığ’da ki 6,8 lik deprem herkese geçmiş olsun. Dilerim can kaybı olmaz ve olmamıştır.

Sevgilerimle.
24 Ocak 2020
Bektaş Tosun

6
ÖDP’DEN SOL MU?
Kaç gündür susuyorum. Birileri bir açıklama yapar yada geleceğe ilişkin, kitlelerini bilgilendirecek birkaç söz söyler beklentisi içindeydim. Olmadı. Tek bir belge var, o da Alper Taş’ın, eski ÖDP genel başkanının mülakatı vardı. Sonra Ufuk Uras (eski ÖDP genel başkanı) ile Oğuzhan Müftüoğlu’nun çirkin karşılıklı eleştirileri. Alper Taş, Sol Parti adına konuşuyor, ama Sol Parti’nin ne başkanı, ne de sözcüsü olduğu konusun da hiç bir şey duymadım. Kim adına ve neden mülakatı Alper Taş yaptı anlayamadım! Adres mi şaşırttılar yoksa? Bizim, bizlerin, onların, bunların hala aynı adreste olduğumuzu ya unuttular, ya da düzen nasıl işliyorsa, araziye uygun davrandılar galiba!
Hani deriz ya, “Sorgulayıcı bir gençlik ve toplum yaratmalıyız” diye. Bir genç kadar radikal bir şekilde olmasa da, Aha sorguluyorum sizleri mesela. Hadi cevap verin? Başladığımız süreçten bu günkü sürece nasıl gelindiğini kim açıklayacak mesela? Başkan da olmadığına göre, Ağabey(iniz)mi açıklayacak? Şimdi birkaç söz söyledikten sonra, Alper Taş’ın mülakatından bazı kıstaslar aktaracağım. ÖDP sol değil miydi de, şimdi sol olma gereği duydu? Her konuşmalarında ” Biz sosyalistler” diye başlarken şimdi nasıl birden sol oldu? Solun hangi kanadı peki? Sosyal Demokrat mı, orta sol mu, demokratik sol mu?
ÖDP’ nin kızıl yumruğu (Kızıl yıldızı) silinip, GÖKTÜRK renkli mavi yıldız simge olarak kullanmasını nasıl açıklayacaksınız? 6 ay sonra, Haziranda, parti programını açıklayacak (mış)sınız! Ya erken seçim olursa, bu çiçeği burnunda, SOL PARTİ’nin nasıl bir süreç takip etme düşüncesi olacaktır? Nerede ve kimlerle toplantılar yapıldı da bu değişim kararına vardınız? Haziran Direnişi, yurtdışı ÖDK gibi bazı temsilci ve paralel mücadele inisiyatifi olan yoldaşların katılımları nerede ve nasıl sağlandı?
Yok öyle yoldaşlar ! Artık birileri öğretmen, diğerleri de talebe değildir! Sosyalistseniz, sosyalist gibi davranın, devrimciyseniz, devrimci gibi, değişim yaşayacaksınız, açık ve gerçekçi olmak en dürüst bir seçenektir.
Bak bunların ipuçlarını, resmi bir başkanlık konumu olmayan, ama sözcü gibi konuşan, Alper Taş’ın mülakatından birkaç örnek vereceğim, gerisi siz okuyan yoldaşların kararıdır.
-“Alper Taş, Sol Parti’yi anlattı” Birgün Gazetesi 24.12.2019
“Neden değiştirdiniz” sorusuna.
-“En basitinden net ve açık bir kimlik olması için SOL Parti” şeklinde yanıt verdi. A.Taş

-“Şimdiye kadar net ve açık değil miydiniz?”
Ve
-“Sol Parti, gençlerin ve kadınların partisi olacak” Alper Taş

Vay be. Şimdiye kadar kimlerin partisiydi peki?

-“ÖDP artık eski dönemin bir savunma partisiydi.” Alper Taş

-“17 yıllık faşist bir yönetimde, direniş komiteleri, devreye neden girip savunma sistemini kuramadı?”

-“Kapitalizm insanlığa bir çare olamadı, sola ve sosyalizme dair değerlerin arandığı bir dönemdeyiz.” Alper Taş

-“Kapitalizm’den, insanlığa çare beklemek kimlerin görevi, bunu bilmeyen var mı?”

-“Fikren değil maddi manada güçlü bir sol olamadığımız için toplum bu kadar çürüdü,” A. Taş

Devrimciler maddiyi hiç sorun etmez ve yaratırdı. Maneviyatta neden güç olmadınız peki? Bunları düşündükçe, ben ne düşüneceğimi ve nasıl bir tutum içinde olacağıma karar veremedim henüz. Ama parti deyince bir hedefi olmalı, enerjisi olmalı, gençliği olmalı, sağlam duruşu olmalıdır.
Dilerim 2020 yılı ve devamı yıllar, solun ve sosyalistlerin mücadele ve mutlak kazanma yılları olur.
Devrimci selamlarımla.
01 Ocak 2020

Bektaş Tosun

7
DOĞUŞTAN ÖZÜRLÜ MÜ BU TİPLER?
Çok takip ediyorum galiba paylaşımları. Yazıları çok okuyorum.
Her nasıl bakarsanız bakın ama, bazı şeyleri de not etmeden geçemiyorum. Bakıyorsun adama, prof. doçent, şair, yazar, araştırmacı, uzman v.s. çok ünvanlı bir kalabalık var ortada.
Ben, sadece bu yaz sezonu bitmeden 16 kitap okumuşum, 30 mayıstan sonra. Her katmandan kitap var okuduklarımın içinde. Ama, beni şaşırtan çok bariz bir gerçeğin altını, yıllarca çizmişim bilinç altımda ve haberim olmadan demek ki! Ya da çok önemsediğim, arkadaş bildiğim, dost gördüğüm, saygı duyduğum bazı dostlarımın yazım, paylaşım, kitabı, söylevi, tartışması, makalesi gibi düşünce içeren iletilerine bakıyorum da, çok üzülüyorum. Çok devrimci görevleri paylaştığım, sosyalist düşüncelerde buluştuğum, sosyal yaşamda aktif görevlerde gördüğüm nice dost, arkadaş ve yoldaşlarım, beni çok şaşkına uğrattılar. Geleceğe, yarına dair yeminler ettiğimiz, “yarın yanağından gayrısına” ortak olduğumuz dostlarım hala SOSYAL DEMOKRAT ya da CHP anlayışını aşamadılar. Nedense, nasıl olduysa geçmişe takılı kaldılar, bilerek veya bilmeyerek! Bazen de, savrulduklarının farkına dahi varamadılar! (Temel düşüncesinde ne vardı bilinmez tabii ki ama, aslında dışa vurdukları bir kavramla çatıştılar) “Kimi yetmez ama evetçi” kimi kapitalizmin cavcavlı  görünümünde kaybolup gittiler. “Gidenlerin matemini tutmaya” zamanımız yok elbette! Ama ne olur aklımızla dalga geçmeyin… Sanmayın ki, sizleri hala sosyalist ya da devrimci bilip, sizinle eskiden olduğu gibi yola devam edenlerdeniz. Böyle düşünüyorsanız yanılırsunuz, eski yoldaşlar! Ya olduğun(uz) gibi görünün, ya da göründüğün(üz) gibi olun. “Çok seneler geçti” ve “çok sular aktı o köprünün altından” dünyanın ekolojisi değişti, haritalar değişti ama sizler hala değişemediniz! Ağzınızla kuş tutsanız da, Afrika’daki, Amerika’daki ayrımcılığı görüpte, Türkiye’deki Kürt ve Alevi katliamına sırt dönerseniz, şair olsanız ne yazar, yazar olsanız ne yazar.
“Demem o ki, sevgilim ortaçağdan bu yana” değişmeyen beyinlerin sadece dinci, yobaz, gerici, cahil değil, bir yerlerde bir şey olan, sosyal alanda görünen, üç beş satır karalayanın da kendini yenilemedikçe, yoktur başkalarından bir farkı. Ya da dinci, yobaz, gerici, cahillere hizmet etmekten başka katkısı olmamıştır bu gibilerin, yaşamları boyunca. Sadece kendinizce istediğiniz, kalemşorlüğü yapıyorsanız, yapmak istiyorsanız ilimden, bilimden ve de devrimci anlayışından taviz vermeyeceksin yada vermemelisin. Atatürk’ün anlayış ve kavramına sığınmak en basit bir seçenektir. Atatürk, o sürecin farklı bir neferidir. Saygınlığı ve yaptıkları benimsenir ya da tartışılır.
Ona sığınmak, bir bireyin, ilerici anlayışının törpülenmesi ve kendini yenilmekten kaçınmasından başka bir şey değildir.
Tarih, geçmişte nasıl her şeyi aştıysa, gelecekte de bazı saplantıları aşacaktır. İleri düşünüyorsan, kendini yenilemelisin!
Yoksa nasıl ilerici olacaksın ki? Siz gibi saptantısı olan dostlara önerim, sosyal demokrat anlayışı aşmalısınız. Dün devrimci ve sosyalistken, yazı ve şiirlerinde devrimci ve sosyalizmden dem vururken, bu gün paylaşım ve duruş yerleriniz hiç öyle söylemiyor ya da yansıtmıyor. Galiba en çokta, SOL görünümlü beyaz Türklere dokundum ama, olsun. Dokunmak bazen uyarıdır, bazen de enerji vermektedir. Ne anlarsanız anlayın, ne gibi bir analiz çıkartırsanız çıkartın, ama kimse kimseyi kandırmasın!
Bu yazım, sadece Türk soluna değil ha. Anadolu’da yaşayan herkes içindir. Hele de, Kürt yoldaşlarım dışında değildir bu yazdığımın.
Sevgilerimle.
Bektaş Tosun
30 Temmuz 2019


8
ŞİMDİ
Bugün, yani yaşadığım an en canlı, en taze ve hala zamana hakim bir konumda olmanın güzelliği var içimde. Görüyor ve yaşıyorum. Konuşuyorum ve yazıyorum. Ekmek yeyip, su içiyorum. Yani; henüz tarih olmadı bugün! İşte; tadını çıkartmak, sevmek, sevilmek olması gerek anların, öznel bir varoluşun süreğenliğine zamanı bağlamak istemez mi insan? Dün kaçtı gitti! Dünün anılarından anlatabileceklerimi ancak on dakikaya sığdırabilirim. Dünü on gün sonra anlatsam, üç dakika sürmez. Dünü on yıl sonra anlatsam, hatırlamam bile olanaksız. İşte, zaman içinde en değerlisi ŞİMDİki zamandır.
Yaşadığımız günün değerini ne kadar ölçebiliyoruz ki? Hakim güçlerin ve sermayedarların TEK söz (Tanrı ve Din) vurgusunun arkasına takılıp, bütün günü sapkın anlayışla öldürmek istediklerinin altında yatanın, nasıl bir sömürü olduğunu çoğunluk anlamadıkça, bugünü birilerinin çıkarı adına kullanıp, kendi benliklerini onların sözcüsü gibi sunarak, günü yaşamadıklarının farkında dahi olmadan, bir güzel günü DÜN yapıyorlar, farkında olmadan. Kendine ait öznel koşullarını, birileri adına, düne gönderirsen, bugünün dünden farkı olmayacaktır. Yarınki sürecin nasıl gelişeceğini bilmediğimiz için, yarın adına diyecek hiç bir yetkimiz ve sözümüz yoktur olamazda. En gerçekçi yaşamın, yaşadığın andaki, görüp, duyup ve cevaplayabileceğin andır. Bugün (Şimdi) içerisinde, dört saatini Tanrı’yı düşünerek, üç saatini ibadete vererek, üç saat yemekte, sekiz saat uykuda, işin, evin, alışın verişin ile hiç kendini yaşamadığının farkına ne zaman varacaksın? İşte birilerinin istediği günü yaşamış olmuyor musun?
Kendini yaşamak için, yani bugün’ü kendin için yaşamak, sorgulayıcı, düşünen, okuyan, dayanışmacı, yanında yörende olup bitenden haberin olarak, senin benliğine, yaşamına gölge düşürene karşı durup, birilerinin senin adına karar vermesine izin vermeden yaşamayı ne zaman seçeceksin, ey sevgili canlar?
Hadi “bugün”ünüz güzel olsun.
30 Ağustos 2019
Bektaş Tosun

9
HAA… BAK ANLADIM
Benim, ben olmam için önce, kimliğime sahip çıkmam gerektiğini biliyorum. Bazen, bir konuyla olmuyor kendini bilmek! Öyle çok etkenleri var ki, kendini bilmen için günlük savaşman gerekiyor neredeyse! Bir bakıyorsun, seni dünya görüşünden etkilemeye çalışıyor. Onu kurtarıyorsun, inancından, sonra davranışından, o da yetmedi, kültüründen ona da bir çare buluyorsun, dilini yok ediyor. Öyle bir bombardıman içinde kalıyorsun ki, hangisiyle savaşacağını şaşırıyorsun.

Resul Hamzatov’un, “Benim Dağıstan’ım” kitabındaki bir Çerkez öyküsü geldi aklıma. İki farklı dil konuşan iki aşığın (Adige ve Gıpçak) arasında ilginç bir diyalog geçiyor. Beş farklı lehçeye sahip bir topluluk olan Çerkezlerin, bu iki dilde -yanlışım varsa özür- “Kız çok zor öneri ve isteklerde bulunuyor. Anasını, babasını unutturma isteği, tek ayağını kırıp, yüzerek ırmaktan geçme isteği ve en son, ‘dilini de unutursan?’ deyince kız, oğlan nasıl atına atlıyorsa uzaklaşıyor kıza olan aşkından!”
Dil ve diller konusundaki hassasiyetim bundan dolayıdır. O kadar Arapçaya hakimiz ki, sormayın gitsin. Yaşarken yetmiyormuş gibi, hangi mezar taşını okusanız Arapça. ‘Ruhuna el fatiha’yazıları mutlak vardır.
Onun yerine, ‘toprak seni yeniden yollasın’ yazamayız sanki. Ya da başka bir şey; düğünlerdeki kutlamalarda, Allah mübarek eylesin, Oysa, ‘ilk ve son olsun, geleceğiniz güzel olsun, mutluluklar dilerim’ demeyiz.
İşte şimdi anladım. Nasıl asimile ediliyoru(z)m. ‘Yahu ayıp be, sen de Allah’ın kelamını inkar ediyorsun’ deyince, utanır oluyoruz! Bu utanma duygusu da, asimilasyonun tek ilacıdır işte.

Türkiye gibi bir ülkede, her kim yaşıyorsa, bu gibi konular ortak sorunumuz oldu galiba ve öyle de görmeliyiz. Hele de, Kürt kardeşlerimiz. ‘İslam’da birlik olmamız yeterlidir, diller soyut, ama Allah’ın gönderdiği dil kalıcı olmalıdır’ anlayışı ile çok şey kaybediyor ve her kim ne dili konuşuyorsa, bu konuda duyarlı olmalıdır. Her kim neye inanıyorsa, aynı yolla asimile ediliyor, her kim hangi kültüre sahipse, aynı yolla asimile ediliyorlar. Bu Allah’ın yolundan başka diller ve kültürler yok mu? Ben doğal dilimi taşımak istiyorum. Kültürümü yaşamak, inancımı korumak, kimliğime sahip çıkmak, onurumu çiğnetmemek, beni, BEN olarak yaşamak istiyorum. Sen, O, Onlar herkes kendini yaşamak için bir gerçeği görüp, bir defa olsun, “Hayır! Allah ile bireyi karıştırma?” diyecek kadar cesaretli olmalıdırlar. Yoksa, hızla, herkesle beraber, her şeyimizi, Arapça dile esir etmeye mahkumuz. Ben her şeyimden vazgeçerim, ama benliğimden, kimliğimden, kültür, inanç ve dilimden asla!… İnanç, kültür, dil, gelenek, görenek her biri, birer tarihsel varoluşun ürünüdür. Bu varoluş ürününde asırların emeği vardır. Bu olgular tartışma götürmez. Naziktir; kırılır. Bu olgular anlayış ve karşılıklı saygı ile yaşar ve yaşatılır. Hatırla ve elalem örgütü ile değil, kendi değer yargılarını ön koşul olarak davranma yetisini yitirmeden, yaşama katkıda bulunarak, yaşamı ortak kılma mücadelesiyle, karşılıklı empati kurarak mücadelemizi sürdürmeliyiz.
Yaşasın benliğini satmadan, direnen insanlara…
Sevgilerimle…
3 Eylül 2019
Bektaş Tosun

10
DOĞRUYA PARMAK BASMAK ZORDUR!
Tarihi iyi analiz ederek, mantığın süzgecinden geçirip, ilimin terazisinde tartarak, bilimin dünyasına öyle sunmak gerekir. Okuyorum. Didik didik irdeliyorum. Tarihe koyuyorum okuduklarımı, yarısı onay almıyor, tarihin derin sayfalarından. Sonra, evrenin oluşumuna soruyorum okuduklarımı, yarısını rüzgar alıyor. Araştırmacı, yazar, felsefeci, akademisyen, prof, doçent gibi kalemşörlerin sayfalarına bakıyorum, alıntı ve yazılarına bakıyorum, yarısını kaybediyorum okurken. Yani buharlaşıyor. Sonra silkeliyorum kendimi! Kimsin sen? Nesin? Ne istiyorsun? Farklı onlarca soruyla kendime olmadık eziyette bulunuyorum. Bu evren oluşmuş mu? Oluşmuş ve doğrudur. Bu gezegenimiz de oluşmuş mu? Oluşmuş, o da doğrudur. Bütün dünya araştırmacı ve bilim adamlarının hem fikir olduğu, insanlığın oluşum sürecinin Afrika’dan başladığını da hep beraber onaylıyorlar mı? Evet. Her şey buraya kadar doğru. Doğru olmayan ve yolundan saptırılan, tarihin gelişim süreciyle dalga geçen o kadar anlayış ve sapkın görüşler var ki; zamanı oyalamaktan başka bir işe yaramadıklarını, okuyup araştırdıkça görüyorum. Herkes evrensel düşünüyor, evrensellikte mangalda kül bırakmıyor, en doğruları, en iyi belgeleri onlar sunuyor anlayışına kapılıp, yazdıklarının ne kadar çalıntı, ne kadar benzerlikler içerdiğini dahi göremiyorlar. Afrika’dan başlayan biz insanlık soyumuzun, gelişim sürecine bakarsak, nasıl bir evreler geçirdiğini de anlamış olacağız. Bu anlayışla, biz Afrika’dan soyumuzu bir hareket ettirelim bakalım, nereye evrileceklerdir? Bu insanlık soyumuz, neden Afrika’dan çıkıp, kuzeye doğru, Cebelitarık’ı geçip, taa İskandinav ülkelerine gitmemiş de, neden güneşin doğduğu yöne doğru, doğuya gitmeye başlamışlar?
Bu güneşin doğduğu güzergah neden görülmüyor?
Neden dikkate alınmıyor?
Elbette, Mısır üzerinden, Anadolu’ya, oradan da daha uzak doğulara doğru gitmelerini görüyoruz. Şimdi sanırım doğru yolu bulduk gibi, bu Anadolu’nun özelliği ve güzelliği olan gerçekleridir. Daha, batı yokken, O çağlarda, Anadolu, Asya ile Avrupa arasından bir köprü iken, şimdi Asya ve Avrupa arasında köprüye dönüştü! Bunlar doğanın ve coğrafya’nın bir oluşum gerçeğidir. Yani; Anadolu, üç kıtanın bir birleşgesi ve dünyanın merkezidir.
Devam edecektir.
Sevgilerimle…
Bektaş Tosun

11
ÇOK KIZGINIM ( Hollandaca – IK BEN WOEDEND ) 
Kime kızdığımı bilmeden, oldukça doluyum. En yakınımda ve dost bildiğim, canımı emanet ettiğim, yoldaşım dostum, arkadaşım olanlar vardı bir dönem bu kızdıklarım arasında. Artık okuyunca herkes kendine düşen payı alsın, sabır falan kalmadı! Her sabırdan sonra nasıl bir aldatılma ve azalma, küçülme içine düştüğümüzü, zaman anlatıyor bize. Şiirimde söylediğim gibi, “elalem örgütü” “ yada “hatır” gibi anlayışlar bizleri hep geriye götürdüğü gibi, yenilgilerin en gerçekçi bir kanıtıdır iyi düşünüp, analiz ettiğimiz an. Ev sohbetlerimizde, normal sohbetlerimizde hep konuşuruz ama uygulamayız nedense? Bazen isyan ediyorum bu konuya. Biz, Anadolu insanları olarak, Türk, Kürt ve başka katmanlardan da olsa hatıra, yine aynı sözcüğü kullanıyorlar nedense..!
Bir Kürt vatandaş, “Roj baş” yerine, bir Türk vatandaş ve diğer katmanlardan olan kendi dili yerine, günaydın, iyi günler, iyi akşamlar yerine, SELAMÜNALEYKÜM diyorlar. Sen Kürt isen, Türk isen, neden GÜNAYDIN-ROJBAŞ değil de, Arapça sözcük kullanırsın peki konuşunca din düşmanımı oluyoruz? Hani; Türk Milliyetçisi nerede kaldı? Türklük adına kelle kesen o kahraman, diline gelince neden susar acaba? Kürt kardeşlerim neden, Kürtçe  değil de, Arapça günlük iletişim sözcüklerini kullanır? Neden bir Kürt, doğan çocuğunun ismini, Kürtçe koyunca yasak da, Arapça koyunca serbest? Neden bir Alevi, “Hakk’a yürüdü” deyince abes görülüyor da, “öldü, gömüldü, defnettik” diye Arapça konuşunca abes olmuyor? Neden “Allah rahmet eylesin” diye Arapça konuşurken, “devr’i daim olsun” deyince anlaşılmıyor?
Neden “gömdük” diye abes bir sözcük kullanırken ayıplanmıyor da, “sırladık” deyince anlaşılmıyor?
Dini bütün, dinci, müslüman kardeşlerim. Sizin de bir diliniz var. Ya Kürt, ya Türk, Ya Süryani, Rum, Ermeni vs. lütfen kendi dilinizi kullanın ve çocuklarınıza kendi dil ve kültürünüze yakın isimleri koyun.
Eyyy milliyetçi Türk geçinen yalancı ve kelle kesen, emperyalizmin uşakları, eyy, peygamberi HAK bilen, İslamcı geçinen sahtekarlar…
Kendi benliğini tanımayan mahluklar, el pazarında çok ucuz fiyata pazarda yerini almış zatlar. Ya olduğunuz gibi görünün (Kürt isen Kürtçe, Türk isen Türkçe ya da başka katman dillerinin sahipleri) ya da göründüğünüz gibi olun. Şimdi herkes biraz düşünsün! Kürt olup da sabahları ROJ BAŞ yerine, Selamünaleyküm derse, Türk olup ya da başka katmanlardan olan, kendi dilinden GÜNAYDIN demezse yalancıdır, tutarsızdır ve Arap diline teslim olmuştur. (Arapların kendi dil, kültür ve geleneğine saygım vardır. Kesinlikle düşmanı değilim, o dil ve kültürün. Ama, bana gölge değmesin ya da gölge edenler çekilsin)
Kürtçeyi yasaklayan Türk Devleti! Kendi dilin asimile olmuş farkında mısın?
Dilerim, herkes kendine bir pay çıkartmıştır bu kızgınlığımdan.
Sevgilerimle.
11 Temmuz 2019
Bektaş Tosun


12
TAYYİP’DE TİK VAR
Tayyip’de TİK var galiba. Hani bazı insanlara, gayri ihtiyari de dokunsanız, “ananı” diye ani bir refleksle tepki göstermesi vardır ya…Hatta o kadar rahatsız olmaya başlamış ki, TAYYİP deseniz, “ne var lan” diyecek kadar da düşük bir edebi davranış gösterebiliyor karşısındakine.

İki gündür dünya, Türkiye’yi konuşuyor. Ben utanmıyorum böyle bir cahil başbakandan. Dünya tanıdı onu, o, kendini tanıyamadı. Eleştiri kimden gelirse gelsin, yakınındaki ya da karşıtı. Kabineden bir bakanı, muhalefetten her hangi biri, ufak bir eleştiri getirse, kabinede bakanını tartaklıyor, muhalefete de küfür ediyor. Hele de bir ALEVİ sözü duysun!
Hepten zıvanadan çıkıyor. Padişah olsa, “kesin şunları!” diyebilecek kadar içindeki kin ve nefreti, yüz hatlarından okumak zor olmuyor.

Cumhuriyetin sadece ve sadece, Sünni inancına sahip insanlara hizmet etmiş, onların din ve inançları için her türlü hizmeti, devlet eliyle yapmış, camiler çoğalmış, dini okullar, İmam Hatip okulları çoğalmış, Diyanet  İşleri Başkanlığı gibi bir kurum, sadece Sünni vatandaşlara hizmet veren bir kurum olarak kurulmuş. 9 bakanlık bütçesine denk olan bir bütçeye sahip bir kurum olan, Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosuyla, bilimden uzak, sosyal yaşamdan uzak, hiç bir getirisi de olmayan bir kurumdur.

Cumhuriyetin, kendi içinde en büyük çelişkisidir aynı zamanda.
Laiklik karşıtı bir konum olması da, hem etik olmaktan, hem de insani değerlere karşı bir kurum olmuştur Diyanet İşleri Başkanlığı.
Neden, Sünni anlayış hala bu düzenden, bu sistemden rahatsız, anlamış değilim… Bu sistem kurulduğundan bu güne kadar, Kürt, Alevi, sol düşmanı olmuş, Sünnilik ise, sanki bir kalkan olmuştur bu cumhuriyet sistemine. Bir mezhep inancına dayalı, tek mezhep ideolojisiyle yönetilen bir devletin, kendisinin de mezhep ve inanç olarak nasıl rahatsız olur? Tayyip’in bu kadar kabadayı bir davranışı, meydan okuyuşu, TEK adam anlayışının kaynağı, devletin verdiği destek ve güçten değil mi? Bu, din eksenli, ‘Tek Mezhebe’ hizmet eden, bir sistemin ne demokrasiyle, ne cumhuriyetle bağdaşmayan, teologların hakim olduğu, imamların yönettiği bir sistem biçimidir. Tayyip de, tam bu sistem için yaratılmış, özenle de donatılmış bir lider olması kaçınılmazdır elbette.
Ülkesini seven, o ülkede özgür, kardeşçe paylaşımcı bir yaşama düzeni isteyenler. Bizlere çok büyük görev düşüyor.
Bektaş Tosun.

13
ÇOK İLGİNÇ BİR SÜREÇTEYİZ
Abartmayacağım… Aylardır ara verdiğim, siyasi yazılarıma artık devam edeceğim ve hem de daha radikal. Atı alıp Üsküdar’ı geçememenin nelere mal olduğunu, yaşamının acı sonucunda görenler olduğunu ve ben de geleceğe, dışarıdan bakarak anlatmaya çalışacağım. Uzun yazıların bu alemde pek okunmadığını biliyorum ama, okuyanların hatırı çok ağır basıyor ben de! Konu çok önemli ve gelecekte ki oyunların önüne bizler dışardan ve sanal alemden nasıl karşı çıkmalıyız’ın tam kertesi sanki? 

2 Mayıs Habertürk’ün akşam programındaki tartışmalarının açılımına ve ara başlıklara bakınca, bizlere çok geniş ve uzun ipucu veriyorlar. Konuşmacılar; Abdullah Ağar, Ufuk Uras, Nevzat Çiçek (Bu adam çok uyanık ve sinsi AKP’ li) ve (Eski Statüko generallerin emeklilerinden) İsmail Hakkı Pelin, daha diğer iki kişi daha var ama, bunlar kemikleşmiş ve kaşarlanmış markalı analizciler! Son yerel seçimlerin sonucunu ve Tayyo’nun “81 milyonun ittifakı” çıkışını ve de “kızgın demirin artık soğuması” söylevinin açılımını tartıştılar. Bu konuşmacıların hepsi, devletin çaktığı, sabit kazıklardan birkaçıdır. O kadar yumuşattılar ki, O zatın konuştuklarını… Zatın tam bir bilge olduğunu vurguladılar neredeyse! Ama şunları da yumurtladılar açılımını iyi okuduysanız. İBB seçimlerinin galibi, Sayın Ekrem İmamoğlu’nun, bir eski ANAP’ın taraftarı, ANAP’ın da, “Serbest Piyasa Ekonomisinin savunucusu ve mimarı olan” (Güya İmamoğlu, eski Anaplı) dönemin RP’lilere ( Refah Partisi) karşı olduğunun, bir karşı duruş yansıması olduğundan dolayı, bir hırs ve kin olarak, CHP’de vücut bulmasıyla, yeni sistemin önüne gereksiz zaman da çıkmasının rahatsızlığını yumurtladı konuşmacılar. Bu anlayıştan yola çıkarsak, seçimlerin yenilenmesi beklentisinde olduklarının altını çizdiler. 81 milyonun ittifakının önünün kesilmesini, seçimlere bağlayarak, yeni bir kaosun haberini vermiş oldular. Kısacası, önümüzdeki sürecin zor bir süreç olacağı kesin. Bunun belirleyicisi önce muhalefet partisi olacaktır!
31 Martta kazandıklarını iyi okuyamadığı ve AKP’nin ara bulucularına kanmadığı, dik durduğu sürece, çok büyük gelişmeler olacağı kesin, ekonomik kriz olsa dahi…
Yapılması gereken mi? AKP cenahı ne kadar yumuşak davransa da, söylevleri, toparlayıcı, birlik, kardeşlik olsa da kanmamak ve inanmamak gerekir. Çok akıllı cevaplarla, farklı argümanlar sunarak, süreci kamuoyuna mal ederek, kitleleri tartışmanın içine sokarak, sosyal, radikal çıkışlarla var olan kazanımları, 4 yıl sonraki başkanlık ve genel seçimlere taşıyarak, her iki seçimi alabilme planlarını şimdiden yapmaktır. Bunları yaparken, korkusuzca, Kürt, Alevi ve solcuları yanına alarak yapmalıdır.
Dilerim, bu zalim güruhun tuzağına düşmezler ve bizleri de zora sokmazlar.
Sevgilerle…
2 Mayıs 2019
Bektaş Tosun.

14
AÇ SARAY SİYASETİNİ İZLERKEN
Biraz uzak kalayım dedim ve İki haftadır da uzak kaldım siyasetten.
Sanki dünya bir birine girmiş gibi tartışmalar başarmış. Ya da yeni bir dünya savaşı başlayacak gibi bir tartışma ortamını gözlemler oldum. Zaten dünya hep kaos yaşıyor. Savaşlar hiç susmadı ki! Ortam durulup kimse rahatlamadı ki bu dünya da. “Medeniyet” diyorlar, “demokrasi” diyorlar, “insan hakları” diyorlar. Ne kadar kolay söylemek değil mi? İnsanı boğazlayarak kesmek ve de kesenlerin patronu, dünyanın en büyük demokrasinin var olduğunu bildikleri ülke Amerika oluyor! Petrolü ya da başka bir fosil atığını, dahası maddelerini paylaşmak için, binlerce insan öldürenlere “demokrat” diyorlar.

Bu kelle kesenlerin patronu ve patronları da “insan hakları” savunucusu oluyorlar, dini bütün oluyor, ‘İslam demek barış” demek diyor bir zati muhterem.
“Tay-it desem, Bektaş yine suçludur. Hem İslam oluyor, hem de Haçlı’dır. Kuduz olmuş başkan beni şaşırtır. Şaşırmış it nere pisler bilinmez” desem beni idam ederler biliyorum.
Şimdi herkesi bir telaş almış. Reis… Gitmeli mi? Kalmalı mı? Gitsin de görsün şeyinin şeyini! Kalsın da görelim selvi boyunu! Herkesi ikna etmeye çalışıyor. “Git de özür dile, yoksa bütün devlet zarar görecek” diye. Bir kısım da “giderse devletimizin onuru zedelenir.” diyor. Değişen bir şey yok ki! Kalmak ve gitmek aynıdır. Ama önemli olan o zatı, siyasetten gönderebilmektir. İçişleri Bakanı fırtına, Milli Savunma Bakanı Tayfun, AÇ Saray sözcüsü dolu gibi yağıyor, yandaş medya köpürüyor, yalakalar perişan.

Geçtiğimiz hafta sonunda, Hollanda’da kaldığım şehir Nijmegen’e iki yazar, gazeteci ve Türkiye’den popüler dostlar gelmişti. Bir gün önce, Amsterdam konuşmalarından sonra bayağı katılımı yüksek bir ortamda dinleme olanağı buldum. Çok hoş anlatımları, dinletmesini bilmeleri, farklı mahallenin ( kendi deyimleriyle) insanları olduklarını defalarca vurgulayarak, Türkiye’ deki, tarikatların beslenip, yükselttiklerini anlattılar. Çok doğru bir anlatımdı. Lakin; tarikatlara dokunmak, eleştirmek oldukça kolay bir anlatım olduğunu biliyoruz. Neden mi? TC. yasasına göre, tarikatlar hala, yasal olmayan ve de sistem düşmanı oldukları için, çok büyük bir cesaret gibi görünme anlayışına bürünmüş, değerli anlatıcı dostlardı. Sınıfsallık konusu zaten yoktu. Statükoculuğu kimler üstlendi? Hiç repertuarlarında yoktu, derin devleti kimler temsil ediyor? Yoktu, çözüm konusu hiç yoktu. İyi insanlardı ve çok alkış aldılar. Vahabi din anlayışının kurbanları, dostları çok sevdi Hollandalı Türkiyeliler. Ama anladım ki, bir projenin ta kendisi gibiydiler. Küçümsemek anlamında değil, ama neden bilineni anlatanlar, hala bu insanlara yeni gibi sunuluyor? Utanıyorum doğrusu… Söyleseler bize, derin devletin varisi kimler? Söyleseler, AKEPE ve KIRMIZI ELMA ittifakı nereye kadar? Söyleseler, Türk-Kürt kardeşliği midemiz için hazır lokma mı? Söyleseler, Alevilik geçici bir rüya mı? Ya adam gibi düşünüp tartışalım, yoksa saflarımızı fazla işgal etmeyin beyler! Bana küfür etseniz de, sizin gibi küçük düşünmeyeceğimi bildiğinizden adım gibi eminim.
Bu yazı için siz yoldaşlara söyleyeceğim son sözüm şu olur; Ahmet-Mehmet Altan’lar ve Nazlı Ilıcak bacıları tahliye oldu! Taner Akçam savunucuları ve “Taraf Gazetesi” ortaklık yandaşlığı dolaysıyla, bir de yazı yayımlamıştı, Taner kardeşleri. “Yetmez ama evet” kadrosu artık bir özür, ya da özeleştiri bildirisi yayımlarlar diye iyimser bakmaya çalışacağım. Evet…
Daha siyasetten pek uzak kalmayacağım.
Sevgilerimle…
5 Kasım 2019
Bektaş Tosun

15
ASKER VE SİVİL STATÜKO
Statüko kavramı; (yürürlükte bulunan antlaşmalara göre) olması gereken durum. Varolan sistemin, kendi gelenek ve devamı niteliğini hiç kaybetmeden yürüten, bazı kişi anlayışları ile farklı gösterir gibi devam eden bir “milliyetçi, faşizan ve fundamentalist” sistemi cilalayıp yeni gibi sunmalarını kabullenen, oldukça nüfusu azımsanamayacak kadar bir çevre var ki, Akepe de bu kadar uzun zamandır iktidarını yürütebiliyor demektir.

Asker kanadına bakarsak, cumhuriyetin kuruluşundan (1923) 2010 yılına kadar olan bir süreci kapsar. Bu asker kanadı “koruyucu ve kollayıcı” yasal bir maddeye dayanarak, cuntalarla 2010 yılına kadar getirebildi bu statükocu sistemi. 2010 yılından sonraki süreçte, “Balyoz” davalarıyla, bütün askeri kanadı yargılayıp (Genel Kurmay Başkanını dahil) sivil statükoyu oluşturma girişimini başlattılar. Geçmişten kalan bazı askeri statükocular ile iş birliği yapan sivil kanattaki, KIZIL ELMA cılar ve milliyetçi cephedekiler ile, İslamcıların ortak bir mutabakatını oluşturarak, sivil statükoyu tam olmasa da kısmen anlaşmaya varmış gibiler!

Anlaşılması için, sıcak bir gündemi analiz ederek, bazı açılımlarını yapmış olalım hep birlikte; fundamentalist bir anlayışın hükümet olduğu ve devletin sözcülüğünü yaptığı bir süreçte, milliyetçi cepheden Devlet Bahçeli, “Feto’nun siyasi ayağının hala belirlenmediğini bir yumuşak serzenişle açıklamaya çalıştı ve ortaya içi havagazı dolu bir balon attı. Feto, Akepe ortaklığının geçmiş üyeleri olan ve yeni parti kurma çalışmaları yapan, Babacan ve Davutoğlu’nun önünü kesmek ve siyasi ayağını da ortaya çıkarmak için, Akepe Başkanı Tayyip, Abdullah Gül’ü (eski kardeşim dediği ortağı) adres gösterecek sinyalleri vermeye başladı. Bu sinyalin sözcülüğünü de, Vatan Partisi (Perinçek) üstlenmiş görünüyor. 13 Ocak 2020 ve Türkiye saati ile, saat 21.00 de Habertürk’ün, “Türkiye’nin Nabzı” programındaki, Didem Aslan Yılmaz’ın sunuculuğunu yaptığı bir programda, panelistlerden biri olan, eski general ve Vatan Partisi Genel Başkan yardımcısı, Serhan Bolluk, Feto’nun siyasi ayağı olarak, Abdullah Gül’ü gösterdi resmen.
O saat itibariyle de, MİT Başkanı Karakutu, Akepe başkanının sırdaşı Hakan Fidan’ın Rusya’da, Suriye Mit başkanıyla görüştüğü açıklamasını da yapmıştır.

Artık kozları açık oynamaya başladılar. Demek ki, her konuda bir mutabakat sağlamışlar ki; Akepe’nin kiraladığı, MHP ve TBBP’lerin destekleyici ve statükonun sivil kanadı olan Perinçek’in “koruyup-kollama” görevini aldığı, Akepe’nin de icra eder bir konumda olduğunu anlamış oluyoruz. Peki, bundan sonraki muhalefetin kimlerden oluşması gerekiyor ve geriye kimler kalıyor? CHP ve HDP bu faşist ve fundamentalist bir devlet oluşumu karşısında yeterli mi? Buraya kadarını anladım, ama şu bizleri, bizim solu anlayan var mı? Bu sürecin neresindeyiz ve neresinden müdahaleye başlamalıyız? Hemen şimdi!
Talipli olan partiler ve katılmak isteyen örgütleri birleşmeye davet ediyorum. Bu samimi ve devrimci bir davettir. Yarın çok geç olmadan!
Saygılarımla…
15 Ocak 2020
Bektaş Tosun.

16
KOBANİ, SÜLEYMANİYE VE AMED
Sevgili Kadir Büyükkaya’nın “bir yanım Süleymaniye, bir yanım Halepçe” kitabını imzalayıp bana verdiğinde içinde nelerin yazdığını çok iyi biliyordum. Kendi sitesi ve bazı sitelerde parça parça yayımladığından hepsini okumasam da, kitabı bitirmiştim nerdeyse. Parça parça okumuş olsam da, bende bıraktığı etki çok derin olmuştu. Beni çok düşündürmüştü! Bu insan, Kürt bir vatandaş ama, neden Türkçe yazdığını merak etmiştim. Kitabı bir bütün okuyunca, bir kez daha etkilendim ve daha da çok düşündüm! Ezilmişilğin, yasakların, hakların nasıl gasbedilir, nasıl susturulur bilirim, kendi yaşamım ve bana da olan yasaklardan dolayı.

“Bir yanım Amed, Bir yanım Siverek” de diyebilirdi. Asırlardır doğmayan güneşin Güney Kürdistan’da doğduğunun mutluluğunu yaşamak, oradaki dost, akraba ve kendi coğrafyasının bir parçasının özgürlüğünü görüp, özgürce kendi toprağında, kendi dostlarıyla nasıl bir hasretlik giderdiğini anlatmanın mutluluğu ve o geçmişteki acılara gidip gelişleri nasıl anlatılırdıki başka? Dört tarafını sarmış sevdaları var daha. Sağı şiir, solu beste ve müzik, arkası ve önü roman ve hikaye. İşi, işçilik, 24 saatte 48 saat yaşayan, vakıf başkanı, toplantılar, dernekler, eylemler, ne yer ne içer, nerede uyur, ne zaman uyanır, şimdi hangi bestenin üzerinde uyuyor acaba, yeni başladığı roman “Arkadaşım Halit”in 3. bölümünü dün yayımlamıştı. Bugün evde sandım ama vardım ki dükkanda işinin başında. “Kürt Memet” 24 saat nöbette. Kadir hewal her yazdığında, Kürdistan’ın bir parçası daha özgürlüğe kucak açıyor. Bugün Süleymaniye-Halepçe, yarın Amed-Mardin, şimdi Erfin- Herika demenin tam zamanıdır. Kobaniye selam olsun. Kadir dostumun derdi bir değil ki… Bir de o aşık olduğu, kaybolmaya yüz tutmuş dili ZAZACA aşkını canladırma çabası, şiirden ve romandan da ağır basıyor. Mikail Aslan’ın seslendirdiği, bestelerin cd sinden sonra yeni bir cd hazırlığını bitirmek üzere olduğunu da biliyorum. “En yüce değer emektir” anlayışıyla, Kadir’e dostluğumdan çok, emeğine saygı duyorum.

Birikimlerine yetişmek zamanı iyi değerlendirmekten geçer. Yürü be Keko! Ülken Kürdistan, sen de Kürt vatandaşı olmayı çoktan hak ettin. Bırak zulümü arkanda, onlar utanacak sen yürüdükçe yolunda. Yüreğine sağlık sevgili kadir dostum. Geliyorum 18 Şubatta, Nijmegen Merkez Kütüphanesi’nde, yeni romanlarının tanıtımını da dinlemeye.
31 Ocak 2017
Bektaş Tosun.

17
HAYIR DEMENİN TAM ZAMANIDIR
“Nerde demokrasi özgürlük? Hani? Olmayan şeylere var mı diyelim?” Sevgili yoldaşım, Ozan Meftuni Topçu böyle söylüyordu, kasetindeki bir bestesinde. Ama birileri hala demokrasi deyip duruyor bozuk plak gibi. “Türkiye, Demokratik, sosyal bir hukuk devletidir” deniyor yasada. Hadi be! Gezdiğim otuza yakın ülkede görmesem belki inanırdım da… Demokrasiye en yakın sistemi Küba’da gördüm. Hala da direniyor kendi gücü oranında! Türkiye’ye gelince; Osmanlı ve padişahlık! Yıkıldı mı? Evet. Devamında nasıl bir sitem geldi peki? “Osmanlı desem”, Osmanlı küser. “Osmanlı değil” desem Atatürk kızar! Peki nedir bu yönetim? Nasıl bir yönetim? Bilsem söyleyeceğim ama, adını daha kimse bilmiyor aslında. İşte sancıda burada başlıyor ya! Osmanlı yıkıldı. Yıkılmadan önce son bir görev yaptı elbette. Kendisini de kurtaracak konumda değildi, kurtarmaya kalksa da hepden kaybedeceğini biliyordu. Çağırdı en sadık komutanı Mustafa Kemal’ i. Gemiyi hazırladı, parayı verdi, “Anadolu’da başkaldırı var, git onları sustur ve nedir bir dinle” (Parola gibi bir şey) deyip, Mustafa Kemali’i Anadolu’ya yolladı. 19 Mayısta, Mustafa Kemal, Samsun’dan güneş oldu doğdu… Donanımlı bir gemiydi aslında. Kadroları kimdi peki? İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Çerkes Ethem gibi üst düzey askeri subay ve generallerden oluşan güçlü ve deneyimli savaş kadrosundan olan insanlardı. Mustafa Kemal harici gemide olmasada onlar, kadroda görev alacakları kesindi. Sunuç mu? Herkesin bildiği, Kurtuluş Savaşı’nın sonucun da olan bir Türkiye Cumhuriyeti oldu. Güzel. Kısmen de bazı yasalar getirdi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı, dil ve giyim devrimleri. Bunlar olması gereken değişikliklerdi ve de öyle oldu. Yoksa, Osmanlı’nın devamı olduğuna kimse inanmazdı. İşte; “demokrasi dedikleri” el değilmeden ibarettir. Osmanlı’da padihşahla yönetilirken dedelerimiz, cumhuriyetle, Osmanlı’nın generallerinin yönetim biçimiydi. Sivil iradeyi, askeri idare devir almıştı. Aslında bir darbeydi. İşte ondandır, Türkiye’ye ne demokrasi gelmiştir, ne de, ne olduğuğu, nasıl bir sistem olduğunu kimse bilemedi ve hala da bilemiyorlar.

Şimdi en büyük sancının gelip çakıştığı bir süreçteyiz. Ya geri padişahlığa döneceğiz, ya da HAYIR deyip, kendi yönetim şeklimizi belirlememiz gerekir. Sevgilerle ve kolay gelsin, HAYIR gelsin.
31 Ocak 2017
Bektaş Tosun.

18
YA SUİKAST, FARKLI BİR ORTADOĞU PLANI İSE ! 
Rusya gibi bir ülkenin büyükelçisi katlediliyor. Şaka değil, resmen katletmedir bunun adı. Ve… Rusya, Türkiye (Osmanlı) ile girdiği savaşları hep kazanmıştır. Bunu da kazanıyor ama, savaşın farklı bir yöntemi var yalnız. “Temsili” deyin, “sanal” deyin ne derseniz deyin kazanıyor sonuçta. Şu saatlerde bitti mi bilmem ama, Rusya, İran ve Türkiye masadalar. Bu nasıl bir olay! Düşünemiyorum, beynim durmuş gibi. Peki; düşünürsem ne çıkar? 1- Kuzey Irak Kürdistan’ı, Türkiye’ye çok yakın. Hatta petrolde Barzani,Tayyip ortaklığı var. Irak’ın merkez yönetimi, Şia’nın elinde. Ki; İran yanlısı… 2-Suriye, Rusya’nın emrinde. Türkiye için Kürt koridoru sıkıntısı olduğunu biliyoruz… 3-Tayyip kendini kurtarmak zorunda ve Putin bu seçimi de kazanmak zorunda. Bunların hesabını yaparken, toplam düşüncemin analizinden şu çıkıyor; Rusya, İran ve Türkiye ortaklığında, Irak ve Suriye’yi de içine alacak bir ortak hareket anlayışıyla, hem Amerika’nın ve Batının oradan (Ortadoğu) uzaklaşması, hem de batıdan kopması Türkiye’nin! Ya da Türkiye’yi koparma hamlesi! 4-Yukarıdaki, dünya sultanları artık, (İlluminatisi…) Rusya’nın aktörlüğünü, Çin’in de ekonomi patronluğunu mu istediler? 5- Ve en kötü ihtimal, Türkiye’nin bitişine mi bu senaryolar?! Biz, izliyoruz sadece. dünyanın gidişatında söz hakkımız var. Ama yok… Türkiye solu olarak, bu süreçte hiçbir söz hakkına sahip olmadığımız gibi, belirleyici bir unsur da olamıyoruz, olamayız da artık. Dilerim, zaman bizi de içine alma cüreti gösterir süreç içinde. Dünya solu da, Türkiye solundan farksızdır. Bundan sonraki süreç, Doğu’dan doğan güneş, bir yüz yılda, doğuda kalacak gibi. Güneşin batmadığı ülke, (İngiltere) her süreçte yerini alacaktır ve alır da! Ondan dolayı çıkmıştır,  Avrupa Birliği’nden… Çok karmaşık bir komplo teorisi, ya da analiz olduğu anlayışıyla bakılsa da, içinde çok gerçekçilik taşıyan bir sürece parmak bastığımı düşünerek yazdım. Dilerim yanılırım.
Not: Hiç yanılgım olmadı malesef.
Sevgilerle.
20 Aralık 2016
Bektaş Tosun.

19
SAVAŞ BİTTİ, ALGI VE VERGİ SEÇİMİ BAŞLADI
Biraz komplo teorisi yapalım mı dost? Muktedir Tayyo (Hoca efendisini FETO yapanın bir gün kendi adınıda “Tayyo” yapanların olacağı kaçınılmaz gibi) yine algı yaratmaya başladı. “Türbanlı bacılarıma saldırdılar” demişti ve kanıt yok. Bu defa, “Türbanlı bayanlara sizler Arabistan’a gidin” denildiğini iddia ederek, faşizmle suçladı çoğunluğu. Senfoni veya Mozart dinlemeyi, dinine zarar vereceği kanısıyla, yine faşistlikle suçladı çoğunluğu. Daha heybesinde çok bombaların olduğunu tahmin etmemek cahillik olur. Bu anlatımlarla ortamı gerdiği kadar gerecek, stres yapacak, sinirlere, yalan sözleri bir bakteri sinercisi gibi beyinleri sersemletme şurubu gibi olacak. Kendisi haplar ve iğnelerle dinç görünüyor, yalanlarıyla da moral buluyor şimdilik.

B. Planı, seçimden sonra gündeme gelecektir. Bahaneler, kayyım atamalara dönüşecek, ya da bırakacak, kendilerine herkesi, genel ve başkanlık seçimine hoşgörülü bir ortam yaratıp prestij kazanmaya çalışacak.Ki; hoşgörü ortamı sağlayacağı biraz daha olumlu gibi. Neden mi? Suriye sorununun çözümüne kafa yoracak. Savaş konusunda söylediği yalanları sıralayalım şimdi. “Gireceğiz, bir gece ansızın girebiliriz, Trump çekilme kararı aldı, Amerika askerleri çekiliyor “ gibi yalan üzerine yalanla, kitleleri etkilemeye çalışıyor ve yandaşı MHP yalakasını oldukça motife edip, hatta kudurdup şaha kaldırıyor. Oysa olay aynı yere geldi ve savaş son buldu! Irak sürecini yeniden bir düşünürsek senaryoya yabancı değiliz. 1990 – 2005 sürecinde Irak Kürdistan’ını kuruldu ve kendi parlamentosunu açtı, Türkiye’de temsilciliğini açmak zorunda kaldı ve açtı da. 2005’ten sonraki süreç ise, sözüm ona “Arap Baharı” adıyla, kanlar döküldü, sürgünler yaşandı, batı işgalleri sağlamlaştırıp, temsilcilikleri yönetimi ele aldı, şimdi yöneten kim? Üreten kim? Devlet kimin belli değil? Adı var, ama yönetimi olmayan Libya ve Mısır ortada kaldı şimdilik.

Suriye başladı 2011’de. “Hadi Tayyo son hamleni yap, yoksa sonunu görürsün” demeleriyle, Tayyo soyundu işe… Kardeşken düşman oldu ve şimdi kardeşini arıyor toz duman içinde. 1. Amerika çekilmedi ve çekilmeyecek. 2. Rojova da, Suriye Kürdistan’ı kuruldu ve son gelen Amerika ziyaretçilerine (Trump’ın temsilcisi ve Gen. Kur. Başkanı) rest çekme falan değil, “Suriye Kurdistan’ının anlaşmasını imzaladılar. Hem de seçim garantisi alarak. İlerde bunları göreceğiz. Türk-Kürt Federe Devletine dönüşür mü? Onu da siz düşünün. Bence dönüşebilir, ama en az bir 30 yıl sonra… Dahası mı? Akşam zam, sabah o zamın yarısıyla borç silmeye ve yeniden yapılandırma politikalarıyla, 31 marta kadar verdikleri asgari ücretin hepsini geri alacaklardır. Koyunlar da, borç siliyor sanacak ve yediği zamları unutarak.

Kısacası savaş bitti. En azından 2019’da savaş yok kısacası. Seçim başladı. Algı kurşunlar gibi yağacak. %70 Liberal İslam olan seçmene, CHP’de, liberal islam ve liberal faşizmle paralel adaylar atayarak, karşı çıkış yapsa da (!) ünlem işaretiyle dolu bir seçim şimdiden hayırlı olsun dostlar.
09 Ocak 2019
Bektaş Tosun.

20
ŞEHİT VE TÜRK DEVLETİ!
Mersin (İçel) ilinin, Anamur ilçesine bağlı, Kaşdişler Köyü’nün cemevi açılışına davetli olarak, Mersin Üniverstesi Rektörü ve bir araştırmacı olan, Japon misafiri HARIKAMASUNUN ile birlikte katılmak için yola çıkıyorlar. Yollar bilinen yollar elbette, asfaltın bittiği yere girince araba, tozlu bir yol olmasından kimse rahatsız değil ama, Japon misafirde rahatsız değil. Başdişler Köyü’nde, bilinen bir dostluk karşılaması sonrası ve konuşmacılar konuşmasını yaptıktan sonra dönüş yolunda değerlendirme ve gözlemlerini anlatırken, Japon misafir HARIKAMA SUNUN şunu söylüyor: “İç Anadolu Bölgesi’nde, asfaltın bittiği yerde alevi köyü başlar.” (Bunun kaynağı, Mersin-Anamur ilçesi,Kaşdişler köyünden Yüksel Er.)

Bugün, Yozgat’ın Evciler Köyü’ne gelen bir şehit için, Yozgat’ın yürekli cumhuriyet kadını, Özgür Karslıoğlu şöyle bir yazı paylaşır: “ Bu gün Çayıralan İlçesi’ne (Yozgat) bağlı Evciler köyümüzde şehit vardı. Evciler Alevi’dir ve Alevi köylerinin yolları da belli olur ve sizler de bilirsiniz. Yol yapmayan siz, hükümet erkanı bu gün o kötü yollardan geçip şehidimizi uğurlamaya giderken biraz olsun utandınız mı? Sizler o köylere yol dahi yapmazken, onlar bu vatan için evlatlarını feda ettiler. “ Bu yazının altına düşen notlardan biri de, Yüksel Er dostun notu idi ve dikkatimi çekti. Benim de Yozgat’lı olmam ve o yöre ve köyleri çok iyi tanıdığımdan, bir Japon misafirinin dahi dikkatini çekerken, yöneticilerin Alevi köylerini hala mahrum ve yoksul bırakmaları insani olmadığını bilmemiz gerekir.

Biz jurnallemedik, biz anlatmadık, biz davet edip göstermedik bu yolları ve olan olayları. Türkiye’de yaşayan elçi ve devletlerin temsilcileri oralarda (Türkiye) bir heykel görevi yapmıyorlar eyyyy Türk devleti!
23 Aralık 2016
Bektaş Tosun.

21
CUMHURİYET LİDERLERİNE BİR BAKIŞ
Kimin ilerici, kimin devrimci, kimin daha faşist, liberal, dinci, laikçi diye bakmadan, sadece kimin daha yiyici, dolandırıcı, soyguncu, halkı kandıran olduğunun bir anatomisine bakacağız hep beraber. Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Deniz Baykal ve Kılıçtaroğlu’na baktığımızda, kimsenin para pul, mal ve sermaye diye bir şaibeli konumunu göremiyoruz. 12 Eylül faşizminden sonraki dönem de bir ara boşluk gibi görünen, ama CHP’nin mirasının sürükleyicisi konumundaki SHP’den Murat Karayalçın, Altan Öymen gibi değerli insanların da bir şaibe içerikli geçmişi olmadığını biliyoruz. Bu süreçteki, tek bir Hikmet Çetin biraz tartışmalı konumdadır. Hikmet Çetin, devlet düzeyinde olmasa da, doğudaki, bir AŞİRET ağası olması oldukça sancı yaratan bir konumda olmuştur. Statükocu olmasıda, feodal konumunun gereği olmasındandır belkide. Dünya yuvarlak bir küre ve ortasından da bir EKVATOR çizgisi geçer. Bu çizginin, solunda gibi görünen, sosyal demokrat yapısı, sağında gibi görüneni de, sağcı ve liberal yapı olarak düşünürsek, bu tarihsel konumu biraz daha iyi anlamaya çalışırız. Yukarıda ki, liderlerin, sosyal demokrat CHP’nin liderlerinin nasıl bir, devletçilik yaptığını, nasıl bir çıkar ilişkisinde olduğunu biraz olsun anlatmaya çalıştık. Peki; sağda ne oldu ve kimler vardı? Sağdaki, liderlerden bakınca, elbette Menderes’ten başlatmak gerekir. Menderes’ ten önceki süreç bir, koalisyon dönemi de sayılabilir. Menderes ile başlanılan süreçten sonra, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve en yücesi, Kralların Kralı, Tayyip Erdoğan. Menderes’ten, Tayyip’e kadar olan  isimlerin hepsini irdelediğimiz zaman, hepsi onlarca kitaba sığmadı, yüzlerce kitaba da sığmayacak, çirkin yolsuzluk, dolandırıcılık, hırsızlık, din tacirliği, mezhepçilik, kayırmaca aklına ne gelirse, her türlü alçaklığın, adi düzenin kol geldiği bir süreç olmuştur. Bu liderlerin, iktidar süreçleri de kesintiye uğrayan, militarist, faşist, zulüm dönemlerini başka bir konum olarak algılamak gerekir. Biz sadece sivil otoriteyi anlatmaya çalışıyoruz. Demirel’lerin, yeğen, kardeş kayırmalarını ve yolsuzluklarını, Türkeş’in, milliyetçi kayırmacılığını, Erbakan’ın, din tacirliğini, Turgut Özal’ın yağmacılığını, Mesut Yılmaz’ın, Enerji kaçakçılığını, Tansu Çiller’in, eşi ve oğlu üzerinden, Amerika’ya kaçırdığı devlet paraları. Tayyip’de anlatmaya gerek var mı? Daha dün doğmuş çocuğun dahi kulağına bir şeyler gitmiştir. Bir gerçeğin de altını çizelim lütfen. Hep dik durdular ama. Tarihin önünde haksız olsalar da, her yediklerini, herkes bilmiş olsa da, adamlar hala TEMİZİZ demeleri yok mu!… Aşk olsun!… Ama, hem tarih, hem de halk nezdinde hepsinin notu ayrı ayrıdır. Sahi onlar yerken, bizler ne yaptık? Bundan sonra da aynı şekilde seyirci mi kalacağız? Yoksa hesap mı soracağız? Gezi direnişi başlattı bize hesap sorma zamanının geldiğini. Sakın bırakmayalım yakasını alçakların.
Bütün tarihin hesabı sorulmalıdır.
28 Aralık 2013
Bektaş Tosun.

22
DEVLETİN POLİTİKASIDIR GÜLEN
Devlet bu; büyüktür, yücedir, babadır, şevkatlidır, koruyucu ve kollayıcıdır. Devlet bu; asar da, işkence de eder, katleder, yakar, sürer, vezir de eder, rezilde eder. Devlet bu; örgüt kurar, örgüt yıkar, katili besler de, asar da, soyanı da bilir, soymayanı da. Devletle dalga geçilmez, karşı gelinmez, soysa da susacaksın, çalsa da. Bak daha neler yapar devlet. Mesela; Fethullah Gülen, bir devlet politikasıdır. Alpaslan Türkeş’i zehirleyip öldürdükten sonra, daha önce hazırlayıp yetiştirdikleri Fetullah Gülen’i piyasaya sürdüler. Fetullah’ın en yakın müridi de Bülent Ecevit değil miydi? Feto Türk İslam Sentezini devlet için savunan ve koruyan, Ecevit de, devletin sosyal ve kültürel yanını devlet için koruyan ve kollayan. CHP’yi şaka mı sanıyorsunuz? Ecevit’de 1950’lerin devlet projesi ürünlerinden biri değil mi? Kafanız karışmasın. Devlet bu; devletin işine, şeytanın da aklı ermezken, siz akıl edip kafa yormayın. Feto, 90’larda piyasaya sürüldüğünde, (öncesi de var elbette) bir “cemaat lideri “diye sürüldü. Ne lidermiş be. Her şeyi, devlet kadar bilen, devlet kadar güçlü biri olduğunu, cumhuriyet tarihinin en büyük soygununu, gün ışığına çıkartan bir Hoca Efendi. Hatta bu vurgunun açığa çıkmasından dolayı, Halife ünvanı dahi verebilirler Feto’ya devlet babası… Peki; bu Feto, şimdi CHP ile itifak yapma kararı aldı mı? İtifak kararı alır da, AKP’nin sonunu getirmez mi Feto? Dini imanı yoktur belki ama, devlete verdiği söze sadıktır. Hiç hacca falan da gitmemiştir. Bakarsın, materyalist de olur… Ama Feto önce kaleleri sağlama aldı. İstanbul’ a, Sarıgül’ü, daha sonra CHP Genel Başkanlığına gelecek Sarıgül, Ankara’ya da eski bir MHP’li de olabilir. Ee.. Şimdi? “Feto-Devlet, Devlet Feto mu?” da diyebilirsiniz. Bak; paşalar falan da kalmadı ortalarda. Şaka bir yana da, Feto’nun görevi de buraya kadar. Onun görevi de tamam. “Tamam” dediysek hemen değil canım. Zaten ölümü de hazırlanmıştır. Son nefesine kadar da kullanmalı devlet onu. Az mı emek verdi!.. Bu devletin en büyük yükü şu KIZILBAŞLAR her dönem de, katliamlar, yakmalar, İslamlaştırmalar da olsa, hala, devletin korkulu rüyasıdır. İzzettin Doğan, Alevilerin çok az bir kısmını, ılımlaştırır ama hepsini yok edemez. Bu devlet büyük. Onun da bir çaresi vardır mutlak. Projesi olmasa, öyle sakin durur mu KIZILBAŞLARA karşı bu devlet? Ey katil devlet. Bu gün Maraş katliamaının 35 inci yılı. Bir defa da utan da doğru bir şey yapıp, şu katliamların katillerini istemiyoruz artık. Bir defacık da, Halkın bildiğini halktan saklama. Gün gelir bu halk seni öyle bir saklar ki, ne Allah’ın bulur, ne de Şeytanın seni.
Bektaş Tosun
20 Aralık 2013.

23
İKİ KİMLİKLİ ÜLKE TÜRKİYE
‘İki kimlikli’ derken sanmayın ki, Türk-Kürt kimlikli Türkiye! Türkiye şimdi kimliğin birini sildi. RTE’nin başını çektiği, Amerikan patentli, ılımlı İslam Modeli” olan bir modelle, adına da BARIŞ dedikleri bir deneme aşamasında devam ediyor yoluna. Apo’nun, “İslam Kardeşliği”, RTE’ye ne kadar manidar bir teklif olduğunu, 16 Kasım da, Amed de yapılan, Barzani dopingli bir şovla her şeyin nasıl şekilleneceğini de belirlemiş oldular. Kürtlere hiç bir şey vadetmeyen, tek vaadi İslamın birliği ve kardeşliği olan bir sürece girilmiştir. Oyun çok açık; Türk sözcüğünün olmadığı, (Türklük vurgulanmalıydı anlayışı değil vurgulamak istediğim) Türklüğün öne çıkmadığı ama İslamın öne çıktığı, dini bütünlük içinde bir BARIŞIN adı altın da ne kadar çok, ne kadar bir sevinç içinde geleceğe yelken açıldı. Bu devlet, bu kartı zaman zaman oynamıştır. Şimdi de en olmaz yerinde oynuyor, en tehlikeli zaman da oynuyor. İstenen eşitlik ve iki dilli, çok kültürlü, ülke bütünlüğü içinde kardeşçe yaşamaktı. Bu istemler dışında, devlet yine İKİNCİ kimliğini kullanarak, ikinci kimliği olan, İSLAM kimliğini öne sürerek, Türk kimliğini gizlemiştir. Bu iki yüzlü anlayışın, geleceğe daha büyük bir tehlike çanlarının çalmasına vesile olduğunu bilmemek ya sarhoşun işidir, ya da dinin uyuşturduğu aymazların. En çok da toprak ağalarının işine yaramış, fincancı katırlarını ürkütmeden, aşiret kavgası çıkartmadan, Arap, Türk, Kürt, Zaza, Ermeni, Süryani, Keldani, Dersmani, Koçgiri, Azeri, Alevi, Sünni sorunlarının toptan üstünü kapatan aldatmaca, inkarcı, faşizan, fündematelist bir anlayışla her şeyi kördüğüm haline getirdiler. Kısman BDP’nin, az da olsa (göstermelikte olabilir) karşı çıkmasın dan başka da ses çıkartan olmadı. Her konu da bir şeyler söyleyen, o alışık ses, Sırrı Süreyya Önder de, İstanbul’da, aday adaylığı açıklaması yapmaktaydı. HDP liler ise, “Bilmem görmem Allah için şahidim” anlayışında bir tavır içinde olmaları da bu sürecin, en iyi sus payının İSLAM BİRLİĞİ’nde olması konusunda hem fikir olmuşlar gibi bir tavır takındılar. İleride, Türk Devleti, İslam kimliğini biraz geri çeker konuma gelip, Türk kimliğini yeniden ön plana çıkartınca, Kuzey Kürtistan, Rojova, Mubat ve Türkiye Kürdistan’ı Birliğinde, Türk, Kürt savaşının başlamasına bir zemin teşkil etmesi için hazırlanan bir tuzak olmayacağı garentisini kim verecek?

Bizler, savaş değil, köklü bir barışın beklentisi içinde, kardeşliğimizi daha duyarlı, daha olumlu ve çağdaş bir biçime sokma çabasındayken, yeniden kardeş kavgasına şimdiden sesiz kalanlara da soracak sorumuz olmalı bu günden. İki kimlikli, iki yüzlü, din motifli bir kardeşlik değil, adaletin hakim olduğu, eşitlikçi, paylaşımcı, insan haklarına saygılı bir düzen için, bütün devrimci ve sosyalistleri büyük mücadele bekliyor. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam. Anladık ki, bu kardeşlik, ne APO, ne de Tayyip ile olacak. Bütün “Türkiyeliyim” diyenlerle beraber olacak. Sadece, TÜRKİYELİ sözcüğü ile ulusalcılığı, İSLAM BİRLİĞİ sözcüğü ile de kardeşliği yarattık anlayışında kimse inanmamıştır. Tam tersine, Devleti daha güçlü kılmıştır. Önemli olan, halkların güçlü ve birlik olmasıdır. Devlet o zaman hem güçlü olur, hem de halkların ortak yaşayacağı bir ülke olur.
Bektaş Tosun.
18 Kasım 2013

24
DAYANIŞMAYI NE ZAMAN YAPARIZ Kİ BAŞKA?
Dünyanın yuvarlak olduğuna artık kimse itiraz etmiyor. Ortasından bir EKVATOR çizgisi dediğimiz çizgi vardır. Ben, SOL düşünceyi, Ekvator çizgisinin solunda görmüşümdür hep. Bunun açıklamasını da, biz sol olarak nerede, ne zaman, hangi şartlarda, kim ve kimlere karşı dayanışmalıyız ve de ortak bir mücadelede nasıl, nerede olmalıyız. Emperyalizme, kapitalizme, faşizme karşı bir birliktelik dışında, başka birlikteliği kimler için, kimlere karşı yapmalıyız? İnanıyorum ki, Türkiye’de de farklı olmadığını.

Ben, biraz, Hollanda’dan anlatmak istiyorum. Hollanda’da kendine, “solum” diyen bazı kuruluşlar vardır. 1- HTİB, ( Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) 2- DİDF (Hollanda İşçi Dernekleri Federasyonu ) 3- DSDF (Demokratik Sosyal Dernekleri Federasyonu) 4- ATİD ( Arnhem Türkiye’li İşçi Derneği) 5- HADD (Hollanda Atatürkçü Düşünce Derneği) 6- DHD (Demokratik Halk Derneği) daha, nice yerel, ve ülkesel kuruluşların olduğu, 460.000 , Türkiyelinin yaşadığı, Hollanda’da, yarısı kadar da SOL görüşte olan bir nüfusun olduğunu söylersek, bazı dayanışmalarda, eylemlerde beklenen duyarlılığın olmadığından herkes kendi açısından rahatsız olduğundan eminim. En son, Rotterdam İslam Üniverstesi Rektörü, Ahmet, Akgündüz’ün, Alevilere karşı, isnatsız bir iftirada bulunmasına karşı, yukarıda adlarını yazdığım , örgüt ve kuruluşların duyarsız kalması, ne kadar sol görünümlü olduğunu, çok insanı düşündürdüğü gibi benide düşündürmek zorun da bıraktı . Emperyalizmin iki sihirli deyneği vardır. Biri, DİN, diğeri de, DEMOKRASİ sözcükleridir. Faşist, diktatör, katil bir başbakan, Tayyip de DEMOKRASİ diyebiliyor, kendine sol, sosyalistim diyen de. Yobazı, katili, sömüreni, asanı, keseni v.s. de kendini dindar olarak göre biliyor ve ibadetinde oluyor. Peki; Biz SOL neyiz ve neredeyiz, kimiz, kimlerle olmalıyız, kimlere destek vermeliyiz, hala bir ortak geleceğin bilincinde değiliz. Konuyu dağıtmadan, yukarıdaki, SOL görünümlü dernek ve kuruluşların, Ahmet Gündüz denilen zatın, Alevilere saldırmasına karşı neden sesiz kaldılar? Her eylemliliklerde, hep, konuşma metnini okuma sırası için, kavga edecek konumda onlar, ortak bildirinin altına, isim sıralaması için kavga edenler, miting, eylem alanların da söz hakkı isteyenler…. Alevilere karşı SÖZLÜ SALDIRI da neden sesiz kaldılar? Bir bildiri dahi yayımlama zahmetinde olmayan bu SOL görünümlü arkadaşlar, neden sesiz kaldılar? Kimin hatırını saydılar? Sadece bugün HTİB’ (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) in bildiri yayımladığını öğrendim. Bu bir demokratik duruştur, geçte olsa. Bu bir serzeniş değil, bu bir gerçektir. “Ben değilim” desem de, ismimin Bektaş olması, ALEVİ bir aileden geldiğimin açık belirtisi oluyor. Ben Alevi olduğum için değil benim serzenişim. Ben bir sosyalist ve devrimci düşündüğüm içindir bu isyanım. Az çok, Hollanda da ve Avrupa da yaşayan, solcu arkadaşların bir çoğu da bilir benim, her bir saldırı, adaletsizlik ve antidemokratik bir konum ve oluşuma karşı, yer ve mekan tanımadan kendi sorumluluğum ve bilincim adına varım ve de var olurum. “Herkesde, her solcuda olması gerekir” diye bir anlayışta da değilim. Kurum olarak, bazı dostların da, bu konuda duyarlı olmasını da bekliyorum. “Her yer ve de her alan da, kime ve nereden bir saldırı gelmiş ise, bizler, hep beraber, her zaman, dayanışma içinde olmalıyız ” diye düşünüyorum. Soruyorum. Bu eylem sadece, HAK-DER (Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonu) in mi olmalıydı?

Bektaş Bektaş Tosun

24 Ekim 2013/ Nijmegen.

25

SAVAŞA EVET

Dünyadaki insanların %10’u kanser, %10’u aç, %5’i iltica konumunda vatanında yaşam garantisi yok, %40’ı mutsuz, %30 kadın özgür değil, üç milyar insandaşım baskı altında yaşıyor, (Bütün İslam Dünyası ve Afrika Kıtası) beş milyar insan kapitalizmin sömürüsü altında, iki milyon insan evsiz ve sürgün, yiyeceklerimizin %80’ sağlığa zararlı, %6 insandaşım engelli v.s. dünyayı yöneten, milyonda bir…….. EVET. Milyon da bir….. Savaşa EVET mi? Hadi, hadi, hadi…. Savaşa gidelim. Ben, şahsen utanıyorum bu verileri bilerek sesiz kalmaktan. Bir gün, bir saat, bir yer de değil. Her dakika, herkes, her yerde, süresiz SAVAŞA devam. Senin yakınında aç, engelli, mutsuz, sürgün, baskı altında kadın, kanser, sömürülen, evsiz insandaşın yok mu? Sessiz kalıyorsan, insandaş değilsin. Korkak yaşarsan, sen de onlardan biri olabilirsin, sesiz kalırsan, sen de zalimin yanında sayılırsın… Yarınlarda, biz İNSANDAŞLAR olarak, tarihten utanmayacaksak, geleceğimiz insandaşlarımızdan utanmayacaksak, hemen sorunun bilincinde olduğumuzu, her yerde ve her an anımsamak gerekmez mi? Bu çağrım kimseye değil, aslında önce kendime. Sonra, şu sanal alemde ahkam kesip, en güzel sözleri, bozuk para gibi harcayanlara. Barış, dostluk, kardeşlik, direniş şiiri yazanlara… Demokrat görünenlere, medeni görünenlere, konuşurken, demokrasi adına mangalda kül bırakmayanlara, geçmişte, cuntaya ve baskıya bedel verip de, kenara çekilmiş, kendini TUZU KURU sayanlara, işlevi olmayıp, adına DEMOKRATİK KURUM deyip arkasına saklananlara, imkanı el veripde seyirci kalanlara……

İnanın ki, kendi adıma değil, ama ben SAVAŞA EVET diyorum, bu süreçte. Silahsız bir savaşa EVET. Halkın savaş alanı sokaklardır, alanlardır, eylemlerdir, direnişlerdir, boykotlardır, grevlerdir hep beraber. Yarınları güzel görmek istiyorsak, önce kendinden başla arkadaş. Yarının güzel olmasını başkasından bekleme. Başkasından beklersen, alınterinin yarısını vermesine razı olman lazım. Ya da onurundan taviz vermen gerekir. Yarının direnişlerinde buluşmak dileğiyle, herkese MERHABA.

BEKTAŞ TOSUN

18 Eylül 2013

26

DİN Mİ? FELSEFE Mİ?

Son dönemlerde yine DİN konusunda büyük bir tartışma başladı ve güncel olarak baş sayfada yerini aldı. Bu anlayış, tarihler boyu da hiç bir zaman tam cevabını bulmuş değildir. Dinin yerine , dini aşacak, bir inanç boyutunu, halklara inandırıcı olarak kanıtlamadıkçada devam edecektir, bilinmeyen bir kavram olarak. İnsanın inancı mutlak vardır. İnançsız bir insanda yoktur. Bu bağlamda, gerçeklere dayalı bir FELSEFİ inanç, ebette, Dinle hiç bir zaman uyumlu olmamıştır, uyumlu olmasıda imkansızdır. Dinin ortaya çıkışı 3-4 bin yıllık bir, tarihsel süreci olsa da, hep dogmatik kalmıştır. Din, yüksek, elit insanların, arzu ve istemleri olarak O, olarak başlamış ise de, sonun da bilinmeyen, “O, güçlü, O, büyük, O, bilir, O, bizi korur, O, bizi öldürür, O, her şeyi bilir.” gibi O’larla başlayan, bir korku düzeni olarak, elit insanların kullandığı bir korku düzenine dönüşmüştür. Bu, korku düzeni, alt tabakanın, Elit tabakaya biatı, inancı, saygısı, korkusu, çaresiziliğini getirdiği, elit tabakanın emri altına girme anlayışına dönüşerek, Tanrı, (Bilinmeyen güç) Rab, Allah olarak somut bir şekle dönüştürüp, elit tabakanın kaçınılmaz bir “sömürü düzenini” kurmaya yarar hal almıştır. İnanç ise, çok faklı bir biçim de, bireyin, kendi doğrularını yaşam biçimi olarak almıştır. Kendi doğrularını, inanç biçimi olarak alan birey de, hep MUHALEFET olarak, yönetici ve elit tabakanın korkulu rüyası olmuştur. Gözüyle gördüğü, kulağıyla duyduğu, eliyle tuttuğuna inanmak, bir felsefi anlayış olarak bilinse de, bu bireyler, TANRI TANIMAZ, DİNSİZ olarak nitelendirilerek, beyine, ağasına, kabile reisine, bilge bildiği insana, büyük ve güçlü bildiği insana biat edenler karşısında DİNSİZ olarak, bir düşman konumuna getirilmişlerdir. Ne, DİNİN olduğu yer de, FELSEFE barışık olmuştur,ne de , FELSEFENİN olduğu yer de DİN barışık olmuştur. İnsan, düşünen varlık ise, Felsefesi de vardır. Bu anlayış da, bireyin özgürce, kendi doğrularına inanmaktır. Din ise, mutlak bir, yüksek ve elit insanın emrinde olarak, onun emirlerine itaat eden bir anlayış içinde olan demektir. Düşünen varlık olan insan, kendi doğrularını öne çıkarttığı an, farklı adlarla, küçültmeye, korkutmaya, rencide etmeye varan , isnatsız ve yersiz iftiralara maruz kalarak, kendi çıkarlarına ters düştüğü için de ezilen konumda olmuşlardır. Bunda en büyük yarayı da, tarihler boyunca KIZILBAŞLAR almıştır. KIZILBAŞLAR bilinmeyen, görünmeyen hiç bir şeye inanmamıştır. Ne bir beyin, ağanın, kabile reisinin, elit insanın emri altına girmek istemiştir, ne de onların, her dönem de bir korku ürettiği, CENNET ve CEHENNEM sözcüklerine inanmışlardır. Her doğruyu, insan da (kendinde) görmüştür ve kendi doğru düşündüklerinide, eleştirel olarak söylemekten çekinmemiştir, bunun sonu ölüm dahi olsa.

Elit tabaka, her dönemde bir RENCİDE edici sözcüğün arkasına sığınarak, kendi düşüncesi doğrultusunda yaşam felsefesi oluşturmuş insan topluluklarını, iftira ve karalamalarla ötekileştirme motifi bulmuştur. Eski çağlar da KIZIBAŞ olmuştur, sonra KOMÜNİST olmuştur, şimdi de, ATEİST olarak, Dogmatik ve bilinmeyen, kanıtsız, soyut DİN anlayışını, sömürü düzeni olarak devam ettirme çabasındadırlar. Bugün, sokaklarda, alanlardaki bütün direniş ve kavgaların tek istediği , BİREY olma isteğinden başka bir şey değildir. Karşısında da, hala, DİN ile karşılık vermeye, çalışan, dünya sömürü düzenindeki ELİT tabakadır. Kendi inanç ve anlayışını, özgürce yaşama savaşı verenlerin kavgası da sürecektir. “Din ile Felsefe” bir birine zıt iki kavramdır. Din; emir ve ithaata dayalı bir dogmatik anlayıştır. Felsefe ise; insanın, insanca ve düşünen varlık olduğundan, kendi inancına saygılı olanıdır. Bu anlayış ve sömürü düzenine ya da , DİN e dayalı bir düzene, “Ben insanım, düşünen bir varlığım” diyen her bireyin, kendi düşüncesine sahip çıktığı an, kendi özgür düzenini kuracağı inancın da olmalıdır her birey.

Bektaş Tosun

14 Eylül 2013

27

İZZETTİN DOĞANA AÇIK MEKTUP

Aşağıda sana, kamuoyununda yeni duyacağı bir kaç sorum olacaktır. Ama önce şu söyleyeceklerimi iyi okumanı isterim. Sayın İzzettin Doğan, senin bilge olduğunu  biliriz. Bilgi de dolusun, bu yolu da bilensin, güneyle (Arap dünyası ile) uzaktan yakından bir ilişkiyin olmadığını da bilensin. Düşüncenle, duruş yerin uyuşmadığından, içsel olarak da rahat olmadığını düşünüyoruz. Senin gibi insanların da, Alevi halkına zulüm yapacak girişimde olması, bu Alevi toplumuna daha acı bir zulüm vermiş olacaktır. Bu toplum, Pir Sultan’a , TAŞ atan ile GÜL atanı da tanımıştır. Tarih sizi de, TAŞ atanın yanın da, GÜL atan olarak tanıyacaktır. Bu, Alevi toplumu gerekirse o ÇATALKILIÇ ını kırıp yine YOL undan dönmeyeceğini bilen bir toplumdur. Bu, Alevi toplumunda, BAŞ AYAK, AYAK BAŞ oldukça, YOL undan düşeni tanımaz ve seni de tanımayacaktır.. Bu YOL dan düşen, DEDE de olsa, ŞAH da olsa, tanımaz sizin  gibi yolundan sapanları. Sen, boyun eğen, zalimin safında yer alan bir DÜŞKÜN zat olarak, tarihte yerini şimdiden almış bulunmaktasın. Bu, Toplum, nice ALİ leri sildi sayfasından, nice ÖMER leri bağrına bastı. Biz de AYNICEM adını, sen den, AİNİCEM olarak duydu. AİNİCEM değil, AYNICEM’dir. Aynı olmak, aynı CEMAL olmaktır anlamı. Sen git de, nereye gidersen git. Özgürsün elbette. Ama bu, Alevi toplumunun benimsediği, AYNICEMAL olacağı, CEMEVLERİ’nin de, adını kullanarak, birilerine yalakalık yapmana izin vermeyecektir.

O senin birlikte açtığın ve yapmaya başladığın (Cami-Cemevi projesi) bina, Alevi toplumunun muhatap alamayacağı bir mekan olacaktır. Tarih seni yargılayacaktır. “Senin okuduğun okul kaç katlıydı” bilmem ama, seni satın alan, “zayıf halka” olduğunu iyi anlamış. Senin zayıflığın bizim de zayıflığımız anlamına gelmez. Bizim direncimiz, Kerbela’dan, Bolivya’ya kadar uzanmıştır. Bir yanımız da İmam Hüseyin, öbür yanımız CHE Guvara’dır. Kızıldereler, darağaçları yolumuzdur. Taksim, ODTÜ, Dikmen, Tuzluçayır’da ayaktayız. Sen, artık safını belirlemişsin. Değerlerimize dokunursan, ayağımıza bastın sayarız. Sahi, sen hiç düşündün mü? “Bak ben ne idim ne oldum” diye? Canından mı korktun yoksa? Seni, Sivas’da bir konferans için davet edip, orada sana suikast düzenleyip, sonrada, PKK’lıların üstüne yıkarak, Alevi-Kürt düşmanlığı yayacakları, devletin oyununu kim bozdu? Bunu sen biliyorsun… Açıklamaya yüreğin var mı? Hatta, tası tarağı toplayıp, Fransaya gidecektin. Seni kimler yolundan eğeli koyup da ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN para vererek, sana CUMHURİYET VAKFINI kurdurdular? Adını da CEM VAKFI diye, kendi toplumuna yalan söylemek zorunda kaldın? Sayın İzzettin Doğan. Bizlerin de uyumadığını bilmeni isterim. Sen bir zalimsin artık, bu Alevi toplumu nezdinde. Ünvanından PROFluğundan utan artık. Yuh sana!

Bektaş Tosun

8 Eylül 2013

28

HOŞ GELDİN TÜRK KÜRT FEDERE DEVLETİ

Bugünlerde bir SAVAŞ çığırtkanlığı her dakika basını ve yayını meşgul ediyor konumda. Kamuoyuda bundan etkilenip, her alanda ve herkes kendine göre sohbetini ya da analizini yapıyor. Bu bir savaş olmayacak… Olsa olsa ROJOVA’YI, Suriye’den kopartma politikasıdır. Suriye’nin kalan bölgesinde yine kargaşa en az iki yıl sürecek, iç savaşa dönüşme ihtimalini de yaratmaya çalışacaklardır, emperyalist güçler ve işbirlikçileri. Peki sorun ne? O coğrafya da, Türkiye’nin ve İran’ın kalay lokma olmadığını, dünya da biliyor, emperyal güçler de. Bu yollardan kolay lokma olmayan bu iki ülke İRAN ve TÜRKİYE ancak ve ancak, KÜRDİSTAN projesiyle parçalanacaktır. Emperyal güçler artık, güce dayalı politikaları yapmıyor. Nerede bir zayıf HALKA var, oradan kopartma politikası ekseninde bir siyasi taktikle ve DÜNYA kamuoyunu da arkasına alarak, “haklılık” politikası anlayışıyla “paylaşım pazarını” genişletme projelerini hayata bir bir bir geçiriyor.

Bunun sonucunda iki yol haritası ola bilir. 1- TÜRK-KÜRT FEDERE DEVLETİ. 2. ROJAVA, Suriye’den koparıldıktan sonra da, İran Kürt bölgesinin kurtarılma politikası.

Kürt-Türk Federe Devleti oluşum sürecinde, İran’a olacak müdahalede, en sert kayaya vuracak olan emperyal ülkeler bu girişim ile sonunu hazırlamış olma ihtimali de büyük bir düşünme konusudur ki, güç artık, batının değil, doğu ve rusya’ nın eline geçmiş olacaktır. emperyalist güçlerin bu süreçte en zorlandığı konular ORTADOĞU projesi olduğundan, adını BÜYÜK ORTADOĞU olarak değiştirmişlerdir. Kısaca, bu SAVAŞ görünümü verip, insanları katlederek, gazla zehirleyerek, İslami çeteleri kullanarak, yaratılan kaosun arkasında yatan nedenin ROJOVA politikası olmasıdır. Rojova’yı, Esad zaten bırakmış gibi görünür bir havada. Savaşın sonuna da yaklaşılmış konuma girildiği bu süreçte, top yine Türkiye’ye atılmaktadır. İşte; AÇILIM projesi de hız kazanmak zorunda olacak. Herkese hayırlı olsun. Hoş geldin Kürt-Türk Federe Devleti.

Bektaş Tosun.

29 Ağustos 2013

29

ERGENEKON ve 5 AĞUSTOS 2013

Beş Ağustosta, Silivri’de verilen antidemokratik bir hukuka bütün dünya şahit oldu. Ben, şahsen verilen cezalara şaşırmadım. Beni şaşırtan, Malatya, Sivas, Maraş, Çorum, yeniden Sivas, Gazi Mahallesi, doğudaki katliamlar, idamlar, işkenceleri yapanların zaman aşımına uğratılması ve bu katliamların ele başları ve katilleri elini kolunu sallayarak gezerken bir diğer taraftaki, DGM’lerin yerini alan, Özel Yetkili Mahkemelerle yargı oluşturulup, yargı sonucu karar verilmesi, sağduyulu insanları incitmiştir. Bu ceza alan insanların, aldıkları cezanın da yerinde olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmamalıdır. Cumhuriyet kurulalı, devleti temsil edenin de, devlet olarak, genel kurmay olduğu bilincini unutmayalım. Kazım Karabekir’lerin, Menderes’lerin O günden beri, cumhuriyeti bir İslam Şeriatına dönüştürme çabaları da artık ürününü vermeye başlamıştır. 1960’ların ortalarında kurulan “Komünizmle Mücadele Derneklerinin, kurucularından Alpalsan Türkeş’in başını çektiği, (CİA’ nın, Türkiye temsilcisi olduğunu da unutmamak gerekir.) Tek bir tutanağı ve şiarı olan, Türk Bayrağını kullanarak, ilerici, devrimci ve demokratları, “bayrak ve din düşmanı” gösteren bir milliyetçi dalgayı yaratmıştır. Milliyetçiliğin, (Vatanperverliğin ) önünü keserek, milletçiliği bir bayrak savunma anlayışına büründürüp, eli kanlı cellatları örgütlemede başarılı olmuştur. 12 Askeri faşist diktatörü, Kenan Evren’in de, “Atatürk’ün Askerleriyiz” anlayışıyla bu günkü, akımın öncüleri olmuşlardır. Kuvay’i Milliye anlayışının, IRKÇI ve FAŞİST anlayışına dönüşmesi, EMPERYALİZME KARŞI BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ VERENLERİN “Mustafa Kemal’in Askerleri” şiarına dönüşmesini anlamayan bazı cenahlar ve sol görünümlü, düzenin destekçileri birilerini de yem etmeye çalışanlardır. Ellerinde bayraklarla, yanlarında eski ağzı salyaları reislerle kendilerini sürecin solcusu sanan gölgeler, kimseyi kandıramayacaklarını anlamaları gerekir. 68’’lerin ve 70 başlarında ki, PDAcı anlayışın, günümüz sürececinde, geçmişte ki, MHP çizgisine düştüklerini herkes tarafından bilindiğinin bilincinde olmaları gerekir. Kontrgerillacıların artık deşifre olduğu bir dönemde, kendilerini, SOL şiarları kullanarak, meydanlarda, elinde bayraklarla VATANPERVER görünümü vermesini, 90 kuşağı olan gençliğe yutturamazsınız ve 68’liler ile, 78’lilere ise, hiç değil.

Geçmişin MHP ve günümüzün TGB güruhları! “Fazla gölge etmeyin isyan istemeyiz.” Solcular, sosyalistler ve devrimci, Komünistler hem geçmişi anlayan, bilen, hem de bu süreci özümseyip nasıl bir mücadele içinde olacağını bilen insanlardır. “AYAĞIMA BASMA ÖTEDEN.” (Kendi deyimim)

CAHİLLER, ÇIKARCILAR, YALAKALAR HELE DE KORKAKLAR! KENDİLERİNİ BİR DİKTATÖRÜN YANINDA MUTLU SAYARLAR. B.T.

Bektaş Tosun

7 Ağustos 2013

30

TAKSİM-GEZİ-ATATÜRK VE BAYRAK

Taksim, Gezi Parkı direnişini yaratan anlayışı, hala kavrayamayanlar var. İlk günlerinde, eylemlere baktığımız , çok sade, çok masumane ve de yılların anti demokaratik uygulamalarının birikiminide içinde taşıyan bir eylem anlayışı vardı. Bu eylemin anlamını anlamayan bir başbakanın da, dengesiz ve seviyesiz konuşmaları, bu başlangıcı yığınların eylemine dönüştüren, ülkesel bir uyanışa dönüştürmüştür.

Eylem uzadıkça, ülke dışına taşıp, dünyayı kucaklayan ve de, dünyanın da sahiplendiği, İnternasyonel bir dayanışma halini almıştır. Eylemin ruhunu anlayanlar, dayanışmasını, koşulsuz vede, çıkar gözetmeden destek vermişlerdir, vermeye de devam ediyorlar. Bazı katılımcılar, ellerin de ATATÜRK posteri ve bayraklarla katılmaya başlamışlardır. Sonra, “Atatürk’ün Askerleriyiz” slganlarını atmaya başladılar. Gelinen bu süreçte bazı rahatsızlıklar, eylem ayrılıkları, grup farklılıkları oluşmaya başlamıştır. Beni en çok düşündüren ATATÜRK’ün, bu eylemlerde kullanılması olmuştur. Emperyalizme karşı verilen savaşın önderliğini yapmış, devrimlerin önderi Mustafa Kemal’in, tarih boyunca da ANTİEMPERYALİST, DEVRİMCİ bir önder olarak da kalacak, bir önder olacağından da kimsenin şüphesi olmayacaktır. Biraz geriye bakıldığın da, ATATÜRK’ü, en çok kullanan ve ATATÜRK sevgisini gösteren, 12 Mart ve 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörleri olmuştur. Türkiye’li devrimcilere en acı işkenceyi, idamları yapan, faşist diktatörler, ATATÜRK’ü kullanarak yapmışlardır. Türk ve Kürt solu da, ATATÜRK’ün antiemperyalist olduğunu ve de devrimlerini savunmuşlardır, hala da savunurlar. Bu süreçte, Taksim direnişinde de, ATATÜRK’ü kullanarak, neyi savunduklarını kimse anlayamaz konuma gelmiştir. Bu davranışta, hala inatlaşan grup ve bireyler biraz düşünerek, neyi nerede ve nasıl savunacaklarını çok iyi hesap etmeleri gerekir. Bir başka konu da, BAYRAK olayı. Yine şu iyi bilinmelidir ki, bayrağın kimseyi rahatsız etmediğini bilmelidirler. Tek rahatsız olanlar, aslın da, bayrağı alıp yola koyulanlardır galiba. 70’lerde, MHP çevreleri, sola karşı, bayrağını alan, SOL örgütlere karşı, milliyetçi anlayışla kullanırlardı. Oysa, vatanperverlik bir bütünlük içerir, sol, sosyalist ve devrimciler için. Atatürk’le, bayrağıyla, Misaki- Miilli sınırıyla ve içinde yaşayan, bütün halklarıyla. Dini, dili, ırkı, mezhebi ne olursa olsun, o sınırlar içinde yaşayan insanların bir bütünüdür, vatanperverlik anlayışı. Karşı cephede ise, BAYRAK VE ATATÜRK deyince, sadece TÜRKLERE ait anlayışı savunmuşlardır. Bu, milliyetçi ve faşizan anlayış, ülkede diğer yaşayanları, BAYRAK ve ATATÜRK düşmanı göstermişlerdir. Taksim-Gezi direnişinin ruhunu anlamayanlar da, ATATÜRK’e ve BAYRAĞA sarılanlar da, kendilerini farklılaştırmışlardır. Oysa; ATATÜRK’ü ve BAYRAĞI kullanarak, AKP faşizminin yıkılmayacağını anlamak gerekir. Koşulsuz, çıkar beklentisi olmadan, Türkiye’de yaşayan, duyarlı insanların birlikte dayanışması ve dünya halklarının destek ve dayanışmasıyla yıkılacaktır. Dilerim, bu bayraklı ve Atatürk posterli arkadaşların, MHP anlayışı için de yer alacak konuma getirmezler bu davranışlarını. Bu konu da dikkatli olmak gerekir.

Kimse, Kurtuluş Savaşında aynı safta olduğumuz, Kürt kardeşlerimizin doğal haklarını savunma refleksinden rahatsız olmadan, yanyana ve de empati kurarak, anlaşarak, bazı şema ve posterlerin arkasına sığınmazlar. Tam safları sıklaştırma zamanını yakalamışken, safları ayırıp bölünmeyelim. AKP’nin istifası ve demokratik ve bizlere yakışır bir ANAYASA oluşturulma mücadelesini verelim. ATATÜRK’ü, ve BAYRAK’ı korkaklar kullanır. Bu iki büyük değer de, kimsenin tekelinde değil ve de kimse kimseye karşı kullanmamalıdır. Bu vatan, hepimizin. Yaşasın birlik, yaşasın dayanışma!

Bektaş Tosun

30 Haziran 2013

31

DEVLET BİR YALAN MAKİNASI MI?

Evet… Devlet, bir yalan makinasıdır. Devlet bütün olayların suçlusudur. Dersim katliamının suçlusunun, devlet olduğunu, devletin kendisi kabullendi. Suçludur ve şuan da sanık sandalyesında, halkın yargılamasındadır. Devlet! (sanık) Ayağa kalk. Menderes’i asan devlet, 12 Mart 1971 Cuntası devlet, 12 Eylül Cuntası devlet, Malatya katliamını yapan devlet, Sivas katliamını yapan Maraş katliamı, Çorum katliamı, yine 1993 2 Temmuz, Sivas katliamını yapan devlet, Gazi katliamını yapan devlet, Doğan Avcıoğlu, Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi saymakla bitmeyen, katliamlar, cinayetler… Devlet… Turgut Özal’ın zehirlenmesi. Doğudaki katliamların %60 sorumlusu, devlet. Devletin elinin olmadığı ne katliam var, ne de cinayet. Ben bu devletten utanıyorum. İkdidara kim gelirse gelsin. Demirel, Ecevit, Erbakan, Özal, Tansu Çiller ve şimdiki Başbakan RTE. Devletin bütün olanaklarını, istediği gibi kullanan, yol geçen hanı gibi, Jandarması, polisi bilumum gücü, yönetime kim gelirse gelsin, sınırsız kullana biliyor. Bu nasıl Devlet? Nere de, nasıl, kim yaparsa yapsın bu katliam ve cinayetleri, üç sözcük hazırdır söylemeye. “Dış mihraklar, provakatörler ve birileri düğmeye bastı.” Ya, Devlet? Devlet yapmaz. “Failleri yakalanacak, gereken ceza verilecek, hesabı sorulacak, adaletin pençesinden kimse kurtulamaz, Türkiye Büyük Bir Devlettir.” v.s. Bir, başbakan düşünün. Yalancı, provakatör, emperyalizmin sözcüsü, mezhep ayrımı yapan, ırk ayrımı yapan, mahrem anlayışımız, yememize, içmemize karışan, “başı açık kadın, perdesiz eve benzer. Perdesiz ev, ya kiralıktır, ya da satılık” diyerek, insan onurunu hiçe sayan, saygısız bir başbakan. Sahi bu Devlet kim? Nerede, ne iş yapar, sorumluluğu ne, nereye kadar, başı kim, ayağı kim? İşte; Devlet. Kimse suçlu değil, bu konumda. Tek suçlu DEVLET. DEVLET ve yine DEVLET. Evin ne derece emniyetli ise, hırsıza karşı, vatan da o, derece emniyetli olmalıdır, emperyalizme karşı. Devlet, sanık sandalyesindesin. Ayağa kalk. Halka hesap ver. İşkence de ölenlerin, kayıpların, idamların, katliamların, cinayetlerin, soygunların, talanların… Hesabını ver. Dosyan kabarık ey DEVLET. Tek suçlu sensin.

Bektaş Tosun

28 Haziran 2013

32

MADIMAK VE SİVAS

20 Yıl oldu. Yanan canların şimdi çocukları olacaktı belki de. Kiminin torunu, kimi ne eserler verecekti bizlere kimbilir. Asım Bezirci, nice kitaplar yazacaktı, Hasret’in, CDleri çıkacaktı defalarca. 19932 Temmuzuydu. Bir toplantı anında duymuştuk olayı. Vahimdi… Her şey bu günkü gibi aynı tutumdu, basın yayının tavrı. Ne Türk medyası, ne de Avrupa medyası hiç bir açıklama yapmıyordu. Deliye dönmüştük. Bir telaş, bir koşturmaca, toplantılar, eylem kararları ve eylemler bir birini kovaladı o günlerde. Sonra, bir düşünce belirdi. Sivas’a, bir inceleme heyeti gönderme düşüncesi. Korkusuz, devrimci yoldaşım (yolu ışık, toprağı bol olsun) sevgili Hasan Kaynak, M.Fuat Doğan, Hannah Wıijgarden (Goen Links’ ten, SENATÖR -Onun da yolu ışıklı ve toprağı bol olsun) ve ben. 15 Ağustos 1993’te, Ankara’da buluştuk. Hüzünlüydük, ama diktik. Hesap soracak gücümüzün olduğuna inanıyorduk. Görgü tanıklarını bulacaktık, raporlar hazırlayacaktık. Eyleme, Ankara’dan başladık. CHP milletvekilleriyle buluşmalar yaptık, sözler aldık ve güvendik. 16 Ağustos sabahı, Ankara, Dikmen’deki, PİR SULTAN DERNEĞİ’nde bir basın toplantısı yaptık. Sonra, yola koyulduk, Hacı Bektaş-i Veli Törenleri için, Hacı Bektaş’a vardık. Ne yazık ki, Ankara da bize verilen sözlerin hiç biri tutulmadı. O, zaman ki, CHP Genel Başkanı, Deniz Baykal’ı bulmak için bir yarın günümüzü harcadık. Direncimiz güçlendi, bilincimiz daha güvenli hale geldi. Bu güzel düşüncelerimiz çok uzun sürmeden, Deniz Baykal, bizim yanımıza ve bizimle gelmesi için, hiç kimseyi vermeyeceğini söyleyince, biz hiç şaşırmadık. Ama, yanımızdaki, Hollandalı Senatör Sayın WİJNGARDEN’a karşı çok mahcup olmuştuk. Sayın Wijgarden’ın, İngilizce ısrarına ramen, Deniz Baykal’ın HAYIR cevabı bizi daha da kararlı bir şekilde yolumuza devam etmemizi sağladı. O, gece, Kırşehir’de  kalabilecek  bir otelde 2 boş oda bulabilmiştik. Sabaha kadar, bütün olumlu ve olumsuzlukları tartışıp, YOLA DEVAM kararını almakta hiç bir teredtüdümüz yoktu. Sabah, güneş daha parlaktı sanki. Sivas’ta yanan canlar bizi çağırır gibi, bizden bir görev istiyorlardı sanki… 17 Ağustostu. Kırşehir’den yola koyulduk. Tutuklanacağımızı, sorgulanacağımızı, belki de işkence göreceğimizi bilerek, ama korkusuzca, o canlara gidiyorduk sanki. Sanki, bizi, Hasret Gültekin karşılayacaktı. Asım Bezirci Hoca, bizlere olanları anlatacaktı. 37 Şehit olan canlara, biz de varınca, 40’lar olacaktık sanki. Zaman ikindi olmuştu, Sivas 170 km. tabelasını gördüğümüz de. Oysa, biz akşam varmalıydık, kurda kuşa sezdirmeden. Hemen, Bahadın’a, (benim kasabam) giriverdik, birkaç saat zaman kazanmak için. Bahadın’dan ayrılıp, Sivas’a vardığımız da, saat 21.00 olmuştu. Gideceğimiz adresi, ne yapacağımızı, kimlerle görüşeceğimizi önceden ayarlamıştık ve de dostlarımız bizi bekliyordu. 18 Ağustos sabahının saat 04’ünde, görgü tanıklarını dinlemiş, bazı belgeleri almış, kurt , kuş uyanmadan sabahın, gün ışıklarını görmüştük. Biraz dinlenip, kahvaltımızı yapınca, sıra eylemin pratik yönüne gelmişti. Artık kimin ne yapacağından hiç korkumuz yoktu. Saat 11 olmuştu ki, ÇELENGİMİZİ hazırlamıştık. Madımak Oteli’nin önüne çelenk koyacaktık. “İzinsiz olmaz” dediler. Emniyet, YOK, izin vermeyiz” deyip, tehdit yapmaya başladı. Biz de TAMAM deyip, valiye gideceğimizi söyleyip, emniyetten ayrıldık. Yeni atanan vali efendiden izin istemek kaldı bize. Konuyu anlattık. Bırak bize izini, ettiği tehtdtin sayısını bilmiyoruz. “Sayın valim. Siz izin verseniz de, vermeseniz de, biz bu çelengi, otelin önüne koyup, 37, canlarımızı bu gün anacağız. Siz de görevinizi yapın” dedim. Valilikten çıkıp, çelengimizi aldık ve otelin önüne vardığımız da, 100 kadar insan vardı, daha önceden haber verdiğimiz dostlardan oluşan ve de basın dan da gelmişlerdi. 100 kişiye karşılık, 250 kadar da polis yerini almıştı ve bizi bekliyordu. Biz dimdik, korkusuz ve de saygıyla, çelengimizi koyduk, saygı duruşumuzu yaptık, konuşmacı olarak , sevgili Hasan Kaynak yoldaş, kısa bir konuşma yaptı ve basın toplantısı için, bir lokale gittik. Yerel basının, tehditkar soruları, pragmatik davranışları bizi hiç bir şekilde, kargaşa yaratacak konuma sokamadı. Devlet çıldırmıştı. Haberleri yoktu. Nereden gelmiştik, nasıl gelmiştik, MİT’i nasıl atlatmıştık. Anlamayıp, içinden çıkamayınca, üzerimize, yerel basını kışkırtmak üzere görevlendirmişlerdi sanki. Elimiz de, MİT’in, otel yanmaya başladığında ve yanarken, içerideki, MİT görevlileri ve dışarıdaki MİT görevlilerin TELSİZ konuşma raporunu ele geçirmiştik, bir dostun yardımıyla. Yurtdışından toplanan paralar, 6 ay önceden hazırlıkların yapılması, Türkiye içinden de toplanan parlar, İmam Hatip Okullarından, önceden belirlenmiş ve 6 ay boyunca eğitilmiş o, güruh görünümlü insanlar. Perşembe akşamı, gizlice, güvendikleri , bakkal, fırın, cami gibi yerlere, KAZAMIZ MUBAREK OLSUN diye dağıtılan bildiriler, emniyetin, valinin bilgileri dahilinde yapılan ve devletin de içinde olduğu organize edilmiş bir katliam olduğunun kanıtları hep elimizdeydi. Biz, Sivas’tan ayrılıp, bir an önce, Ankara’ya yetişme telaşı içinde iken ve Flaş Haberler beklerken, İSKİ OLAYINI ( ERGÜN GÖKNEL) Devlet patlattı haberler de. Osmanlı da oyun bitmezmiş. Bitmedi de. Bizim haberler bir kaç sözcükle geçiştirildi. Hollanda’ya dödüğümüz de, bir rapor hazırladık. Raporu; Cumhur Başkanlığına, İçişleri Başkanlığına, Avrupa Parlementosuna, Hollanda Parlementosuna yolladık. Değerli canlar. 20. yılında, Sivas katliamının, hala davası sürüyor.

Yarın, Ankara Adliyesi’nde yine bir duruşma var. Sonrası Gazi katliamı……. Mitin o dönemdeki, gizli raporunun bir nushası hala bende ve diğer belgelerle beraber. Ben 20. yılında, Sivas’ta katledilenleri bir kez daha anıyor ve de bütün sorumluları lanetliyorum. Pazar günü, Sivas katliamını anma Mitinginde, Rotterdam’da görüşmek üzere.

Tarihte hiç bir şey karanlıkta kalmaz. Halkın gücü, afet kadar büyüktür.

Bektaş Tosun

27 Haziran 2013

33

BİZ HALKIZ, BİZ ADADOLUYUZ

Sayın, Başbakan Tayyip. Sen bir dehasın be. Gelmiş geçmiş liderlere taş çıkartacak kadar, bir dehasın. Seni, Cenab-ı Allah yıllar öce müjdelemiş bizlerin başına gelmen için. Yüce Türk Milletini, Cenab-i Allah hiç yalnız bırakmamıştır. 16 devlet kurmuş, Türk Milletine her daim, Cenab-i Allah bir deha göndermiştir. Türk Milletinin, ERGENEKONdan, şahlanıp çıkışından önce de, Çin Seddi’ni yaptıracak kadar korku salan, sonra da,  Viyana kapılarına kadar uzanan, şanlı tarihin en deha lideri oldun sen Tayyip. Bu gidişin, Amerika’nın, işgaline, son keşfe çıkartman olur inşallah. Avrupayı da, aldık mı, dünya bizimdir senin sayende. Geçmiş padişahlar üç kıtaya hükmetmiş ama, sen Allah’ın gönderdiği bir daha olduğun için, kıtayı 4’de yükseltecek kadar büyüksün. Hatta, Hz. Muhammet dahi yanılmış olacak ki; sen “son peygamber olacaksın bu gidişle. Cenab-i Allah, seni sadece, Türk milletinin değil, İslam dünyasına değil, bütün dünyaya gönderilmiş, son peygamber kadar donanımlı bir deha olarak kalacaksın tarihe… Ey sayın başbakan. Kaddafi’de, Fransa’nın başkenti, Paris’in göbeğine, çadırını kurup dünyayı şaşırtmıştı. Görüp göreceği de o oldu, emperyalizmin meydanlarında. Mubarek’in de, son Amerika ve Suudi gezilerini de düşün. Kısacası, sayın başbakan Tayyip. Görüp göreceğin buydu, Amerika’da. Emperyalizmin, kalesi, sana son sözünü söyledi. Sen, zaten gideceksin, sen zaten bittin de, bizi Anadolu’da ki kardeşlerimizle kan döktürecek rüzgarını getirmiş bir havadasın. Buna gücün yetmez ama. Yanıldın be Tayyip ne dehaymışsın be Tayyip…. Kazan mübarek olsun, Tayyip. Bunu biz değil, Amerika hazırladı. Senin geleceğini yani. Seni yaratan da onlar oldu, seni öldüren de kısacası.

Biz, “Anadolu’yuz tanıyor musun”. Biz, unla suyun birleştiği kadar katı bir hamur olmuşuz, bu güzelim, “Anadolu toprağın da. Biz, “etle kemik olmuşuz, Anadolu’da. Biz hepimiz, Türküz, Biz hepimiz, Kürdüz, Biz, Aleviyiz, Ermeniyiz, Lazız, Çerkeziz ve niceleri… Müslümanız, ateistiz, ,demokratız, libaraliz, ilericiyiz, devrimciyiz. Biz, insanız. Biz, halkız be Tayyip. “Tanıyor musun, Anadolu’yuz”. Sahi sen kimsin?

B.T.

18 Mayıs 2013

34

KOMPLO TEORİLERİ VE 24 NİSAN

Bir dönem başladı, adı BARIŞ SÜRECİ. Abdullah Öcalan’ın, inatla, dirençle sürdürdüğü bir DEMOKRATİK BİRLİKTELİK anlayışı. Dilerim bu anlayış oluşur da, 1915’den değil de, 2000 yıldır, bu coğrafayada süren bu zulüm, bu YOK oluşlar biter. Hatta, DEMOKRATİK bir yasa oluşursa, Abdullah Öcalan’da tarihte yerini alır. Adı, en kötü sözlerle anılan bu şahıs, gün gelecek, bir anıt halinde, saygın bir mekanla ziyaretler yapılacaktır. İşte burası ANADOLU. “Bir küfüre adam vurur, yarım kilo domatese pazarlık görür, bir sevda uğruna, damlarda ömür çürütür.” Bugün 24 NİSAN . Ermeni katliamını naletleme günü. Yıl 1915. Sanki katliamlar bitti mi? Her dönemin katilleri yaratıldı. Hala da devam ediyor. 12 Eylül faşizmini bir düşünelim! Binlerce insanın ölümünü, sürgünleri, işkenceleri, idamları, ülkesini terk edip, anasının, babasının, cenazesini dahi göremeyenleri, çocuğu yetim kalanları, sakat kalanlar v.s. bunlar katliam değil mi? Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Roboski, Diyarbakır Başbağlar. Şimdi yaşanan zulüm, baskı, diktatörce bir yönetim hala devam ediyor ve de edecek bu gidişle. Nasıl anlamalıyız, Ermeni kardeşlerimizin acısını, Kürt kardeşlerimizin acısını… İşte burası ANADOLU yani TÜRKİYE.

Gelmiş geçmiş bütün katliamları yeniden olmaması için, bu süreçte, çok daha dayanışma içinde bir anlayışla, İNADINA birarada yaşamak için, yanyana, kardeşçe yaşamak için, dayanışmamıza daha da hız vermemiz gerekiyor. 24 nisanı taa içimde hissederek, katledilen bütün ANADOLU insanlarının anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Geleceğimiz kardeşlik olsun….. İnadına DEMOKRATİK YAŞA. Yarınlar hepimizin olsun.

Bektaş Tosun

24 haziran 2013

35

KATİLLERİN ÖDÜLLENDİRİLDİĞİ TEK ÜLKE TÜRKİYE

Kelle kesme de en iyi uzman Bülent Arınç. Dedesinden kalma bir sanattır. Dedesi de, Kubilay’ın kellesini kesmişti. Toplu taramalar MHP’nin uzmanlığıdır, yakmalar da Hizbullah’ın. Hizbullah’ın şimdi çok kolu var. Milli Görüş, Fetullahcı ve AKP liler. Malatya katliamının baş sorumlusu o dönemin il emniyet müdürü. Kenan Evren katiline bir mektup yazarak, “Yavuz’dan sonra en çok ALEVİ öldüren benim” der. O dönem, Malatya İl Emniyet Müdür yardımcısı da, Abdul Kadir Aksu’ dur. Abdul Kadir Aksu daha sonra Maraş İl Emniyet Müdürülüğü’ne atanır. Malatya’dan deneyimli katil, Maraş katliamının baş sorumlusu ve tezgahlayıcısıdır. Sonra, Akp’den İç işleri Bakanı olmuştur ve hala aynı partiden milletvekilidir. Çorum katliamı, Fatsa’da, hakim güçler egemen olamayınca, Çorum katliamını tezgahlayan MHP güruhlarıdır. Sivas katliamı, devlet güdümlü, Milli Görüş ve Hizbullah’ın tezgahıdır. Her katliam günü de CUMA ya tekabül eder. Sonra, milli görüşten yükselen Tayyip, devletin gözü önünde ve desteğiyle, basamakları bir bir tırmanarak, devletin tepesine geçer. Geleneği, eğitimi ve yapacağı işleri sıralamış, Türk İslam Sentezi’nin başına getirilmiş, eski bir “Komünizmle Mücadele Derneği” geleneğinden gelen, sonrada MHP’den ayrılıp Nakşi Tarikatına bağlı olarak gelişip genişleyen, devlet destekli Fetullah Gülen’le, cumhuriyeti yıkarak, şeriat devletini kurumlaştırmaya başlamıştır. Hafız Tayyip, şimdi terfi ederek, Işid’in komutanlığından, Halife olma yolunda, karşı devrimin öncüsü olarak devam etmektedir. Halife Tayyip alçağı da katliamla yükselen biri olmuştur. Roboski, Reyhanlı, Soma, sokak direnişlerinde katletmeleri ile, bir Polis Devleti yaratarak, Alçak Saraya (Ak Saray) oturmuştur. Dünya da bir başka ülke var mı, bu kadar katilin ödüllendirildiği, Faili meçhullerin hiç yakalanmadığı? Böyle bir devletten ben utanıyorum. Ülkeyi seviyorum coğrafi olarak. Halklarını seviyorum. Ama devletten utanıyor ve nefret ediyorum. Maraş katliamının yıl dönümünde, ölenleri saygıyla anıyor, direnenleri saygıyla selamlıyorum. Bu katliam ve katliamları kim tezgahladı, kim yaptı ve kim göz yumduysa naletliyorum. Kahrolsun Faşizm! Yaşasın dayanışma. Tek Yol Devrim.

Bektaş Tosun

19 Aralık 2014

36

DOĞRU VE YANLIŞI AYIRMAK, AK İLE KARAYI SEÇMEK GİBİ

Doğru, dürüst, ilkeli, onurlu, saygın, bilge bir insanla; hırsız, yalancı, yamuk, kaypak, cahil bir insanı ayırmasını bilmeyen bir insana ne denir onu da düşünmek gerekir. BİLİM ADAMI diyerek, her okumuş, her yazar, araştırmacı, tarihçi, Profesör, Rektör, Diplomat v.s. Hepsine BİLİM ADAMI ünvanı ile hitap etmek, Bilimin içini boşaltmaktan başka bir şey değildir. Profesör, Türköne de Bilim adamı ünvanlı. Adam…mı… ? Faşist ve dinci. Tam karşıtı olmasa da, Murat Belge de bir Bilim Adamı. Ama Murat Belge, Taner akçam, Mehmet Altan, Doğu Ergil gibi şahsiyetler de bilim adamları. Ama ” yetmez ama evetçi”lerden hepsi de. MHP’nin içinde ki, proflar, CHP’nin içinde ki proflar, AKP’nin içinde ki profların hepsi, Bilim Adamı ünvanlılardır. Ne yazık ki içlerinde, katili, hırsızı, haini, faşisti az sayıda değiller. Din tacirlerine de “din bilgini” diyorlar. İnançlar konusunda, bilimsel araştırma yapan olur ama, din bilgini nedir ki? İşte; Ekmeleddin İhsanoğlu bir bilim adamı mı? Evet. Adam, sadece araştırma yapmış ve bilim konusun da çalışmış. Okuduğu Üniversite, doğduğu ülke, bulunduğu kurum ve kuruluşlara bakarak yargılanması pek gerçekçi olmayan bir davranış olarak düşünüyorum. “Yetmez ma evetçi”ler var ya. “Dostun attığı gül” kadar ağır bir anlam kazanacak ileri ki tarihte. 12 Eylül Referandumu oylamasına verilen destek, AKP’nin en büyük güç kazandığı bir sıçrama dönemi olmuştur. Solun entelleri, sanatçıları, 68’lisi, 78’lisi, sosyal ve kültürel dernek ve oluşumlarının verdikleri destek, AKP’nin nasıl bu güne geldiğinin çok açık ve güvenli bir “yola devam” anlayışlarına cesaret vermiştir. Önümüz de ki, cumhurbaşkanlığı seçimleri bir dönüm noktası, hatta son nokta. Nokta, nokta ve nokta. “Dur buraya kadar” diyecekler. ANADOLU İSLAM CUMHURİYETİNE HOŞ GELDİNİZ diyecekler. Hafız Tayyip, başkan, Gül, başbakan, Hafız Apo, (O, da araziye uydu) da, Kürdistan Meclisi’nin başkanı olması mümkün. Olacak da. Bu yazımı 3 yıl sonra yeniden paylaşırım. “Hedef 2023” deniyor ya… Samsun’dan, başlayan KUVAYİ MİLLİ mücadele, Samsun’da noktalandı. 5 Temmuz 2014’dü de bir, milat olarak düşelim isterseniz. Kısacası, 10 Ağustos bir dönüm noktasıdır. Şakası yok bu işin. Böbürlenmeye, burun kıvırmaya, laga lugaya zaman yok.

Hadi: “Yetmez ama evetçi”ler en büyük görev size düşüyor. Selahattin Demirtaş olabilse keşke. Ama zor. İkinci oylamada dikkatli olmak gerekir. Kürt arkadaşlar, bir yanlış yapmayacaklar umuduyla bakıyorum. Hafız Tayyip’e güven olmaz. Diğer partiler de MHP ve CHP artık eskisi kadar keskin bir statükocu ve ırkçı bir tutumda olmayacakları, Hafız Tayip’den daha güvenli gibi görüyorum. Zaman her şeyi gösterecek. Sadece, KEŞKEler yaşanmasın…

Bektaş Tosun

6 Temmuz 2014

37

HALK

Sahi HALK kim ve kime denir? Halkı birkaç konumda nitelemek mümkündür. Ama, en bilimsel olarak “Halk Bilim Araştırmaları Edebiyat Dil Tarih Felsefe” sayfasında şöyle bir tanım yapılır. “Halk aşağı tabakayı oluşturan , genel nüfus içerisinde toplumun seçkin tabakasına tezat olan bayağı ve kaba bir insan topluluğu olarak düşünülmüştür. “Biz halk olarak aşağı tabaka mıyız? Bazı liderlerin, halkı tanımladığı sözcüklere bakarsanız, “benim halkım, benim vatandaşım, benim insanım” gibi sözcüklerle hitap ederler. “Benim” sözcüğünü ancak, size ait olan eşya, arsa, ev gibi, size ait olanlar için söylenir. Oysa, biz halk olarak, ne eşyayız, ne de her hangi bir maddeyiz. Evet. Yukarıda elit insanların büyük olduğunu unutmamalıyız. Yukarıdaki elitler, zenginler, uluslararası, dünyayı yöneten (İllimunatasi gibi) örgütler, siyasiler, bürokratlar, bilim insanları, bilginler, din adamları gibi, yukarıdakilerin, bel kemiği görevi gören ne kadar, kurum ve kuruluşta, elitlerin sözcüsü ve yalakacısı olanlardan sonra gelen herkes halktır. Bunların karşısında, halk adına, devrimciler, sosyalistler olarak, halkın sözcülüğü görevlisi gibi saysalar da kendini, halk tarafından da pek itibar görmeyen, elitlerin açıklamalarıyla, elitlerin sözünü dinleyen bir topluluğa da HALK diye biliriz, aşağı tabakaya yani. Elbette, halkı ikiye ayırıyorum kendi kafamca. Hem de bilime başkaldırarak. 1. halk katmanı, yaşadığı gezegeni tanıyan, kendi görevinin ne olduğunu bilen, gücü olanağında, anti insani olgu ve oluşumlara karşı çıkan, karşı duran, bedel veren, protesto hakkını sonu ölüm de olsa kullanan, HAK arayan, soru soran, yargılayan gibi kavramlar da kendini gösteren bir katman olarak halk var. 2. halk ise, korkak, sisteme inanmış, maddi çıkarını öne alan, elitlerin söylevlerine saygılı olan ve inanan, dini elitlere saygı gibi anlayan, din istismarını, din adına söylevler gibi kavrayan, eğitimsiz, kandırılmış, kimliksiz farklı bir kavram içinde, kendini gören bir halk katmanıdır. Ne yazık ki, dünya da ki, bütün, halk katmanlarının çoğunluğu, ikinci kategorideki kavramlara uygun olarak çoğunluğu teşkil ediyorlar. Önemli olan, 1. kategoride olmaktır. Aç kalsan da onurlu olmaktır çünkü… Boyun eğmemektir, her hangi bir madde gibi hitabet edenin, hitap alanında olmamaktır, maddi ve manevi kuşatmaya karşı durmaktır, yaşadığın anı, geleceğe ipotek etmektir, saltanatın esiri olamamaktır. v.s.

Şimdi herkes kendine bir baksın. Ben de soruyorum. Sahi sen nasıl bir Halk sın? “Aşağı tabakadan, tezat olan biri misin, yoksa, geleceği gören, yarına katkısı olacak bir, halktan yana mısın? Oysa; halk yücedir, dünyayı değiştiren, devrimlerle tarih yazan bir halk mısın? HALK için, Türk Dil Kurumu Sözlüğü (TDK) ne bakmayın sakın. Aldatır sizleri. Örnek: ATEİSTin anlamına baksanız TDK’dan, karşılığında şunu yazar. “Ateistlik; tanrı tanımaz” yazar. Yalan. Resmi yazı ve resmi tarihe inanmayın. Ateistllğin gerçek anlamı, “ dogmatik olan hiçbir şeye inanmayanlardır” Bak! Sivas katliamını da devlet yapmış, ama resmi idoloji, YOBAZLARın yaptığını yazar. Halk olduğunu unutma. Ama HALK olduğunu…

Bektaş Tosun

2 Temmuz 2014

38

CUMHURBAŞKANI ADAYI DA, PAYLAŞIM PAZARINA DÖNÜŞTÜ

Bir önceki yazılarımda anlatmıştım. “Savaşın gerçek anlamı paylaşım pazarı” diye. İşte bakın. Paylaşım pazarı nasıl olurmuş öğrenin. Zamanlama öyle manidar ki… Zamanlamaya bakın sevgili dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini öyle oturttular ki, Türkiye’nin gündemine, ortalık toz duman ve kimse, kesilen kellelere ve Irak’ın üçe bölündüğüne bakamıyor. Elbette, hakkı olan, hakkını almalı. Ama kelle keserek değil. Hani “demokratik teamüllerle” çözülecekti? Dışarı da kan, içeri de samimi bir mutabakat. İçeri bakıyorsun için ısınacak gibi, dışarı bakıyorsun kan kokuyor. Bu kan denizinde, içerde cumhurbaşkanı adayları açıklanıyor arka arkaya. Hemen gecikmeden paralellik kurarak, meclisten de, aldatmacı bir yasa gerçekleşmek üzere (gerçekleşecekte) bir yasa, meclisin gündemine bomba gibi düştü. Hepsi MANİDAR inanın ki… HDP’nin EŞBAŞKANI Selahattin Demirtaş oldu. Kutlarım. İyi bir insan, temiz insan, dünya insanlığı için, ölümde olsa elini taşın altına koymaktan korkmayan, “dünya sevdalısı” bir insan. İşte, bu paylaşım pazarları için de böyle dürüst insanların hep önde olmasını çok iyi bilir bu kan emiciler! Dün, EŞBAŞKAN oldu, ertesi gün, CUMHURBAŞKANI ADAYI. Bu yasa, meclisten geçse de, hayat bulacağına kimse garanti veremez, olmayacak gibi de bir olguyu içinde taşımaktadır. Mahsuni’nin bir türküsünde ki iki dize geldi aklıma. “Seçim olunca köy köydür /Ondan gayri hiç bir şeydir” der Mahsuni.

HDP bu kadar düşüncesiz olamaz elbette. Ben inanıyor ve güveniyorum, HDP’li dostlara. Ama, emir başka yerden geliyor, ona da saygıda kusur etmek istemiyorlarsa kendileri bilir. Tam bu süreçte, her şey bu kadar MANİDAR olamaz. Amerika’nın Kuruluş Yılı nedeniyle, Amerika’nın Büyük Elçisi Riccirdano, Adana’da ki kutlama resepsiyonun da, “ İşbirliğimiz hiç bu kadar güçlü olmamıştı” diyor. Ne kadar haklı değil mi? 1970’ler de yaptıkları, Ortadoğu projeleri kesintisiz devam ediyor. Neden “İşbirliği bu kadar güçlü” olmasın ki? Düne kadar, koalisyon olan, Feto, bugün “paralel devlet” oldu. Bu da manidar tabi ki… Aynen, “ su akar, Türk bakar” deyimine çok benziyor. “ Siyaset akar, Türk halkları bakar. Sorun yok. Devlet adına, vesayetçilik yapan, ordunun, sahte laikçileri de sahnede. Fırıldak, yoldaşını satan, Perinçek’in provokatörlüğü öncülüğünde hepsi sahnede yine. Sahi; Türkiye nereye gidiyor? Bilen susuyor, bilemeyenin umurunda değil, VATANPERVERLER de bir çıkmazın girdabında bocalayıp duruyor. Ne olacak şimdi? Çok açık: Birinci turda, Hafız Tayyip kazanamaz da, ikinci turda, kaybeden, Selahattin Demirtaş, Kürt oylarını, Hafız Tayyip’e yükleyecektir. paralel devleti bertaraf edip, Kürt politikasını ciddiye alır gözükerek, 30 Mart yerel seçimlerinin de deneyi olduğundan, Hafız Tayyip kendini garanti görüyor. Lakin; cumhurbaşkanı kim olursa olsun… kazanan, Amerika olacak, rant olacak, paylaşım olacak, AMERİKA olacak. Batı da payını alacak. Yenilen mi? Bilemediniz mi? Halk olacak. Türk ve Kürt halkları olacak. Anadolu olacak. Tek bir ara dönemi olması mümkün… Irak üçe bölününce, GÜNEY KÜRDİSTAN ile, Türkiye, ortak bir KOALİSYON gibi, petrolin sıcaklığı ile, bir süre devam edecek. Hadi kolay gelsin.

Bektaş Tosun

27 Haziran 2014

39

TAYYİP ERDOĞAN YEZİT Mİ?

Hafız Tayyip. Evet. Yezittir, Muaviye’dir, Adolf Hitler’dir, Yavuz Sultan Selim’dir, Saddam’dır, Kenan Evren’dir, Bin Laden’dir, Bush’tur, Obama’dır ve ne kadar diktatör ve ne kadar zalim varsa hepsinin sıfatı ondadır. Yezit: İlkel toplumdan, feodal bir topluma geçiş devrimi olan, İslam Devrimini, Yezit’in başında olacağı, bir İslam Hanedanlığına dönüştürme savaşı veren, karşı devrimci, bir zalim, faşisttir. Karşı devrime direnen halkın da başını çekenlerin, devrimi savunan bir halk topluluğu ve o halk topluluğunun başını çekenlerin de, devrimin liderlik vasfı ile PEYGAMBERLİK ünvanı alan Muhammed’in aile efradı, EHLİBEYT olan, Hz. Ali’dir, Hasan’dır, Hüseyin’dir. Bu tarihsel sürece bakıldığında, hala aynı davayı sürdüren, kendini Yezit yerine koyan, İslam Devrimini, Hanedanlığa dönüştüren Yezit gibi, Yezit Erdoğan’da, cumhuriyeti, şeriata, hatta, şeriat hanedanlığına dönüştürme çabasından başka bir şey değildir. Ondan dolayı Hafız Erdoğan Yezittir. İslam Devrimi döneminde ki, İslam muhafızlarını kendine bağlayan Yezit ile MİT i kendine bağlayıp, “Özel Savaş Merkezi”ne dönüştürmesi arasında bir fark göremiyorum. Yezit Tayyip’in, daha dün “Kürtler Zerdüşttür, Apo dinsiz, Ateist bir Ermeni’dir” diyordu. Apo ile masaya oturunca, dilini yutmuş esir gibi, “au-au-la-lu” demeye başlamıştır. Hatta, yalakalarına da, “Apo dini bütün bir insan olduğunu” tvlerde söyletmiş, övgüler dizdirmiştir. Bu günlerde, “Ali’siz Aleviler, Ateistler, Kürt Alevileri, Bizim Aleviler” deyip, insanlığa yakışmayan, bölen, ötekileştiren söylevleri sık-sık söyler olmuştur. Bu, Avrupa’daki Aleviler, Türkiye’den gelirken, “ Sen Ali’sizsin” diye seçilerek mi gelmişlerdi Avrupa ya? Kürtler, Anadolu’ya, Arabistan’dan mı gelmişlerdi? Kurtuluş Savaşından sonra oluşan, yeni bir devrim ve devrim sonrası kurulan cumhuriyet sistemi, Anadolu’da yaşayan İslamcılar tarafından mı kurulmuştu? Yezit Tayyip’in hedefi belli olmuştur. Şeriat Hanedanlığını kurma çabasındadır. Nasıl, Yezit anlayışı, Emevi saltanatının öncüsü olduysa, Yezit Tayyip’de, Şeriat Hanedanlığının öncüsü olacak, ya da Bilal ile devam eden bir süreç başlatacaktır, kendi anlayışıyla proje açıktır. Takke düştü, kel göründü. Yedirmezler Yezitttt, yedirmezler… Bu toplum, Arap çöllerinde yoksul Bedevi toplumuna benzemez. Bu toplum, Asya ve Anadolu halklarından oluşan, felsefesini, Konfüçyüs’ten, Budadan, Şamandan, Zerdüşten, Zeus’tan alan, kültürünü, tarımdan, suyunu, Dicle, Fırat, Kızılırmak, Menderes’ten içen, semboli, buğday başağı, üzüm, tütün, fındık olmuş bir toplumdur karşındaki ey Yezit Tayyip. Bu halk: Sümerdir, Hitittir, Bizanstır, Kürttür, Türktür, Lazdır, Ermenidir, Çerkezdir, Rumdur bir cümle, Anadolu’dur, insandır, insan ey Yezid Tayyip! “Ben Anadolu’yum tanıyor musun” Seni kimse tanıyamadı, sen de biliyorsun… Usta dedi: “Geber başımdaki bit .“ Gebermedi. Sanki ben çağırdım bana geldi.

Bektaş Tosun

28 Mayıs 2014

40

BİLİNEN BİR, BİLİNMEYEN BİN GİZLİ UYGULAMA

Bizler yazalım, çizelim, konuşalım, eylem yapalım, direnelim ama tek tek, parça parça yetmiyor bu ileride olacak, dönüşü zor, tedavisi mümkün olamayacak facialara, daha büyük, daha geniş ve katılımcı olmak gerekiyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu sadece suyun yüzüne bakarak analiz etmeyelim. Derinliklerinde, suyun yüzünde gördüklerimizin bin katı olaylar cereyan ediyor. Derinliklerdeki, doğa karşıtı, canlı karşıtı, su karşıtı, insan karşıtı, bütün canlılara karşı o kadar olaylara gebe gelişmeler var ki, herkesin aklını donduracak, İnsan onuruna yakışmayan, insani değerleri hiçe sayan, geleceğimizi karartan olaylar şimdiden şekillenmiş gibi bir süreç yaşanıyor. Televizyonlarda, gazetelerde, köşe yazılarında, tartışmalarda duyduklarımızı, bir halde bütünlük içinde, bir torba içine koyduğumuz an, yenilir yutulur bir süreç değil bu yaşanan olaylar. “Hemen şimdi, hemen isyan” demek geliyor insanın içinden. Bu gibi olayları ilerideki olacak çok acı sonuçları olacağını görmemek, ya ölü olmak, ya da doğanın bir parçası kaya olmaktan başka bir şey mana ifade etmiyor. 1-HES’ler olayı: Bütün akar sular, 49 yıllığına, büyük şirketlere satılmıştır. Sular bütün canlıların ortak malıdır. Sürüngenlerin, kanatlıların, iki ayaklı, dört ayaklı bütün canlıların ve bitkilerin ortak malıdır. 2- Yeraltı ve yerüstü bütün maden ve geleceğin ekonomisini şekillendirecek maddi ve manevi değerlerimizin peşkeş çekilerek tarumar edilmesini… 3- Sosyal yaşamın, dini görevlilerin, kontrolüne vermesi: Bu olay, birey kimliğinin bittiği, ümmetçilik sürecinin başladığı bir sürece girilmesidir. Kırsal bölgelerde yaşayan insanların, ümmetle yaşama sürecine dahil edildiği acı bir yaşam biçimi adım adım hayata geçirilmiştir ve de yaşanmaktadır. AKP’nin de bu gibi alanlardan beslendiği, büyük kentlerde de, kırsal bölgelerde ki gibi, kurtarılmış mahallerin oluşturulduğunu görmek mümkündür. 4- Kürt sorunun tıkanmış, AÇILIMIN nasıl bir oyalama taktiği ve zaman kazanmak için yapılan bir aldatmaca olduğunu artık anlamak gerekir. Barzani işbirliği ile, Rojova’daki gelişmelere bakarak, içeride de, din sömürüsüyle, nasıl bir Türk-İslam sentezinin hayata geçirildiğini, suyun derinliğinde görmek mümkündür. 5- Alevi açılımı: Bunun hepten düzmece olduğunu, asırların sorununun, sadece bir partinin çözmesinin mümkün olamayacağını, aklı başında insanların bildiğini biliyorduk. Bazı çıkarcı olan, zayıf halkaları tespit ederek, yanına alabileceklerini almış, kalanlara da çamur atarak, en ağır sözlerle, tarihsel Muaviye anlayışını çekinmeden hayata geçirmeye başlamıştır. Ali’den al da, Pir Sultan’a kadar kinini kusmuş, safları katı bir şekilde belirlemiş bir onursuz, karaktersiz bir davranışı, gün ışığı kadar açığa çıkmıştır. 6- Kadınlar: Kadınların, İslamın Şeriatına uygun yaşamalarını, kendi çevrelerince kabullendirmeye zorlanmış bir sürecin başladığı, kadına şiddetin nasıl yükseldiğini görmekteyiz. İlahiyatçı yazar kadınlar dahi “ çok evliliğe sıcak baktıkları” düşüncelerini, gazete köşelerinde ve tvlerde yazıp konuşabiliyorlarsa, kadın sorunu, din istismarcı, din tacirlerinin uydusuna sokulmuş demektir. 7- Sömürünün değil artık, açıktan hırsızlık yapıldığının canlı şahitleri olduğumuz bu süreçte, sömürü sözcüğü, soygun ve talanların yanın da cüce kalmıştır. Adaletin olmadığı, hukukun geçersiz kılındığı, yasamanın tek kişinin sözüyle yürüdüğü bir sürece, hala “Demokratik, Sosyal ve Hukuk Devleti” demek, ya da, “Laik Cumhuriyet” demek, cahilce bir söylemdir. Sözüm ona TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’nde, 952 milletvekilinin, dokunulmazlığının kaldırılması için meclise dosya veriliyor, toplam 550 milletvekilli meclisi olan bir ülkede, “meclis ve yasama” var denilebilinir mi? Şimdi düşünme zamanı mı, yoksa toplumca ayağa kalkma zamanı mı? Her şey geç olmadan… Söz bizden, karar okuyanlardan…

Bektaş Tosun

28 Mayıs 2014

41

ATILAN TAŞ ACITMIYOR, ATILAN GÜL OLUNCA…

Türkiye hangi sorunu çözmeye kalkarsa kalksın, gerçek çözümün, ALEVİ sorunu olduğu her süreçte kendini gösteriyor. Alevi sorunu en kolay çözülecek bir sorunken, en zoru gibi göstermek ve çözümde adım atmamak, ertelemek elbette birilerinin işine yarıyor. Vesayet sorunu ve Kürt sorunundan da zor gibi gösterilmesini biz anlıyoruz. Anlıyoruz ama, yalnız kalacağımızı biliyor ve de yalnız olduğumuzu biliyor devlet erki, bu sorunu ondan dolayı çözmüyor. Alevi sorunu çözülse üzerinden baskı, zulüm, şiddet kalksa, Türkiye’de demokrasinin gelmesi kolay olacak, birilerinin de çıkarı bozulmuş olacaktır. Bundan dolayı, çözüm hep ertelenmeketedir. Devletin temel görevi olan, Alevileri İslamlaştırma Kürtleri de Türkleştirme politikasından taviz vermiş olup, TEK millet ve tek inançlı bir toplum anlayış hedefinden sapmış olacak, anlayışı iflas etmiş olacak ve böyle davrandıkça da, en can alıcı sorunları daha da çıkmaza sokmuş olacaktır, kendi anlayışı içinde. Devleti bu katı anlayışından caydırmak, ya da çözüme zorlamak için ne yapmalıyız peki? Zoru başarmak olmalıdır. Bu zoru başarmak için ilk görev, Alevilerin kendi içinde birlik olması gerekir. Aslında hedefleri ve istekleri hiç çelişmiyor. Bazı egemen güçler “çelişki var” gibi propogandaları BİRLİK değilmiş gibi bir anlayış yaratıyor olmalarıdır çıkarları adına. “Ali’siz Alevilik, İslam dışı Alevilik, Ateistler” gibi egemen güçlerin ve çıkar sağlayan, oy avcılarının da işine yaradıklarından, Alevi sorununun çözülmemesi için en çarpıcı söylevlerdir, Alevileri parça parça göstermek. Aleviler zoru başarma mücadelesi verirken, tarih boyu bütün devrimci mücadele içinde olmuşlardır, dik durmuşlardır, yılmamış yollarına devam etmişlerdir. Ama, en yakın dost, yoldaş ve yakın mücadele yoldaşları tarafından yalnız bıraklılmışlardır. Aleviler, 12 Eylül Faşist Cuntasından sonra yalnız kaldıklarını anlamışlar ama yine de bir beklenti içinde olmuşlardır. Şimdiki süreçte, yalnızlığı da omuzlama mücadelesini vermesini bilmiş, önce kendi gücüne güvenip, öyle sokaklara çıkmaya başlamışlardır. Az da olsa, duyarlı dost, yoldaş ve dayanışmacı bireylerin desteğini de inkar etmiyorlar. Atılan taşın acıtmayacağını, Pir Sultan önderlerinden yabancı değillerdir. Ama atılan gül olunca, hep acı duyuyorlar. Bir düzenden HAK alınacaksa, HAK isteyenin yanın da olmak, en büyük bir insani ve devrimci görev olduğunu bilmek, yarın, herkes için istenecek ‘HAK’larda da yalnız kalmamaktır.

Dayanışmanın en büyük desteği, gün gelir karşı desteğin alınacağını bilmek demektir. Kürt Alevilerinin – Kızılbaşların, duyarlı devrimci yoldaşların dışında, beklenen destek verilmiş olsaydı, devletten istenenin alınması, asırlarca sürmezdi. Alevi sorunu, günlük, yıllık sorun değil. Alevi sorunu, grev gibi, pahalılığa karşı eylem gibi, İşkenceye zulüme karşı eylem gibi, anlık ve de kısa dönem de alınacak bir HAK olayı değildir. Alevilik olayı, asırlar boyu, haklarının gasp edildiği, ezildiği, katledildiği, yakılıp, sürgünler yaşadığı bir sorundur. Hiç bir toplumun sorununu küçümsemiyorum. Hiç bir acıyı da unutturmak değil amacım… Ermeni sorunu, Kürt sorunu, Gayri Müslüm sorunu, kadın sorunu v.s. Bu sorunlar, her Alevinin sorunudur. Biraz da Alevi sorununu, “Benim de sorunum” görmelerini istemektir amaç. Duyarlı, ilerici, devrimci, demokrat, aydın, yazar, sanatçı ve ben İNSANIM diyen herkese duyurulur. Alevilerin sorunu büyük dostlar. Yalnız bırakılmasın. Bazı sevdiğim ve de SOLCU bildiğim arkadaşlar dan şunu duymuştum. “Hep Alevilik, kına geldi be” diyen arkadaşlarım vardı, kendilerini devrimci sandığım. Bu son satırımı bir acı serzeniş olarak yazmak zorunda kaldım. Yazmak ve yazılması zor olan, nice duyduğum nefret sözlerini de yazmak istemedim. Türkiye’deki sorunları ve kirlenmiş sistemi yıkmak için, Hiç bir sorunu küçük görmemek devrimciliktir. Her acıyı, kendi acısı bilmek devrimciliktir, ilericiliktir, aydın olmaktır. Gerisi, düzenin yanın da olmaktır.

Bektaş Tosun

26 Mayıs 2014

42

RAHİB VE İMAM KAVGASI

Alman Cumhurbaşkanı Gauck, eski bir rahiptir. Erdoğan da, eski bir İmam. Tarihin cilvesine bak ki, imam rahibe karşı, rahib de İmamı yerden yere vuruyor. Hani derler ya ,”Tencere dibin kara, seninki benden kara.”Alman Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz günlerde, Berlin’deki, cemevini ziyaret ederek, “barış için dua” etmiş. Ne de olsa eski bir rahib ve de dini bütün bir cumhurbaşkanı. Eskiden de milli görüşçüleri çok severlerdi! Ne garip ki; Erdoğan’da, Ermeni katliamı için özür diledi ve de Allah’tan rahmet diledi. O, da dini bütün bir imam ne de olsa. “Akp’liler, Almanya, dün Kürtlere, bugün Alevilere yardım ediyor” diye de sitemde bulunuyorlar bu günler de. “Alevi cemevleri terör yeridir” diyorlar. Almanya açıklamamış mıydı, “camiler de eroin ticareti yapılıyor” diye. Almanya Cumhurbaşkanı; ” Türkiye’deki gelişmeler beni korkutuyor” deyince, Tayyip’de; “içişlerimize karışmaya hakkın yok” diyerek, o kızarmış suratı, köpüklü ağzı ile çok kızdı bugünkü, grup toplantısın da. “Almanya, Ukrayna silahlarını, Suriye Cihatcılarına yolluyor” haberi yalan mı acaba? Erdoğan’nın da, cihatcılara, para ve silah verdirdiğini belge ve bilgilerle de doğrulanmadı mı? Rahib ve imamın kavgasını ben anlayamadım. Acaba, silah pazarlamada , birbirinin pazarını mı gasp ettiler? Oysa, yok birbirinden farkı. Erdoğan’ı da besleyip, büyütmede emeği var Almanya’nın doğrusu. Ey İmam! Haddini bil, karşındaki koca bir rahib. Arkasında Roma var, Avrupa var, Amerika var. Senin hocaların onlar. Seni bu hale getiren onlardır. Biraz saygılı ol. Görevini kısmen yerine getirmiş olsan da, Suriye’de hata yaptın. Babalarını dinle. Kuzey Afrika’da görevini nasıl yaptıysan, burada da yapacaktın. Biraz da, batılı gibi davran, göstermelik de olsa. Yoksa, rahib ne derse susmalısın. Senin imamlığın ancak, kendi camilerinde geçerlidir. Bak, camiler çok iş yapıyor. İş bağlama, karar verme, gizli saklı işer, hırsızlıkların planladığı yerlerdir camiler şimdi. Sen seversin oraları. Sen oralarda öğrendin, bu yalancı siyaseti. Hırsızlığı, hainliği.Oraları koruyup kollamalısın. Rahib efendi, kiliseyi artık terketti. Onlar, DEMOKRASİ adı altında yapıyor artık her türlü savaş ve sömürü planlarını. “Sen de biraz demokratlaş” diyorlar. Anlasana bengamaz…

Bektaş Tosun.

43

DEVLETİN SIRRI VAR – YOK

Bu günlerde yeni bir TAPE ortalığı savaş alanına çevirmek için söylenmedik kalmadı. Bu ses kayıtları mı? Devletin sırrını ele verdi? Çığırtkanlığa, yalana, iftiraya hiç gerek yok. Amerika 11 Eylül 1980’de “bizim çocuklar yarın yönetime el koyacaklar” dememiş miydi? Amerika,12 Eylül faşist generalleri için. Daha dün, başbakanın, cumhurbaşkanının dinlendiğini, yatak odanıza kadar dinlendiğini sizler söylemediniz mi? Eskiden de, Genel Kurmay Karargahında, bir Amerikan subayının bulunduğu yazılıp çizilmedi mi?

Alpaslan Türkeş’in bir CİA ajanı olduğu söylenmedi mi? Eli kanlı katillerin, devletçe korunduğu, daha yüksek mevkilere getirildiği, hangi SAĞIR ODA da konuşulup, sızdırılmadı da, başka sırlar SAĞIR ODA dan sızdırıldı? Önce kullanıp, sonra yargılamadan, halkın karşısına çıkartılmadan, Muhsin Yazıcıoğlu gibi katillerin, katledilmesi, hangi KARANLIK ODA da karara bağlandı. Doğuda yapılan katliamların sırrı neden önceden haber verilmedi? Siz, beyinsiz takımını yöneten Amerika, kardeş kavgasını çıkartıp sonra da Mezhep kavgası için APO’yu verip, FETO’yu alıp, bu defa da mezhep kavgasını çıkartırken, SAĞIR ODA’nız yok muydu? Libya, Tunus, Mısır gibi ülkelerin yıkılması için, BOB başkanlığını yürütürken, SAĞIR ODA’yı dinleyen neden olmadı? Yoksa ortak kararlar mı alıyordunuz? El-Kadide gibi, İslami cellatlarını beslerken, silah, cephane verirken, Roboski’yi bombalarken, Reyhanlı katliamını yaparken, neden SAĞIR ODANIZ dan sır çıkmadı da, şimdi ayyuka çıkan sırlar için savaş çığırtkanlığı yapıyorsunuz?

Dersim, Malatya, Maraş, Sivas, Çorum, Kızıldere, Gazi Mahallesi gibi katliamlar için kullanılan SAĞIR ODA dan hiç sır çıkmamıştı. Amerika’nın Irak’ta yapacağı katliamların, Rojova’da yapılan katliamların sırrı hiç çıkmamıştı. Bütün, katliam ve DARBE lerin alındığı odadan hiç sır çıkmamıştı. Şimdi “bu bir devlet sırrıdır, bunu yapan, alçaktır, namussuzdur” diyen, alçak, hırsız, namusuz biri olmak ne kadar onursuz bir anlayıştır. Tepenize yıkılsın, bütün katliamların alındığı kararlar. O, oda da on yıllarca yapılan katliamların kan kokusu geliyor. Bütün cellatların buluşma odasıdır orası. Çirkin kararların alınması için kullanılmış bir odadır orası! Vesayet odası orası mıydı yoksa! Kozmik oda neresi? Seks kasetlerinin çekildiği seks odası neresi acaba?

Tayyip çetesinin, vesayetçileri yıkıp, kendi ve FETO’cuların yerleştiği oda orası mıydı acaba? FETO’yu o oda dan çıkartınca, sırları da çıkarttığını hesaplayamadı mı Tayyip cahili?… Gerçek sır halkta biz bunu biliriz. Siz, katliamlar için SAĞIR ODA nız da karar almaya devam edin.

Bektaş Tosun

28 mart 2014

44

ÇAĞIMIZIN FAŞİSTİ RECEP TAYYİP ERDOĞANDIR

Yerde insan seli, gökyüzü güneşten şemsiye olmuştu. Türkiye’de, Avrupa’da ve dünya da bir yankı bulan ses vardı. Bu ses BERKİN’di. Devrimci bir önder miydi? Bir devlet adamı mıydı? Ünlü bir sanatçı, dünyaca tanınmış bir yazar mıydı?… Hayır. Hiç biri değildi. Ondördünde vurulup, onbeşinde Hakka yürümüş bir okul öğrencisiydi. Bir kör kurşununa kurban olmuş, vuran belli, vurduran belli, dünya biliyor, devlet saklıyor katili. Gün manidardı. İşte o gün 12 Mart çok katliamların günüydü. “12 Mart” deyince, Deniz’ler gelirdi insanların aklına. Sonra, Gazi katliamının yıl dönüm günüydü. Milyonlar yine ayaktaydı.

Berkin’i T.C. Devleti değil, T.C.Hükümeti değil, ama bütün dünya sevdi, bütün dünya, Berkin için bir şeyler söyledi. Berkin’i sevenler, Berkin’i anmak için törene katılanlara, “Ölü seviciler” diyen bir eski bakan, hırsız bakan gibi, hala hükümetin başı, baş hırsız utanmadan o koltukta kalması, bir devlet anlayışını aşmış, bir diktatör edasıyla, ülke yönetiminde olması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti diye bir devletin olması ve olmaması milyonlarca insan için hiç mana ifade etmiyor. Alanlarda milyonları toplaması, çok oy alması, Tayyip’in faşist olmadığı anlamına gelmiyor. Diktatör olmadığı anlamına gelmiyor. Bu gibi korku ve çıkarcıların yığılmasını, 12 Eylül Faşist Cunta döneminde çok görmüştük. Bir devletin en büyük soygununu yapan, hala devleti yönetiyorsa bu bir, devlet anlayışından uzak, bir faşist diktatörlükten başka bir şey değildir. Bu, devleti yöneten bir de katil ise, Roboski, Reyhanlı, Rojova, Gezi direnişlerinde katledilenlerin sorumlusu ise, Libya, Tunus, Mısır ve Suriye de dökülen kanlar da eli var ise, bu bir uluslararası katil ve de, “Çağın Faşisti” demek en doğru söylenecek sözcüktür. Çağın Faşisti olduğunu artık, dünyada tanıdı. Tarih bu BAŞ ÇALANI, ÇAĞIN FAŞİSTİ olarak yargılayacaktır. Halkların düşmanı olarak yargılayacaktır. Din bezirganı, din sörücüsü olarak yargılayacaktır. Biz, sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların, duyarlı her insanın vicdanın da şimdiden, ÇAĞIN FAŞİSTİ olarak yargılanmaya mahkum olmuştur. Yarınlar çok şeye gebe. Berkin uyudu ama, milyonları da uyanık olmaya vesile olmuş bir önder gibi, fiziksel olarak aramızdan ayrıldı. Şimdi, Berkin manevi olarak bizim ile ve bizler de uyanık ve yan yana olmayı bir ilke edinmeliyiz artık. Yoksa yarın çok geç kalmış oluruz. Sevgilerle.

Bektaş Tosun

13 Mart 2014

45

TAYYİP, DİN VE AKP

Bu başlığı anlamak için, konuyu iyi kavramak gerekir. AKP kadrosu yola çıkarken, bir anlayışla çıktıkları kesin ve kesin belli oldu. Tutundukları tek ve en güvenli dalın en sağlamı DİN olduğu, dindede, “Allah yolunda yürüyen, şeriatı kurmak için yapılan her şey mubah ve günah değildir.” Şiarları DİN olunca da, yalan, hırsızlık, hainlik, aldatmak, yalan söylemek, zina, adam öldürmek günah değildir. Bu AKP kadrosu bu şiarlarla yetişmiş, bu şiarlarla örgütlenmiş, kitlelere de bu şiarlar anlatılmış ki, bakanları hırsız olsa da, oğlu hırsız olsa da, yapılan ŞERİAT ve DİN adına yapıldığından, onlar için, Vatan, millet, hak, hukuk, adalet, insan hakkı gibi kavramları tanımazlar, bilmezler, duymazlar, anlamazlar. Bütün medya, bütün yayın ellerinde olmasa da, DİN bu kadar güçlü bir bakteri ki, bu bakteriyi yıkmak için, bilimi iyi tanımak gerekir. Bilim için mücadeleyi daha güçlü yapmak gerekir. Bilimi, devlet anlayışından, siyasetten acilen uzaklaştırmak gerekir. Bunları yapmak için de bir yerden başlamak gerekir. İlk başlanması gereken yer de TBMM’dir. (Türkiye Büyük Millet Meclisidir.) Hiç zaman kaybetmeden, yerel seçim kazanımını falan da hesap etmeden, hemen ve hemen şimdi, bütün muhalefet partilerinin istifa edip, meclis dışına çıkmalarıdır. Bu kadar ahlaksızlığın, bu kadar yolsuzluğun yaşandığı bir yer de durmak bir ihanettir. Yasama , yürütme, yargıyı eline almış, mecliste, muhalefete hiç bir savunma alanı ve savunacak bir kurum kalmamış ise, orada kalmanın hiç bir hükmü kalmamıştır. Hemen istifa, hemen erken seçim istemekten başka yol yoktur. Yarın çok ve çok geç kalacaksınız. Dönem, Atatürk söylevleriyle, bayrak gösterileriyle , “hırsızlar, hainler ” demekle susturulacak, yok edilecek dönem değildir ve bu gidişatla da önleyemeyeceğiniz kesindir. Yıllardır, cemaati kullanmış, cemaatin gücüyle de, devleti ele geçirmiş, devletin için de de güçlenince, cemaati de bir bahane ile bünyesinden çıkartıp, bütün kurum ve kuruluşların tek sözcüsü haline gelmiş bir yapıyı yıkmanın tek yolu, o yapıdan çıkıp, devrimci bir duruşla, sil baştan anlayışını ilke edinip, halkın yanına gelmekten başka çıkar yol kalmamıştır.

Ey, mecliste olan AKP hariç bütün partiler ve partililer! Biz halk olarak, sizleri yanımızda görmek isteriz. Zaman kaybetmeden, hemen şimdi istifa edip, SİNEYİ MİLLETE dönmeniz gerekir. Biz sokaktayız, alandayız, sizleri de yanımıza çağırıyoruz. “Devrim hemen şimdi” demenin tam zamanıdır. Hadi çıkın o çirkin yapının içinden. Bu davet bizim. Alanlar da yanımızda yeriniz var. Hala saflarımızda yer vermeye hazırız sizlere. Hadi gelin, biz halkın yanına. Kurtuluşunuz biz halkla olacaktır. Yarın çok geç olmadan. Hemen şimdi.

Bektaş Tosun

28 şubat 2014

46

POSTMODERNİZM

Nedir bu sözcüğün anlamı? Bir bilen var ise anlatsın lütfen? Aşk mı? Sevda mı? Hırsızlık mı? Din mi? Siyaset mi nedir? Bu, postmodernizm sözcüğü, dünya devrim tarihine ve de gelişen mücadeleye en büyük etken olmuştur. “kısaca modernizm sonrası, modernizmin temel ilkesi olan akılcılığın bir kenara itilmesi. Hayatın her alanın da kendisini göstermiştir.” (İTÜ Ekşi sözlük) Bir başka anlayışla, bilimden soyutlanma, sözlü ve yazılı alanda tartışma, yapan, toplu ve pratik söylemlerden uzaklaşma olarak anlamak gerekir. 1950’de ortaya atılan, 1980’lerin sonunda daha geniş kitlelere mal olup, kapitalizme karşı toplu eylemlerle, sözlü ve yazılı savunmayı ön görme anlayışıdır. Elbette, bütün iletişim araçları da, kapitalizmin tekelinde olunca, sözlü ve yazılı anlatımlar güçlü tarafın, kapitalizm olacağı kesindir. Toplu eylemler, halk yığınlarının anlatım tarzı, HAK arama tarzı olan eylemlerin son bulması için kullanılan bir kavram halini almıştır postmodernizm. Devrimci bir eylem anlayışını yıkmış, protestolara bir kaos yaratma anlayışı getirmiş, her türlü eylemi de bir ANARŞİST davranış olarak lanse eden, kapitalizmin bel kemiği olan medya ve görsel yayımları sözlü ve yazılı anlayışla eylemleri yıkan, kıran, vandalizm anlayışı içine hapsederek, kitleleri korkutma, sindirme söylevlerini öne çıkartmıştır. Antidemokratik yasalara karşı, onbinler, yüzbinler HAK aramak için sokaklarda, alanlar da kendini ifade ederken, çirkin, yakıştırma ve söylevlerle, kitleleri susturmuş, eve hapsetmiş, eylemin artık bir ayıp olduğunu kanıksatır hale getirmiştir. Postmodernizm sözcüğünü bütün çıkar emelleri için kullanan, kan döken, hak yiyen, çalan, yıldıran kapitalizmin karşısında, Sosyalist Enternasyonal anlayış bu konu da hiç bir girişim, çaba ya da karşı tez geliştirememiştir. Sosyalist Enternasyonal olarak, dünyadaki, komünist partiler, sosyalist partiler, sosyal demokratlar yıllık toplantılarında, kapitalizm söylevlerinin tekrarını yapar gibi, kitlelerini güvensiz kılmışlardır. Biz, ilerici, devrimci, korkusuz, hak aramaktan, hak istemekten korkmayan, sokaklara ve alanlara daha güçlü inmekten başka çıkar yolumuzun olmadığını bilmemiz gerekir. Bizlerin elinde güçlü bir sözlü ve görsel anlatım aracı olmadığından, onlar bunu ilkel saysa da, bizim için hala en iyi ses duyurma yöntemimiz olan eylemlerimize devam etmekten başka da seçeneğimiz yoktur. Onların güçleri ne olursa olsun, korkusu HALK oldukça, biz HALKLARA daha çok kötü yakıştırmalar yapacaklardır.

“Vandal, çapulcu, anarşist, terörist, vatan haini, ateist, komünist” sözcükleri bizim için onur olacaktır, onların söylevleri karşısın da. “Hırsızlık, katillik, savaş yanlısı, sömürücü, adaletsiz, eşitsizlik, hak yiyen” sözcüklerin hiçbirini yapmayan bizler elbette daha onurlu, daha başı dik insanlar olduğumuzu da unutmamak gerekir. Biz, devrimci, Komünist, ateist, insanlara, bazı kavramlar ekleseler de yılmayacağız. Özünde bıkan ve korkan onlardır. Korkaklar korktukları için daha güçlü silahlar yapıyorlar, daha zırhlı araçlarla karşımıza çıkıyorlar. Biz, postmodernizm anlayışından olmayacağız.

Sevgilerle

Bektaş Tosun

20-02-2014

47

BİR VEBAKİ!

Vebanın adı; menşei RECEP TAYYİP, soyu da ERDOĞAN. Binlerce sağlıkçı, profesör, uzman, bilim adamı hala çözemediler vebayı, ne ile de tedavi edeceklerini anlayamadılar. Bütün dünya telakkuzda. Kapital canavarı yarattı ama tedavisini bulamıyor. Bu siyasi veba türünün en yüzsüzü de Türkiye’de yetişen, en vebalı bir hastalık olduğu kesin gibi. Beyinlere gelen, ses tonunda ki sinerjisi, insanı o gün hasta ediyor. Etrafında kim var ise, aynı hastalığa yakalanmış ki, onlarında ANAÇ’ından hiç farkı yok. Günde binlerce yazı, binlerce telkin, binlerce belge sunulsa da, tv kanallarından ayan ve beyan her yaptığı anlatılsa da duymuyor, görmüyor, takmıyor kimseyi. Küfür mü? Onun için ibadet sayılıyor galiba. Beddua mı? İnanmıyor. Yalan söylüyor, “söylemedim” diyor. Hırsızlık yapıyor, “yapmadım” diyor. Adam katil, “ben bir canlıya dahi kıyamam, bir canlının hakkını yemem” diyor. Liberalizmin de baş belası oldu, İslamın yüz karası, katillerin finansörü, Bilimin düşmanıdır. Bir veba ki, adını dahi koyamadılar. Bu veba, Tarihler boyu, bütün vebaların birleşimi olması muhtemeldir. Çağın kanser vebasından daha tehlikeli olduğu kesindir. Tek tedavisi var. Bu tedaviden kesin cevap alınacağından eminim. Topyekün, halkın ayağa kalkmasıdır. İlk tedevi uygulaması 30 Martta sandıkta denenecektir. Sandıkta da veba püskürtülmez ise, alanlarımız mesken olmalı, sokaklar işgal edilmeli, çocuklar okula gönderilmemeli, iş yerlerinde çalışma temposu düşürülmeli, mecburi olmadıkça, hiçbir cihaz aletleri ve başka ihtiyaçlar satın alınmamalı. meclisteki muhalefet partileri istifa etmeli. Başka çaresi varsa da siz söyleyin dostlar.

Bir anekdot*

BU BİR SAPIK İNANÇTIR BENCE… ŞOK!!!!

Okumadan Geçme… Ramazan ayında YPG’li gerillaların esir aldığı bir El Kaide (El Nusra) çetesi ile kısa bir diyalog: YPG Gerillası: Boynundaki kaşık ve anahtar ne anlama geliyor. Çete: Kaşık öldükten sonra Hz. Muhammed ile cennette aynı sofrada yemek yiyebilmek içindir. Anahtar ise, cennetin kapısını açmak içindir. YPG Gerillası: Şimdi ne yapacaksın? Elimizdesin. Çete: Ezan okumak üzere, beni iftardan önce öldürün Hz. Muhammed ile aynı sofraya yetişmem lazım. YPG Gerillası: Seni iftardan sonra öldüreceğiz. Yemekten sonra öleceğin için Hz. Muhammed’in tabaklarını yıkarsın artık.

Özgür Erdal.

*Bu numarasız olsun

Bektaş Tosun

13 Şubat 2014.

48

MUBAREK KANDİLİNİZ KUTLU OLSUN

Bu gece ne gecesiymiş? KANDİL mi? Ne demek peki? Bence şiir gecesi demektir! Tamam da her yıl aynı günde aynı şiir de okunmaz ki? Peki şiirin özelliği nedir? Peygamer, Hz. Muhammet’e yazılmış. Olabilir. Aslı’ya yazılan, Şirin’e yazılan şiirler ne olacak peki? Hele de, Mevlana’nın yazdığı, 27.500 (yirmiyedibinbeşyüz) mesnevisi (dörtlük) ne olacak? Nazım’ın, “Şeh Bederettin Destanı” ne olacak? Nesimi, Hayyam, Yunus, Pir Sultan ne olcak? Dostlar. Biz kimseye ne kızgınız, ne de dargın. Ama bu, peygambere atfen yazılmış şiiri, bir din nefesi, bir Kur’an ayeti, bir Allah emri gibi gösterip, din tacirliği yapmak, en büyük pezevenkliktir. Her şair peygambere şiir yazabilir. Kimi yerden yere vurur, kimde Tanrı gibi atfeder peygamberi. Ama bu şiir ile yola çıkıp, bütün toplumu, bir dini vecibe gibi davet edip, katılmayanı, ya da KANDİL okutmayanı, dinsiz sayarsanız, “sizin, dininize de, peygamberinize de” diyen olmaz mı? Bir Nazım Hikmet’in “Kuva-yı Milliye Destanını böyle yapsaydınız, bu halk daha iyi anlardı. Şimdi anlamadan, Tanrı korkusuyla katılacaklar sizin çıkarınız için. Var mı bir değeri peki? Katılan da, kutlayan da, destekleyen de sapıktır bence. Ben de bir şiir yazacağım Muhammet için. Bakalım 10 yıl sonra böyle tanınmiş olacak mı? Aha ilk dörtlüğünü yazayım;

Zaman 600 yılında ilkel bir yaşam,

İlkelllik yıkılmış feodal düzen,

Bir öncü olarak yenilik yapan,

Devrimci bakarım sınıfsal gözle.

B.T. Şiiri ilah etmeyin,

Kuran gibi görmeyin,

Ya da kanmayın,

Kandil günü diye bir safsataya da inanmayın.

23Aralık 2015

Bektaş Tosun

49

CUMHURİYET NEDEN GEREKLİDİR

Dün, cumhuriyet sistemini değiştirip, sosyalist bir düzen için mücadele verirken, bu gün, o düzeni kazanmak için, bir oy peşinde koşmak, “Türkiye solunun en büyük ayıbı” diye düşünüyorum. Yarınlar daha kötüye gebe kalmadan, 1 Kasımı unutmayalım. Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun. Evet. Cumhuriyet kutlu olsun. Her düşüncenin beslendiği, her akıma açık olan, her devrime ve karşı devrime gebe bir sistem biçimidir cumhuriyet. Karşı devrimcilerin dönüştürmesi, dine dayalı ve inanç gruplarını kazanmak için daha kolay gözükse de, laiklik ilkesini aşması oldukça zor görünüyor. Bu zor görünümü, 1 Kasımda daha belirleyici olarak göreceğiz.

Cumhuriyetin değişimi belki de en yakın soladır! Sol; laikliğe, devrime, bağımsızlığa, halkçılığa en yakın düşünceyi taşıyan bir perspektife sahip olsa da, kendi içinde ki kısır döngülerden kurtulamamış, Türkiye’de ki, halk katmanlarının beklentisi, istemleri, sorunları konusunda, analizden uzak, benmerkezci bir örgütlenme yapması, “Demokratik Halk Devrimini”, ya da “Sosyalist Devrimi” yapamamış ve ertelemiştir. Yenilgiler, ertelemeyi gerek görmüş olsa da, hala cumhuriyet, kısmen de olsa var ve daha da yaşanır kılınması için savunup, kaybedilmiş mevzileri geri almanın yolu, şimdiki süreçte sandıkla olacağı kesin gibi gözüküyor. Kendi çıkar ve teorik tartışma ve anlayışımıza bir virgül koyup, bu seçimleri sıkı tutmakta yarar var. Karşı devrimin iktidar olmasına ramak kala, hala zaman varken çok iyi düşünmek gerekir. Gelecek karşı devrim İslam faşizminden başka bir şey değildir. Sadece ŞERİAT değil, bir de FAŞİST düşünce ile birleşince, yıkılacak, sadece faşizm olmayacaktır. Bir de şeriat olacaktır. Bir olguyu, iki defa zora sokmadan, hemen yarın, ama önce 1 Kasımı çok iyi okumak gerekir. Cumhuriyet ondandır çok gerekli. Hele de sola daha çok gerekli, kadınlara bin defa gerekli, bilim için, ilim için, yarınlar için gerekli. Geleceğimiz için gerekli. 92 yıllık bir emeği, faşizme ve şeriata teslim etmek, bitmişliğin ve tükenmişliğin bir kanıtı olacaktır. Sistemden yediğimiz zulüm ve darbelerin acısını unutmadık ama faşizme ve şeriata da teslim olmamak gerekir.

1 Kasımdan sonra, her şeyi yeniden ve daha yaşanır bir düzen kurmayı hayal eden herkese Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.

Sevgilerle

Bektaş Tosun

29 Ekim 2015

50

NEDEN HDP DEMELİYİZ VE NEDEN BEN HDP DİYORUM

YSK (Yüksek Seçim Kurulu) nın açıklamasına göre ve resmi olarak, 29 parti katılıyormuş seçimlere. Partiler listesine baktığımda, “şu parti benim dünya görüşüme en yakın ve sınıfsal temelde, devrimci geleneğe sahip, halkla ve hakça bir düzeni hedefleyen bir tane parti görmedim. halkla ve hakça, sınıfsal temeli savunan partiler de, seçimde yer almıyorlar. ÖDP ve EMEP gibi, devrimci gelenekten gelen partilerin yöneticileri de açıklama yaparak, “HDP”ye destek verecekleri” doğrultusun da beyanda bulundular. Ben, şahsım olarak bu seçimler de, seçime katılacak partiler içinde HDP’ye desteğimi sunarak, gücüm oranın da katkı sunmaya çalışacağım. Bu seçimde, destek sunan partileri de hesapladığımız an, güçlü bir muhalefet partisi olarak %20’lik bir oya ulaşacağız beklentisi içine girdim bile. İlk defa, Kürt ve Türk solu olarak, ortak hareket etmenin, ileriye yönelik bir deneyimi de yaşamış olacağız. Bir sosyalist ve devrimci için, “zaman ve mekan” kavramının, sürecin dayattığı koşullara göre, mücadele perspektifi içinde, ön yargısız bir dayanışma gerekliliğiyle hareket etmesi gerekir. “HDP, Kürt solunun oluşturduğu, Kürt kültürü ve geleneğinden beslenmiş bir parti” anlayışı penceresinden bakmak değil de, “Bir Türkiye Kürdistanı” anlayışı perspektifinden bakarsak, çok ortak yanımız olduğunu göreceğiz. Zira HDP’li arkadaşlar da bu perspektiften bakarak, TÜRKİYELİ söyleviyle, ülkenin bütünlüğü içinde kalarak, ortak yaşama, tek ortak yasa, “öz yönetim”ler oluşturarak, (yerel yönetim inisiyatifi) kavramını ilke alarak, hakkı, halkça paylaşarak, demokratik bir yaşam koşulunu oluşturma çabasını savunan bir sürece gelinmiş konumdadır HDP. Yanlış anlaşılmaması dileğimle bir de örnek vermek gerekirse, geçmişte, pratikte oluşmuş bir Fatsa örneği, tam da, “Öz Yönetim” (yerel inisiyatif) şeklinde bir sürecin yaşandığını da unutmamak gerekir. HDP artık, ülkenin genelinden oy aldığını, 7 Haziran seçimiyle de kanıtlamış bir parti olduğunu pratikte göstermiştir. 1 Kasım seçimlerinin, artık, tek adama karşı, ülkeyi, çıkmazdan düzlüğe çıkartmak için daha da güçlü bir seçim atmosferinde, bütün, sınıfsal ve devrimci gelenekten gelen solun da desteğini aldığı ölçüde, 1 Kasımdan sonra halkların dayanışmasıyla, tarihe bir anekdot düşeceği gerçeğini ve yaşama umudunu yükseltecektir. Şimdi SOL partililere, sol partili arkadaşlara da büyük görev düşüyor. Madem, parti ve parti yöneticileri, açık desteğini sundu, o zaman ortak hareket emek için, bizleri bekleyen çok görev var. Herksin görev ve sorumluluğunu yerine getireceği anlayışı ile Sevgiler.

21 Eylül 2016

Bektaş Tosun.

51

SÖZ BİTMEDİ VE BİTMEYECEKTİR

“Sözün bittiği yer” demek bir acizliktir. Bir diktatörün, hırsızın, eli kanlı katilin, faşist birinin sözü bitmiyor ve hala, beyinleri tahrip eder gibi, karşısındaki olan milyonlarca insanı hipnotize bir konuma sokuyor ve bizler de hala, “sözün bittiği yer” deyip, konuşacak sözcük bulmakta güçlük çekiyoruz. Bu, Dağlıca olayını, PKK üstlendi mi? Tayyip, Hakan ve Davutoğlu yapmış olamaz mı? Her kim yaparsa yapsın. Yapan da alçak, destekleyen de. Ortalık toz duman. Kim ne söylüyor? Kim kime söylüyor? Ne için söylüyor? Kimse ne duyuyor ne de bilincinde. İşte bu toz duman içinde bir Amerikan Başkanı Obama “İncirlik Hava Üstündeki ve Adana’daki, Amerika Konsulosluğu çalışanlarının aileleri oraları terketmesi lazım ve oradaki görevliler, görevde kalmak istemiyorlarsa onlarda dönebilir” açıklamasını kimse duymadı galiba. Bu açıklamadan bir gün sonra da Dağlıca olayı oldu. Bu açıklamanın açılımını okumak gerekir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu, artık, Irak’ın kuzeyi ve Rojova bölgesi konumuna gelmiştir. Ee… Amerika dediyse doğrudur. Türkiye çoktan hazır. Neden mi? Erdoğan yargılanamaz, Başkanlık da olmazsa, bu vesile ile, de 3 yıl, belki de 5 yıl seçimi falan unutun. Amaaaaa… Muhalefetin, genel kurmayın, gizli bir ajandası varsa olay farklılaşabilir, yoksa durum vahim. İki yıl önce de yazmıştım. “Kürdistan hayırlı olsun” diye. Buna kızdınız mı? Bu sürecin baş sorumlusu MHP. İkincisi ise, dini bütün, Allah’ın temsilcileri olan cemaat çevreleridir ve de hala kandan beslenmeyi seviyorlar. Bu kadar kan döküldü, daha fazla dökmeye değer mi? Ne şehiti be, kim yarattı o sözcüğü. Kim kimin için şehit oluyor? Ne ülkesi be… Dili var vatanı yoksa, biraz düşünmek gerekir. Bir yıldır bir aradayız, kaç kelime Kürtçe biliriz… Vicdan mı, cüzdan mı, din mi, mezhep mi, yoksa insanlık ve kardeşlik mi? Bu kertede, Ben suç işliyorum dostlar. Recep Tayyip Erdoğan, Dünya’nın en büyük katili! Yalancısı, hırsızı. Neymiş, “O makama hakaret”miş. Hadi be alçak. Lan alçak, sen o makamı tanımıyorsun ki! Zaten kendin orada sembolik ve emanetsin. Ondan dolayı da başkanlık istemiyor musun? Sen o makamı tanısan, başkanlık istemezsin zaten. Onun için senin makamında, senin başkanlığında topuna den, den ve den… Lan Tayyip sen kocaman bir hiçsin ve suçumu bilerek işliyorum. Sözüm bitmeyecek ve de sözün bittiği yer benim, son nefesimi verdiğim gündür.

Sevgilerle dostlar.

7 Eylül 2015

Bektaş Tosun.

52

“ÖZ YÖNETİM” Mİ DEDİ SELAHATTİN DEMİRTAŞ?

Bilmem bilerek söyledi, bilmem birileri mi söyletti! Ama doğru bir şey söylemiş, Sayın Demirtaş. Neden mi? Biraz belleğimizi yoklayalım. “Kurtarılmış Bölgeler, Direniş Komiteleri, Yerel İnsiyatif Oluşumu, Yetki Halka, Halk iktidara” gibi geçmişte çok güzel idiallerimiz ve değerlerimiz vardı. Geçenlerde, Taner Akçam kısaca bir deyindi ama açıklamasını yapmadı. Çünkü; Taner, “yetmez ama evetçi” ve Taraf Gazetesi yazarlarındandır hala. Taraf Gazetesi de hala Feto’nun gazetesi… Kurbanları ürkütmek de olmaması gerekir anlayışı yani. Oysa, ÖZ YÖNETİM bir “Yerel insiyatif” anlayışıdır. Yerel insiyatif anlayışı ise; belediyelere daha geniş yönetim insiyatifinin verilmesi demektir ve belediyelerin, gelir ve giderleri, kendi denetiminde olması demektir… Burjuva demokrasilerinde de bu doğal ve hatta kaçınılmaz gibi gözüken bir sistemdir. Dahası batının istediği bir sistemdir. (Geçmişteki söylevlerimiz burjuva demokrasisi miydi?” demeyin. Sosyalist anlayışta, aşağıdan yukarı yönetim şekli vardır ve halk direk yönetimdedir. Ki bunlar tartışılmaz zaten.) Bu sistem kısmen, Avrupa ülkelerinde var ve Hollanda’da yasal olarak vardır. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur, korkulacak bir ayrılıkçı anlayış de değildir. Oysa; 81 bir ile ayrılmış bir ülke yönetimi vardır. Bu anlayış, bir EYALET anlayışı olsa da ( Almanya ve Hollanda’da olduğu gibi) aynı zaman da bir Osmanlı oyunudur. İllere ayrılmış ve her il bir EYALET gibi oluşum içinde olsa da, EYALET MECLİSLERİ olmadığı için, ÜNİTER DEVLET savunması içinde bırakılmıştır. İşte; en çıkmaz nokta da burada başlıyor. ÖZ YÖNETİM deyince de kıyamet kopuyor ve SAVAŞ HALİ’ne sokuluyor ülke. Cumhuriyetin sonun, kendi çıkmazı adına bitirmek isteyen bir, diktatör var karşımız da. “Cumhuriyet ” demek, laiklik, devrimcilik, bağımsızlık, halkçılık ve anti emperyalist” demektir. Bunlar olmadan da, sosyalizme ulaşımı biraz daha zora sokmak demektir. Zamanın, sistem koruyucuları ya da karşı devrim için mücadele veren her kim olursa olsun (bu şu andaki yönetim de olsa) gelecek bir sistem zorladığı an, önünde şeriat olsa da yıkılacaktır. ÖZ YÖNETİM hepimize lazım sevgili dostlar. Bu bir kazanımdır. Bu bir devrimdir. Ben kimsenin sözcüsü ve savunucu değilim. Ama bir gerçeği de görüp de sesiz kalmayı istemedim. Sevgilerimle.

31 Ağustos 2015

Bektaş Tosun

53

DEVLET 1 KASIMA KADAR ASKIDA

Devlet… Soyut bir kavram mı? Yoksa bilimsel bir tanımı var mı? Felsefi çözümlemesi yapılmış bir kavram olsa da, ortaya çıkışı, özellikle Asya’daki tarım topluluklarının topluluk üzerinde bir devlet olgusunu ilk olarak oluşturduğu söylenebilir. Filozoflardan; Platon: “Birlikte yaşama zorunluluğundan doğar” Aristotales: “Doğal bir oluşum” Spinoza ve Loke’da: “Toplum sözleşmesinin sonucu” der. Hükümet ise, devlet otoritesinin işletilmesini sağlayan bir araçtır. Yalnız; devlette devamlılık önemli. Yasaları belli, hukuki açıdan insan haklarını kabul etmiş, bireyin yaşama garantisi, yasalar çerçevesinde belirlenmiş, ırk, din, dil, mezhep, azınlık ayrımcılığı yapılmadan, eğitimde eşitlik, parasız eğitimi olan bir devleti, o devletin mensubu her birey, ülkesinde özgür olduğunu bilerek yaşar. Bir ülkede, devlet otoritesi yoksa, hukuk yoksa, her birey, her grup, her mezhep, her farklı idolojik düşünce kendi hukukunu kendi yaratır. “Kuralsızlığın kuralı” nın geçerli olduğu, sömürünün sınırsız, güçlünün ezen, güçsüzün ezildiği bir, baskı ve zulmün arttığı bir devlet yapısı ortaya çıkar. Bu sürece bakarsak, Türkiye otoritesi olan, güven veren bir ülke görünümünü yitirmiş (zaten hiç olmadı da) tek adam diktatörlüğüyle yönetilen, hükümet otoritesinin iletilmesi araçlığından çıkmış, kendisini devlet kabul eden bir tek insanın yönettiği konuma bürünmüştür. İşte, bu gibi süreçlerde, halkın da kendi yasalarını kendi anlayışı içinde, otorite tanımayan, kendi otoritesini, her birey kendi çıkarı doğrultusun da kullanır. Yasa ise, güçlü olanındır. Hukuk ise, çete mafyanın elinde olur. Şu andaki görünüm, devlet değil, bir idolojinin yönetimi ve kurallarının geçerliliği yolunda bir hal almıştır. Bütün sabırlar 1 Kasıma kilitlenmiş, bütün beklentiler seçimlere bağlanmış, seçimlerin de olacağı garantisi olmayan bir kaos içinde, bir diktatörün ve hasta bir insanın iki dudağı arasından çıkacak sözün beklentisine esir olmuşlardır. Bu devlet değil artık. 1 Kasımda bir ışık olur mu, kimse bilmiyor. Ama hiçbir beklenti olmasın. Seçim sonucu, 7 Hazirandan pek farklı olmayacaktır. Tek çözüm ve biraz da olsa, CHP ve HDP’nin bir koalisyon olması bir umut olabilir. Gerisi lafügüzaf. AKP %38 de olsa, CHP %32 ‘de olsa, HDP %18’de olsa, MHP baraja takılsa da…Görev yine AKP’ye verilecek ve ikinci partiye verilmeyecek. Kaosa, savaşa, kargaşaya, açlığa, ekonomik krize hazır olun. Türkiye diye bir ülke var, devlet diye bir şey yok ve yok. İşimiz kolay değil. Herkes düşünsün, sol biraz daha fazla düşünsün!

Saygılarımla…

Bektaş Tosun

27 Ağustos 2015

54

PKK Mİ, KÜRTLER Mİ?

Ağzı salyalı, elinde Kur’an, dilin de yalan, beyni kin ve nefret dolu kendini bilmeyen, vatanperver görünümlü, vatan hainleri, demokrat görünümlü, faşistler, dindar görünüp, din tacirleri… Yalan söylemeyin, içinizde ki neyse onu konuşun ve ne düşünüyorsanız onu söyleyin ne olur. “Kürtler kardeşimiz, bin yıldır beraber yaşadık, Kurtuluş Savaşında omuz omuzaydık, ülkeyi beraber kurduk” dersiniz her zaman. Amaaa” Ben kürdüm, dilim ve kültürüm var kendimce” deyince, vatan haini bölücü dersiniz. PKK da Kürt. İnanki bak. Şerefime namusuma Kürt. Vallahi bak onlar da Kürt. Dağdaki, bağda ki, HDP’li partiler inan ki Kürt hepsi. Yahu, aydan gelmediler onlar. Başka ülkeden de gelmediler. Özbeöz o coğrafanın insanları. “Çözüm” deyip, onurlarıyla, duygularıyla oynayıp, oylarını alamayınca, “çözüm buzdolabında” dersen, olmadık an da bomba yağdırırsan, cevabını alacağını da bilerek, bu kadar kan dökmeye sebep olan, saray ayısı, diktatör Tayyip’in döktüğü kanı, ya da kan dökmeyi başlatanın Tayyip olduğunu söyleyemeyen her insan, inan ki ya cahildir ya da, Duymaz-İşitmez bir canlıdır. CHP’ye gelince; daha mecliste ne işin var, neden hala oradasın sen! Çık sokağa, toplantını, Tandoğan Meydanı’nda yap, Kuğulu Park’ta yap, Kızılay’da yap… Ama orayı terket. HDP sizlerin ne işi var orada? Daha ne duruyorsunuz? Bir dakika orada kalmanız sizin kaybınız olacaktır. Birleşmeyi tartışın, Türk solunu, sendikaları, sivil toplum örgütlerini alın sokağa çıkın. MHP mi? O da ne? Kim ki o? MHP’ye bir anlam veren var mı acaba… Kıvrak mı, fırıldak mı, yamak mı, yedek mi?… Kim bunlar acaba? Galiba formatını yitirdiler. Bulan olursa acilen MHP’ye götürsün. MHP’yi muhatap alan, hele de bu süreçten sonra, geçmişteki, yaptığı faşistliğe de ihanet etmiş olurlar! Son olarak, bir kez daha hatırlatayım mı? PKK, HDP ve Kürt vatandaşların hepsi Kürttür. Vallahi Kürttür. İnkar eden de mutlak kafirdir.

Tayyip alçağının bu kirli savaşı ve katliamı sonucu, hayatını kaybeden herkesin yolu ışıklı, devr’i daim olsun. Saygıyla anıyorum, ölen her kim olursa olsun. yakınlarına sabır diliyorum. İsyan edip, sesini duyuran, yürekli insanlarla da onur duyuyorum. Sevgilerimle…

Bektaş Tosun

20 Ağustos 2015

55

SİYASET Mİ? SOYTARILIK MI?

Türkiye’li olmak zor bir vatandaşlık oluyor. Hele de, vatanperver olunca bir başka zorluktur vatandaş olmak. Geçmişi hep kan, geleceği garantisiz, yarını öngörecek bir iması olmayan yanlış siyaset, insanın düşünce rotasını şaşırtıyor. Hiçbir zaman, yarının objektif şartlarını belirleyecek en uzman akademisyenler dahi, rotasını yitirmiş gemi haline gelmiştir. Yasa yok, hukuk yok, hükümet yok, muhalefet hangi parti belirsiz, başkanlıkla mı, parlamenter sistemle mi yönetiliyor, şeriat mı, faşizm mi adını kimse koyamıyor. Şimdilik “Şeriatçı-Faşist-Diktatör-Baş-Hafız Erdoğan” demek en doğru söylev olacağı kanısındayım. Emperyalizmin en sadık uşağı olan bu BAŞ HAFIZ, geçen, Obama ile konuşmuş. Aldığı emir doğrultusunda, Çin’e gitti. Bu ne çıkış, ne yağlı salyalar saçıyordu konuşurken. “Kan, kan ve kan” diyordu. “Benim pisliklerimi BARIŞ çözmez, kanla ve korkuyla çözerim” diyordu sanki. Suruç’ta, Baş Hafızın, karanlık adamları 32 canı katlettikten sonra, kendisi de siyasi bombalarını arka arkaya patlatıverdi. Neler yaptı en son 3 gün de? En sadık adamı, sır katibi Hakan Fidan’ı, ilk defa CHP’ye yollayarak, bilgilendirme yaptırdı ya da CHP’nin tansiyonunu ölçtürdü. Sonra, Nato’ya, toplantı yaptırıp, güvence aldı, HDP için emir verdi. Sanki “atın onları meclisten” der gibiydi… Uçaklarla bombalamadan, MHP’yi de memnun etti. Oyun çok tehlikeli. Baş Hafız resmen kudurdu. Patlamalar, infazlar, karanlık örgütler, palalılar sahneye resmen çıktı. CHP sesiz, Demirtaş resmen muhalefet görevini yürütmek zorunda kalmış, bütün ezilenlerin sözcülüğünü yaparak, gereken cevabı verdi. Gel gör ki, hiç bir basın-yayın organı yayımlamadı konuşmasını. KCK sözcüsü, Duran Kalkan, beklenmedik tehditlerini haklı olarak ağır bir şekilde yaptı. Alevilerin, CEMEVLERİ baskı altında, “yetmez ama evetçi”ler, pişmanlık çırpınışlarıyla tv kanalların da süslü sözcüklerle debelenme içinde v.s. Eskiden, sisteme karşı verilen devrim mücadelesini düşündükçe, verilen bedelleri düşündükçe… “Tek eskisini yeniden yakalayalım da gerisi kolay” der gibi, Türkiye solunun beyni durmuş konumda… Ne dersiniz dostlar? Ne yapmalı?

Sevgilerle…

28 Temmuz 2015

Bektaş Tosun.

KİM KAZANIR

Ben “sevgi” diyorum Sen “kavga”

Ben “aşk” diyorum sen “zorba”

Ben “barış” diyorum Sen “savaş”

Kavga, zorba, savaş senin,

Sevgi, aşk ve barış benim,

Elbette savaşan değil, sevişen kazanır

Ey AŞK, sen çok yücesin,

Ey sevgi, sen bahtiyarsın

“Sev seni seven, yel ile yeksan ise,

Sevme seni sevmeyeni, Mısır da sultan ise”

28 Temmuz 2015

Bektaş Tosun

56

DEVLET VE SURUÇ

Yine katliam. Yine kan. Yine devlet. Katliamın içinde devletin olmadığını nereden anlarız? Devletin, kendi kadrosundan bir kişinin dahi burnu kanamadı mı? İşte orada devletin eli vardır, ya da olması için göz yummuştur, dahası da kendi planlamıştır. Tayyip’in bir maşası var ya… (sırdaşı) Hakan Fidan denilen eli kanlı, Mit Müsteşarı. Mit Müsteşarlarını tarih iyi bilir. Mehmet Ağarı da iyi bilir. Roboski, Reyhanlı, Kobani, Haziran Şehitleri, Soma, v.s. hem silah yolla, hem de vatan, millet edebiyatı. Kime inandırdınız? Kim inandı, sizlerin devlet, millet edebiyatına? Avrupa Parlamentosu ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı karar alıyor, “Kobani’yi yeniden inşa etmek için planlar hazırlanıyor. Bizim gençlerimiz, sosyalist gençlerimiz kendileri, izinlerini kullanmadan, zevklerini ve yaşamlarını dayanışma adına, bir başka halkın yaralarını sarmak için yola çıkmış ve enternasyonel bir dayanışma anlayışı içinde. Ne yazık ki; yolu devlet tarafından kesiliyor, bir canlı bombacı tarafından. Orada basın açıklaması yapılıyor. O basın açıklamasını, en yakından ve can kulağıyla dinleyen bir MİT elemanı da mı yoktu, o bombaya hedef olacak? Sınırı geçmeye ramak kalmış o gençler yakın hiç mi istihbarat elemanı yoktu? Yani, bu gençleri hiç takip eden hiç bir mit elemanı da mı yoktu? Yoktu, yoktu ve yoktu… Olmazdı. Çünkü; o gençlerimizin sonucunu hazırlamışlardı. Olay bu kadar açık, bu kadar bariz ve bu kadar devletin haberinin olduğu bir katliamdır. Bizim bunlara karnımız tok. O gençleri saygıyla selamlıyorum. Devrimci ve sosyalistlerin başı sağ olsun. Eylemlerde tek tek öldürmektense, toptan katliam yapmaktır bunun adı. Acıları acımdır.

Saygılarımla

Bektaş Tosun

20 Temmuz 2015

57

MHPNİN İPLERİNİ BIRAKTI MI DEVLET (BAHÇELİ)?

“Devlet Bahçeli, MHP’lilerin biraz olsun taşkınlığını önledi” anlayışı bayağı inandırıcı olmuştu. Oysa, iş öyle değilmiş. Hala zulasında sakladığı, daha bilinçli ve daha da katmerli dişlerin de nice devrimci kanı olanlar varmış. Devlet… Hem profesör unvanlı, bir de parti başkanı. “Ne fark eder ha Çin’li, ha Kore’li, çekik gözlü” demesi, akıllara durgunluk veren, “Her şeyi vatanın selameti için”yaptığını söyleyip, ülkenin bu hale gelmesinde, AKP ve Erdoğan kadar suça bulanmış biri olarak görüyorum. MHP’liler, vatanını sevenmiş, milletini sevenmiş… Bir kez olsun, emperyalizme karşı bir eyleminiz oldu mu? Hes’lere karşı bir kez olsun halkın yanında mı oldunuz? İşçi, emekçi, yoksul, fukaranın yanında mı oldunuz? Hırsızlara karşı bir eylem mi yaptınız? Kadın hakları için bir kez olsun, kadınların yanın da mı oldunuz? Daha binlerce sayabilirim. Katliamların içinde oldunuz , sömürünün destekçisi oldunuz, derin devletin üyeleriydiniz, Özge Can’a tecavüz edip, yakanın yanında oldunuz ve sizdendi o caniliği yapan. Haziran Direnişçilerine palalarla saldırıp, hırsızları akladınız, doğayı korumada yoksunuz, halkı savunma da yoksunuz, eroin satan, kokain satan, uyuşturucunun pazarlanmasında en başta siz varsınız, ama milliyetçisiniz öyle mi? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, kendi adayınıza oy vermeyerek, Tayyip’i başa getirdiniz. Dönek, kalleş, fırıldak, korkak, çıkarcı, hırsız ne varsa hepsi sizde. Türkeş Başbuğunuz, CİA ajanı, halk düşmanı, bölücü, ırkçı, devletin uydusu, zamanın partisi AP’den, Demirel’in yedek lastikliğini yapan, şimdi aynı yolda, AKP’nin hizmetine girmiş, maşalık yapan, onursuz, hasiyetsiz bir güruhsunuz ey MHP. Türklüğünüz, islamlığınız hepsi para. “Hiç bir çıkar gözetmeksizin” vatan savunması yaptınız mı hiç? “Yolunuz Turan, hedefiniz Kur’an” mı? Yok. Siz yanlış söylüyorsunuz. Yolunuz kan, hedefiniz de para. İlhamınız faşizm, göreviniz kan dökmek. Solcuların, devrimcilerin, Kürtlerin ve Alevilerin sayesinde, onların kazanımlarıyla sistem içinde, hak sahibi olan, hem de o hakkın kaymağını yeyip, tekrar onlara düşman olan birer canisiniz. Bizim görevimiz de sizlere karşı savaşmak olacaktır.

MHP bitmeden, Türkiye’de huzur olmayacaktır. Bir erken seçim olursa, mutlak bitmelidir. Türkiye halklarının kardeşçe yaşaması için.

8 Haziran 2015

Bektaş Tosun.

58

HAZİRAN, BİR KEZ DE SEÇİMLE GÖSTERDİ DİRENCİN YÜZÜNÜ

Haziran ayı; bereket ayı, kazanım ayı, dostluk, paylaşım, direncin ve nice sevdalara sığmayacak kadar güzelliklerin ayıdır Haziran… Haziran da bir kez daha moral bulduk, mutlu olduk, biz olmaya aday olduk, yarına yelken açtık, zalime korku saldık. Dilerim bu halkların güvenini boşa çıkartmayız. Lafı güzelliklerle süslemeden, bazı konuları yazmak daha gerçekçi ve güzel olacaktır. Bu seçim sadece, seçim olarak değil de, herkese bir düşünme imkanı vermiştir. Herkes kendi düşüncesinde değerlendirecektir elbette. Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi, Gürcü, Ermeni, dinlisi, dinsizi, Alevisi, Sünnisi v.s. Kürt arkadaşlar; “Kürtlük sadece, TÜRKİYE KÜRDİSTANI’nından ibaret değil, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi illerle de bütünleşmiş, Türk soluyla ayrılmaz bir yoldaş, Alevisiyle musaib…” olduğu kaçınılmaz gerçeğini anlayacaktır. Türkler ise; Kürtlerin bölücü olmadığını, masumane bir talepte bulunduklarını, Anadolu’nun öz halkı olduğunu anlayacaktır, bu haziran seçimlerinin sonucun da. Milliyetçilerin dahi saygı duyduğu bir sürecin başladığı MİLAT olacaktır bu seçim ve öyle de kalmalıdır. Şimdi, yıllardır statükocu bir anlayıştan, bu seçimle uzaklaştığını kanıtlamış bir CHP’ye elbette büyük bir görev düşüyor. Neden mi? Çünkü; “ana muhalefetliğinden doğan bir görev olarak, toparlayıcı, birleştirici, uyumlu, ortak yaşamanın kaçınılmaz, mesajını iyi değerlendirip, HDP, MHP’yi de ikna ederek, 13 yıllık bir zalim düzenden kurtulma anlayışı içinde, tarihsel sorumluluğu üstlenmesi gerekiyor. En azından, hukukun yeniden düzenlenmesi, seçim barajının düşürülmesi, insanca bir yaşam için “demokratik bir yasayı” hazırlayana kadar bu ANA görevi üstlenmelidir. Sonrasında, yeniden bir erken seçimle, “halkların ortak temsili, meclisini” oluşturmak için olmalıdır sorumluluğu. Evet. Tayyip zalimine bir gem vurulmuştur, “halkların ortak ülkesi olduğu mesajı alınmıştır ama, bunun devamını sağlamak, bir süre ortak harekat etmek, geleceği teminat altına almak demektir. Bu seçimi, bir daha yakalamak zor olabilir. Her zaman da Haziran olmayabilir. Haziranın hatır ve halkların mesajını iyi okuyan, en iyi siyaset yapandır.

Sevgilerle…

8 Haziran 2015

Bektaş Tosun

59

BİR DİKTATÖRDEN NE KALIR GERİYE?

Çok düşündüm bu soruyu. Diktatörlerin de geçmişine bir göz attım, kısa da olsa. İnanmazsınız ama, hiç bir diktatörün geride bıraktığı insanlık adına bir şey yoktur. Sanat, felsefe, ilim, bilim, düşünce ve en azından insanlık adına, yoktur bir ibare… Geçmişi bırakalım hele… Günümüz, diktatörlerinden, Tayyip hırsızını herkes tanıyor ve bu zat hala yaşıyor ve de herkes tanıyor. Dünyada izliyor ne yazık ki. 13 yıldır iktidarda, birde İstanbul Belediye Başkanlığı dönemi var ayrıca. Bir tane eserini gösterebilir misiniz? İstanbul’daki TÜP GEÇİT önceki projedir. Bunlar da felsefi ve ilim-bilim içermez elbette. Bugün erken ölüme yenik düşen Kenan diktatörüne bakın birde. Geride ne bırakmış insanlık adına? Bilen varsa söylesin lütfen. Bence, kocaman bir hiç… Bütün diktatörlerin arkasında kan, zulüm, nefret, yoksulluk, fuhuş, gasp, hırsızlık, baskı, idam, işkenceden başka bir şeyleri yoktur. Diktatörlerin dini imanı da yoktur. Ama en dindar insanlar olurlar, emelleri uğruna. Hatta ve hatta, Allah’tan bir adım önde olurlar. Dinin ve kutsal dini kitaplar onlar için bir araçtır. İnsanlar mı? Diktatörler için koyundur! Peki; neden tapanlar olur, bu diktatörlere? Diktatörler, koltuğunu ve geleceğini sağlama almak için, devletin bütün imkanlarını, yoksul ve basit insanlara sunarak, onları kendilerine bağımlı kılarlar. Yerlerini sağlama alınca da, ilk harcayacağı insanlar onlardır. Artık, yargıyı, polisi, orduyu, kendi tekeline alarak, korku düzenini kurmuş olurlar. Şuan da, Türkiye bu kerteye yaklaşmış ve de seçimlerden sonra (kazanırsa) her şeyin artık onun olduğuna inanarak, diktatörlüğünü ilan eder. Sonrası mı? Sonrası malum… Ama uzun sürmez, faşist ve diktatörlerin saltanatı… Ya bu saltanat, din ya da şeriat düzeni ise. Kolay gitmez bu rejim işte. En az 100 yıl sürer bu süreçte. İşte bunları hesap ederek oyunuzu kullanın dostlar. Geleceğiniz ipotek altında olmasın engellemek istiyorsanız, çok çalışın, çok düşünün, gerekirse uyku uymayın, yemeyin, içmeyin. İnanın ki kazanan siz halklar olacaksınız. Bu bir seçim değil, savaştır ya var olmak, ya da olmamaktır. Ciddiye alınması gereken bir süreçteyiz.

Saygılarımla…

Bektaş Tosun

10 Mayıs 2015

60

BEKTAŞ TOSUN’UN ŞİİRLERİ

Ali Rıza Kars: “Sanat bahsinde sekterlik (yobazlık) en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin (yadsımacılık) bir çeşididir. Sekter, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. (…) Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum. İstiyorum ki okurum bende yahut bizde, bütün duyguların ifadesini bulabilsin. 1 Mayıs Bayramı’na dair şiir okumak istediği zaman da bizi okusun, karşılıksız sevdasına dair şiir okumak istediği vakit de bizim kitaplarımızı arasın.” der Nâzım (Aktaran: Babayef, ‘Nâzım Hikmet Kendi şiirini Anlatıyor’, Konuşmalar, s. 180-186)

Bektaş Tosun’un şiirleri, duyguyla düşüncenin; bir kasaba düğününde, bir grev çadırının önünde, bir dayanışma mitinginde kol kola, omuz omuza halaya tutuşması gibi geliyor bana. Diyeceği olanın şiiri… Bir kavgada düşmeden önce azığını dostlarıyla paylaşmaya hazırlananın, imgenin, estetiğin yanından çıkınıyla meydanlara koşanın şiiri…

AZIĞIM SİZE KALSIN

Haşladın mı patatesleri

Ezmelisinden olsun azık

Maydanoz ve soğan da doğra içine

Dürüm yap yufka ekmekle

Paylaşacağım dostlarım olacak dayanışma mitinginde

Polis copu acı verir

Acıktırır insanı

Alıcı kuşlar gibi döner başımızda polisler

Toması yıkamazsa

Sıkar yağlı kurşunu

Hesaba katma sağ döneceğimi azık bir umuttur

Düşersek kavgada

Dostlarım paylaşır

Ben olmasam da…

Bektaş Tosun’un şiirleri, kendi dinamiklerinden yola çıkmakta, dışarıyla ilişkisinde, söylemek istediklerini öncelemekte, sözcükleri yaşamın gerçeğine ve kavgasına bir ayna gibi tutmaktadır. Kavgasına, yaşamına ait izler, eziciliğin toplumsal içe dönüklüğünün verdiği acılar, hüzün, bedenleri kemiren zaman, ölüm, zulüm, direncin ve kavganın onuru ve tüm bunların yaşandığı zaman diliminde, “Ölüm adın kalleş olsun” diyen Usta’ya sorusu; “Haklısın be usta/Ya öldüren/Ne olsun?” …

USTAYA GELSİN

Biz zamanla uğraşırken

Zamanın bizi nasıl kemirdiğinden

Haberimiz hiç olmaz biz birbirimizi ezeriz

Zaman bizi / Çok şeyler söyleriz zamana dair

Ölüme, zulme dair, demiş ya usta

“Ölüm adın kalleş olsun”

Haklısın be usta

Ya öldüren

Ne olsun?

Bektaş Tosun’un şiirlerinde umut ve kavga bir atın iki kulağı gibidir. Her an tetikte duran bir atın, dik ve ileriye dönük kulakları… Ekmeği, emekçilerle dayanışma mitinginde paylaşanın şiiridir. Bektaş Tosun’un şiirleri. Anlamsızlık batağına saplanmadan, söylemek istediklerini yalın bir şekilde söyleyen bir emekçinin duruşu ve de yaşananları, yaşatılanları sorgulayışıdır…

Sevgili, Ali Rıza Kars hocamın, ellerine ve yüreğine sağlık. Teşekkür ediyorum.

NOT : 8 mayıs 2015 İlk şiir kitabım ŞİİR ÇIKINI için yazılmış bir önsözdür.

61

24 NİSANIN GETİRECEKLERİ

Türkiye’de üç kadim halk vardır. Ermeniler, Kürtler ve Türkler. Zamanın çalkantılı dönemleri, bu üç kadim halkı biraraya getirmiş olan bir tarihsel süreç yaşanmış ve bu halkları birleştirici bir zaman diliminin kaçınılmaz ve Anadolu halkları haline gelmiştir. Daha sonraki süreçler de, bir İMPARATORLUĞA dönüşmüş, üç kıtaya hükmeder hale gelmiş bir, emperyal güç halini alarak, 3 kıtaya hükmeder hale gelmiştir. Tarihin bir cilvesi olan, göçler, sürgünler, Asya’ya olan, İslam ordularının baskısından dolayı, Anadolu’yu YURT edinmek isteyen, Türkler, Anadolu’nun yerleşik halkları olan, Kürtler ve Ermeniler ile bir ANADOLU HALKLARI topluluğu halini almışlardır. Bizler, sayısız tarih kitaplarını okumuşuzdur. Resmi ve devlet ideolojisinden olan, yanlı ve bireysel olan kitapları okuduğumuz da, hepsine bire bir inanmak zorunda da değiliz. Bazı büyüklerimizin olayın içinde olduğunu, anlatılarından duyduğumu, görenlerin anlatımlarını da, inkar etmeden anlatmak ve halkların kardeş olduğundan yola çıkmayı bilip, dürüstçe söylemlerimizi de savunup, doğrudan yana olmak gerekir. Tarih kitaplarından hariç, olayı birebir yaşamış, dedelerimizden duyduklarımızı nasıl inkar ederiz? Duyduklarımızı inkar etmek, insan onuruna ters gelen en acı bir inkardır. Katliam olmuştur ve bunun inkarı da bir faşizan anlayıştır. Bu katliamın sorumlusu biz miyiz? Hayır. 1911’den başlayan bir süreci, cumhuriyet çocukları olarak kabullenmek zorunda değiliz. Ama katliamın olduğunu söylemek de suç değildir. (Cumhuriyet dönemimde ki, katliamları da, konuşuruz elbette.) Bu katliamın tek taraflı olup olmadığını da, dürüstçe tartışmak gerekir. O süreçte ki, batının tutumu neydi, ne dediler, ne yaptılar bunları da irdelemek gerekir. Örneğin; “Türkleri geldiği yere, Anadolu’dan, geldikleri yere geri göndermek gerekir” diyen batının hiç mi suçu yoktur? Emelleri ve hedefler neydi bunları düşünürken? Şimdi kendilerini nasıl temize çıkartabilir? Soruları çoğaltabiliriz. “1911’de, Balkanlarda savaşı kaybetmeye başlayınca Osmanlı, Anadolu’daki Ermenilerin, batı tarafından destek almaları, Osmanlı’ya, bazı önlemleri almak için harekete geçmelerine sebep olmuştur” der, Taner Akçam. Dolaysıyla, batının, sütten çıkmış kaşık gibi davranması, beni çok düşündürmüştür. Kısacası, katliam olmuştur, Tecrit olmuştur, müslüman olmaya teşvik edilmiş, olan olmuştur. Ne yapmak gerekir peki?

Türkiye, Avrupa, Amerika ve müdahil olan tarafı, bilip bilmeden, desteklemekte olan devletleri, bir uluslararası toplantıya çağırıp, korkmadan, tartışıp, cumhuriyet, devrimin de, o cani bir sistemi (Osmanlıyı) yıkıp, geçmişinden özür dileyip, karşılıklı, istemeler de bulunmadan, Anadolu’da kadim bir halk olan Ermeni kardeşlerimizi benimseyip, Anadolu Cumhuriyeti önerip, Ermeni, Kürt Ve Türk Halkları olarak, geleceğinde ortak bir yaşamı diretmesi gerekir. Ki; bu öneri, o tarafları düşünmeye itecektir. Süreç çok kötü. Hele de cahillerin, yönetici olduğu bir süreçten geçiyoruz, batı ve Amerikan Emperyalizmi ve işbirlikçi Arap sermayesinin düşeşine gelmeyelim! Batının, “Türkleri geldiği yere göndermek gerekir” teorisiyle, “Türkler, İslamda daha dünkü çocuk, geldiler buraları da karıştırıp hakim olmaya kalkmışlardır” diyen Arap teorisi, batı ile çelişmemektedir. Biz devrimciler, “Anadolu bir bütündür, Anadolu’da yaşayan herkes kardeştir” düşüncesiyle bu yazdıklarımı çeliştirmemek için itina gösterdim. Doğrusu da bana ait, yanlışı da.

Sevgilerle…

16 Nisan 2015

Bektaş Tosun

62

İP ve VATAN PARTİSİ

Türkiye solunun, devrimcilerin, sosyalistlerin, komünist ve antifaşistlerin nefret duyduğu bir oluşumun anatomisine bakın. Aslında uyumuştum. Sıçradım uykumdan kalktım. Söz konusu anlayış devrimse, gerisi… Kafama takmışım demek ki, yatağıma uyumak için gittiğimde! İp ve vatan, devrim falan. Arap saçına çevirmeye çalışıyorlar, emperyalizmin uşakları. Ama biz hala uyanık ve devrim nöbetindeyiz, acaba kaç kişi bunun farkın da? Siz kimsiniz be dönekler! Bu İP, sonradan Vatan Partisi olan, dönek ve Jitemin, sivil uzantısının temsilcilerisiniz! Sizin önce geçmişinize bir bakalım. Şimdiki adını VATAN PARTİSİ olarak, 17 haziran 2015 genel seçimlerde tanıtmaya başlayan, parti başkanın da Perinçek olduğunu düşünürsek… Eski PDA geleneğinden gelen bir dönek ve ULUSAL Cephe olarak, Mahir’lere karşı bir ULUSAL tez oluşturan biridir Perinçek. Peki önce; PDA’ın ne olduğunu kısaca anlarsak konuya vakıf olmuş oluruz. 1970’lerden bu güne nasıl geldi bir bakalım. “Proleter Devrimci Aydınlık, PDA 5 Ocak 1970 tarihinde Aydınlık Harekatı’nin ikiye bölünmesinde Mihri Belli ve Mahir Çayan’a karşı Doğu Perinçek’in başını çektiği gruptur.” Buyurun. Militarizm ile iş birliği yaparak, daha sonra kurulacak olan, askeri faşist diktatörlüğünün, askeri, istihbaratı JİTEM’e çalışan ve işbirlikçi bir faşisttir Doğu Perinçek. Daha sonra, İbrahim Kaypakkaya’nın muhbiri olmuştur. 80’lerden sonra JİTEM’in kadrosunda yer alarak, her türlü katliamlar dan haberi olan, Veli Küçük iş birliğiyle, devletten destek alarak, ULUSAL KANAL’ı kurup, AYDINLIK Gazetesini finansa ettiren, Genel Kurmayın masa altından verdiklerini yayınlayarak, FLAŞ konumlarda dikkat çeken, 12 Eylül Faşist Askeri Diktatörlüğü dönemler de “2000’’e Doğru” derisiyle, kendini ilerici göstermeye çalışan Perinçek, APO KARDEŞİM diyerek onun a röportaj yapan, sonra “İşçi sınıfıyla, Aleviler müsahiptir anlayışını da tutturamayınca, ULUSAL’cılığa soyunup, cumhuriyet mitingleriyle, her sürecin düzenine uymasını faşist Perinçek. Bu gün, bütün bu geçmişinin kanıtı olarak , çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Eski Askeri İstihbarat Daire Başkanı, bugün VATAN Partisin’den, 1. sıra dan milletvekili adayı. 1. sırada olan kadrosunun hepsi, eli kanlı, katliamcı ve asker kökenli faşistlerdir. Hep Amerika karşıtı sözler eder, ama Amerika’nın ve CİA’nın Türkiye’de Alpaslan Türkeş’ten sonra, tek temsilcisidir. AKP’ye karşı durur ama onun ekmeğine nasıl yağ çalınır onun hesabındadır. Ergenekon davasından, dışarı çıkınca da, “bizi Tayyip kurtardı” diyecek kadar da basiretsizliğini göstermiştir. VATAN adını kullanmak sana mı düştü, “fırıldak adam?” “Vatan ki, insanın evidir sevgilim” der Nazım Hikmet. Sen kim vatan kim? Hafız Tayyip dahi senden onurludur. Hiç değilse, hırsızlık yaparak da olsa, yalan, iftira, en adi alçaklığı yaparak da olsa, DAVAM diyor. Ya sen neyi savunuyorsun utanmaz herif? Sadece şunu söylemek isterim. Bu adamın peşinden gitmek isteyenler, artık, bunları da bilerek, onun şahsında oluşmuş olan VATAN partisine oy verirlerse onur sahipliğinden yoksun insanlardır.. Sevgi ve dostlukla kalın. Sanırım bu yazım, uykumu kaçırmaya değmiştir…

9 Nisan 2015

Bektaş Tosun.

Not: Bu yazı sayfamda günlerce tartışıldı.

63

SINIFSAL ANLAYIŞI KİMLER TERKETTİ

Son yıllarda, seçim, seçim ve yine seçim rüzgarına kapılarak, kapitalizmin, sözde demokrasi söylevleri içinde boğulduk galiba! Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veren bir anlayış ile, sınıfsal anlayış arasında, “iki cami arasında bengemaz” gibi bir çıkmaz içine girdik. Sınıfsal anlayışa devam mı, yoksa, “demokrasi bir araçtır, zamanı gelince ineriz” diyen, ya da bağımsızlık isteyen bir anlayışa biat temek zorunluluğu anlayışı içinde, basiretimiz mı bağlandı? Felsefi olarak sınıfsal anlayışında olanların, tüm pozitif bilimleri aşarak, her iki anlayıştan birine katılarak, “Yetmez ama evet” çiler gibi, pozitif bilimi terk edip, teslimiyetçilik anlayışı içinde mi olmaktır yoksa? Sınıfsal mücadelede, omurgası sağlam olmayan anlayışlar, her dönemde, kendini, yaşanan kaosun için de, bir kurtuluş aramak gafletinde ola bilirler. Lakin; “Kesintisiz Devrim” anlayışından uzaklaşmış, sınıfsal mücadeleye ihanet içinde olduklarını bilmelidirler. Bazıları, kazanılmış hakların ve mevzilerin farkındalıkları, kendi dünyalarında zayıfladığından, “denize düşen yılana sarılır” anlayışıyla, pragmatist bir taraf tutmanın, sınıfsal anlayışla nasıl bir çelişki içinde olduklarını, tarih yazacaktır. Manipüle söylevler, çıkar ilişkileri, ezileni görmeden, ezeni görmezlikten gelmek, sınıfsal anlayışa ihanetin pençesinde olacaklardır. Bu süreçteki, yanlışları görmezlikten gelip taraf olanlar, hele de, faşist bir süreçte (12 Eylül süreci) bedel vermiş, sosyalist kadrolarda yer almış, sınıfsal mücadele döneminde, yoldaşlarının ölüm ve idamlarını dahi unutup, düzenin suyuna kürek çekiyor olmak, benliğini yitirmiş bir cansız beden den başkaları değillerdir. Bu kirli kavgada, direnişten yana olmak, gelecekte yüzü ak olanlar olacaktır. Tarafsız olarak, kimseye yaslanmadan, kimseye güven vermeden, kendi düşüncen doğrultusun da, kararı sınıfsal alarak davranak en onurulu duruştur. Mesela; Çanakkale, emperyalizme karşı bir kazanımdır. O kazanımda emeği olanları ve canını feda edenleri saygıyla anıyorum. Dedem 1915’de daha 11 yaşındayken, şimdi torunum 12 yaşında. Düşünmekte ve kendimizi sorgulamakta yarar var.

Sevgilerle…

18 Mart 2015

Bektaş Tosun.

64

UTANMA DUYGUSU

Kadının olmadığı dünya güzel olamaz. Kadın bir onurdur. Mesela, ben erkekliğimden utanmıyorum. Yüz kızartıcı bir şey yapmadım ki, utanayım. Hırsızlık yapan başta, kadını namus gören başta, “Kadın, Allah’ın erkeğe bir emanetidir” diyen başta. Katillik yapan başta. Ne kadar yüz kızartıcı bir vaka varsa hepsi onun şahsında toplanmıştır. Bütün yüz karası ne varsa şahsında toplamış birinin yanın da olan, destekçisi olan, ona oy veren herkes utanmalıdır. Be hey mesnetsiz adam, alçak adam. Sen kendi adına konuş. Ben bir erkek olarak, ilk doğduğumda anama emanet olmuşumdur. Yani kadına. Anam, halam, teyzem, bacım olan kim varsa, en emanet edilecek kucak onlarındı benim için. Her erkek içinde, en emanet edilecek kucak kadındır. Allah’tan öğrendin o zaman kadınları aşağılamayı demek ki. Her gün ağzından akan salyanın rengi değişik oluyor. Bazen gri, bazen sarı, bazen kan akıyor ağzından. Nefret, kin, şiddet hepsi yine sen de mevcut olduğunu bir kez daha kanıtladın, kadın düşmanlığınla.

Kapı kapı dolaşan, eli Kur’an’lı yandaşların, din tacirleri, senin söylediklerinin bin mislini anlatarak, kadınları sindiren, kimliksiz bırakan beslenmiş köpeklerinin sayısı belirsiz. Sen de her konuşmanla o köpeklerini besler gibi güç veriyorsun. Ne kadar tacize uğramış, şiddet görmüş kadın varsa, hepsinin suçlusu konumundasın sen şimdi. Beş bin kadını Irak’ta, cariye pazarında satan Işid canilerinin komutanı değil, misin? Onların eline silah verip, milyonların ölmesine, yetim kalmasına, tacize uğramasına sebep sen değil misin? Sana oy verip de başa getirenler utanıyor mu acaba? Sen, Kıbele’yi bilir misin, Amazon kadınlarını bilir misin? “Erkek taciz ederse milli, tacize uğrayan kadın fahişe ” olarak algılanıyorsa, yazıklar olsun o zihniyete. Ey analar! Lütfen ama lütfen. Oğlan çocuğunuzu insan olarak yetiştirin ne olur. Ey babalar, kızlarınızı dişi diye değil de, kişi olarak görün! “Biz de erkek mi kadın mı sorulmaz, biz de insan vardır” sözünü unutmayın. O zalimi hala, cumhurun başı olarak görenler, kendileri ya koyundur, ya da sığırdır. Bu yukarıda oldukça daha çok ÖZGECAN lar kurban olacaktır. Anamın mezar taşına yazdırdığım şu sözümü sizlerle paylaşmak isterim. DÜNYA HALA YAŞANACAK KADAR GÜZEL İSE, BUNDA EN BÜYÜK PAY ANALARINDIR. Dünyayı daha yaşanır hale getirmek için, kadınlara büyük görev düşüyor. Ben de şahsıma onların yanın da, kavgasında ölümüne var olacağıma da söz veriyorum. Her kim insansa mutlak bir anası vardır, bir de babası. Ama ana başkadır. Kadındır. Dünya analarla güzelliğidir yani.

17 Şubat 2015

Bektaş Tosun.

65

ALLAH’IN TAKDİRİDİR

Bu ne demek birene sormalıyız tabi ki. Hafız Tayyip, her konuda “Allah’ın takdiridir” der. Öyle ya haklıdır da kendince. İnanlara saygım vardır tabii ki. Sorun inanmaksa, tek inanmayan Hafız Tayyip’dir. Madem her şey, Allah’ın takdiridir de, neden kendin Allah’a güvenmezsin peki? Madem ki, canını Allah verdi, canını Allah alacak, korkun kimden peki? Neden bir tabur koruman var seni koruyan? Allah seni koruyamayacak kadar aciz mi sence? Tamam. Yukarıda Allah var. Tek ve güçlü! Aşağı da da halk var! Senin korkun halktan mı, yoksa Allah’tan mı? Adaletin yok, adalet sensin, hukukun yok, hukuk sensin, yasa yok, yasa sensin, peki sen kimden korkuyorsun? Hafız Tayyip Efendi! Sen var ya sen, sen yaptığın hırsızlıktan, hainlikten, halkı kandırmaktan, katliamlarından, kullanıp attığın insanlardan, aileni dahi riske attığından, Kuzey Afrika’dan al da, Ortadoğu halklarını, emperyalizme peşkeş çekmekten, gizli ilişkilerinden, Hakan Fidan’dan, Abdullah Öcalan’dan, İsrail’den, batıdan ve Amerika’dan korkuyorsun. Halktan korkuyorsun… Şerefim ve namusuma, sende Allah korkusu da yok, inanç da yok. Sen adı konulmamış bir mahluk gibisin. Sahi seni kim kurtaracak Hafız Efendi? Allah’ın yok, halk da olmayacak arkanda, hukuk da olmayacak, (kısmen de olsa savunacak konumu itibarıyla hukuk) Yasa zaten senden olmayacak ve dünya da yalnız kalacaksın. Ne o halkın hakkı olan paralar, ne de paraların kurtaracak seni. O, emrinde olan basın, yayın, yalakaların da olmayacak. Hatta, o, yalakaların, aynı senin dediğin argümanları kullanarak, ” aldatıldık, güvendik” gibi sözlerle senin arkadan söylemedikleri kalmayacak. Oğlun dahi, seni satacak, canı pahasına… Sahi, seni kim kurtaracak Hafız Efendi? Hadi seni bekliyoruz, Hollanda Adalet Divanın da. Zamanın azaldı. Biz sabırla bekliyoruz seni. Şimdiden hoş geldin Hafız Tayyip Efendi. Bak bu gün de SEVGİLİLER GÜNÜYMÜŞ. Seni Tanrı seviyor demek ki… Ne diyelim ki… Allah’ın takdiri ve fıtratında vardı bu.

14 Şubat 2015

Bektaş Tosun

66

YİNE BİZ DEVRİMCİLER YENECEKTİR

Amerikan uşakları size sesleniyorum. Osmanlı uzantıları. Şeriat yanlıları, “Köy Enstitülerini” kapatan, ilimin önünü kesen! “Komünizmle Mücadele Derneği” kuran, ağzı salyalı MHP’liler. “Vatan haini” ve “Vatanı bölecek” olarak nitelediğiniz Nazım Hikmet, vatanı parçaladı mı? Ama onu vatanından ayırdınız. Ülke bağımsızken, NATO’ya bağladınız, CENTO’ya bağladınız, gençleri darağacında sallandırdınız, binlercesini katlettiniz, yaktınız, işkence de öldürdünüz, faili meçhuller yarattınız, katilleri ödüllendirdiniz. Nazım Hikmet, Türkiye’yi böldü mü? Camileriniz, Jandarma tarafından boşaltıldı mı? İslam yasaklandı mı? 10 yaşında ki çocuğunuza nikah mı kıyıldı? Üvey kızınızla mı evlendirildiniz? hangi cami hocası, ceza evine atıldı ve işkence gördü, stadyumlara, türbanlı kadınlar mı dolduruldu, “türbanlısın” diye cop mu soktular bir yerlerine? “Komünistsin” diye cop sokulan kadınlar gibi! “Vatan haini” diye idam edilen gençler gibi, cami hocalarınız mı, FÜNDEMATALİST olduğu için idam edildi, imam nikahlı eşleriniz elinizden alınıp, cariye pazarında mı satıldı, “Ya Atatürk, Ya Cumhuriyet” diyerek kelleleriniz mi kesildi, kara çarşaflarınız çıkartılıp, altındaki bikiniyle sokaklar da mı dolaştırıldı, Saidi Nursi, Fetullah Gülen gibi, Amerikan uşaklığı yapanlar, darağacında mı sallandırıldı? Uzatmak istemiyorum ey caniler. Statükocu generaller! Her katliam ve her darbede eliniz var. Bu günkü, AKP’nin gelişmesinde de de emeğiniz var. Cumhuriyet düşmanı olduğunuz biliyorduk ki onun için direndik işkencelerde. Sizlerin en büyük vatan haini olduğunu biz biliyorduk. Halkımız çok geç öğrendi. Hala da kafası basmayan insanlar var. Hem ülkeyi hem de halkını ve cumhuriyeti satan alçak generaller! “Elinizde büyüttüğünüz canavarın dişleri arasında ezilmek, sizlerin ezdiği yiğitler kadar onurlu olamazsınız. Hani “vatan bölünecekti?” Nazım’mı böldü, devrimciler, solcular, sosyalistler mi böldü? Kürtler mi böldü? Ama, sizin beslediğin, toptan sattı vatanı ve de üstüne oturup, padişahlık kurdu… Bak! Biz yine onlara karşı, alanda savaşıyoruz, siz neredesiniz ey, ağzı salyalı köpekler ve de o omuzu sırmalı, ahkam kesen generaller? Bizler dün de vardık, bu günde varız, yarında var olacağız. Sizler için en kötüsü ve utanç verici nedir biliyor musunuz? Yine biz o şeriatçı ve emperyalist uşaklarını biz yeneceğiz…

26 Ocak 2015

Bektaş Tosun

67

7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu seçim de oylar sadece ellerle değil, yürekle atılmalıdır! El terazisi değil sadece, yürek terazisiyle de tartmak gerekir! Önce bu seçimin, namuslularla, namussuzlar arasında olacak bir seçim olacağı kesindir. Bu konuda bir analiz ya da biraz beyin jimnastiği yapmak istiyorum. İki farklı yönden bakmalıyız bu seçimlere. 1- HDP ittifak yapar ve barajı aşarsa ne olur, 2 – Barajı aşamazsa nasıl bir gelecek bekliyor, Türkiye’yi? Bu seçimler, Türkiye için bir dönüm noktası mı, yoksa, demokratik bir ülke olması için bir fırsat mı? Ya da, Kürdistan’ın doğuşu da olabilir mi? Soruları çoğaltmak mümkündür. Geleceğe bakarken, şeffaf ve objektif bakmam gerekir. Nereden bakarsanız bakın bu seçimlere, anahtar parti HDP olacaktır ve de geleceği belirleyecek parti de yine HDP’dir. Birleşik Haziran Direnişi ve ÖDP ile İttifak yaparsa (her ikisi de ittifaktan yana değil, dayanışmadan yana olduklarını açıkladı her ikisi de) Adı DAYANIŞMA olsa da bir desteği olacağı kesin HDP’ye. Varsayımla baktığımız, HDP %10 barajını aşıp, parlamentoya ortalama 70 milletvekili ile girdiği zaman, Akp’de varsayım olarak 330 milletvekili ile girince, 400 milletvekili ile, her şeyi değiştirip, ve dönüştürme çoğunluğu iki partinin elinde olacağı şimdiden kesin bakmak gerekir. Bu varsayımdan kesin sonuç olarak bakınca. 1- Anayasa değişimi. 2- Özerklik. 3- Genel af yasası (Abdullah Öcalan’ı da içine alan) 4- Başkanlık sitemi. 5- Ufukta hilafet gözükmese de, değişen yasa ile, hilafette olabilir. Hafız Tayyip’in de istediği, 400 milletvekili anlayışı değil miydi? Bu anlayışı bir de tersine çevirip, HDP’nin, %10 barajını aşamadığı penceresinden bakmak gerekirse ne olur? Meclis aritmatiği değişecektir elbette. Hangi parti ne kadar alırsa alsın, hükümeti hangi parti kurarsa kursun ama anahtar parti olan HDP’nin takınacağı tavır, Kandil, ve Abdullah Öcalan’nın tutumu ne olacaktır? Silahlar çekilmeden, Birleşik Haziran Harekatı ve ÖDP gibi, sol, sosyalist, devrimci kitlelerle, sokakları bir devrim ateşine dönüştürecekler mi, yoksa, silahları ateşleyerek, Kürdistan’ı, kurmayı, silahlarla mı kurma yoluna gireceklerdir? 7 Haziran seçimleri her şeye gebe bir seçimdir. Gizli pazarlıklar, paylaşımcı anlayış, var olmakla, yok olmak arasın da bir süreç olacaktır.

Amacım hiç kimseyi etkilemek değildir. Kimseyi kötülemek değil. Bir sosyalist anlayışla, düşüncemi paylaşmaktır. İki söz beni çok düşündürdü ve biraz da ürküttü. Birincisi; Apo’nun 2013 Newrozunda “İslamda birleşmek” anlayışı, bir diğeri de şu son açıklamasıdır. HABER MERKEZİ- Görüşmede “Başkanlık sisteminin düşünülebileceğini” söyleyen Öcalan, “Biz Tayyip (Erdoğan) Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” Karar siz dostların ve okuyanlarındır. Sevgilerle…

4 Mart 2015

Bektaş Tosun

68

DÜŞÜNDÜKLERİMLE DÜŞÜNDÜRMEK İSTEDİM

Bu günler beni çok fazla düşündürmeye başladı! Bir sesizlik, bir yumuşak ortam yaratma arayışı, Nuseybin’de katliam devam ederken, batıda soyut bir seçim propagandası sürdürülmeye devam ediyor. Kışın ortasında olsakta, bahara gebe bir sürecin yaşandığı, manidar bir zaman iklimini yaşıyoruz galiba. İşte beni düşündüren de tam bu. Doğanın iklimi ve siyasetin ikliminin birleştiği bir sentez olmasıdır!

1- Referanduma ertelenme yolunda bir arayış mı var? Ki; bu arayışın bedeli bir katliam ile gündem değiştirmek olabilir mi? Olursa yapılacak katliamın çapını siz düşünün artık. Nusaybin katliamını görmeyen körlere batıdan farklı bir patlama olabilir mi?

2- Kabine değişikliği, MHP’yi bir bahane dönüşü mü, Tayyo’nun acil salığı v.s. gibi…

3- Bunları yapmamak için bir başka seçeneği yoktur. HAYIR la kaybetmektense, gündemi değiştirip, ertelemek çok daha makul bir anlayış içinde olabilirler!

4 – En son yapacakları ise; öyle bir planları olmalı ki, yüksek bir ‘Hayır’ oyunu, ‘Evet’ e çevirecek bir seçeneği yaratması gerekir. Yani, ideoloji, bilimin önüne geçmiş ise, senin varlığıyın silinmesi demektir. Bu cahil de, bilimin önündeyse! Zaten varlığı silinmiş bir cahille karşı karşıyayız demektir. Cahilin cesareti arasında, şiddetin kurbanı olanların sayısınıda bilemez olduk bu günlerde. Hep beraber sonucu bekleyip göreceğiz ama yarın referandum olacak gibi de, örgütlenerek, mücadelemizi sürdürmek zorundayız. Bunların hedefi kesin! “Buraya kadar getirdik, buradan dönüş olmayacak, olursa, kanla alacağız bu İslam Devrimini “ anlayışı içindelerse sonuç çok kötü ve kendi adam ve yakınlarının açıklamasında da sinyali veriyor… İç savaş, ya da HAYIR dan sonra, sivil bir islam darbesi olabilir…! Çok mu karamsar bir tablo çizdim acaba? Sevgilerle…

22 Şubat 2016

Bektaş Tosun

69

PARALIK MI? SAVAŞ MI?

Ortadoğu’da dökülen kan bir satranç oyunu gibi gelse de, arkasında çok ciddi stratejik bir önemi olduğunu bilmemiz gerekir. Resmen, Oratdoğu’nun haritası değiştiği gibi, Kürt coğrafyasını da çok değiştirip, dünyanın geleceğini de etkileyecek, hatta farklı bir siyasetin doğmasına neden olacak bir süreci yaşıyoruz. Amerika şunun farkına yeni mi vardı, yoksa, Rusya’nın stratejik formülünü yeni mi çözdü? Ya da gerçek sorun Suriye mi, yoksa yeni oluşacak bir Kürt Devleti mi? Çok karmaşık bir formül olsa da oldukça basit ve çıplak gözle görünür bir hal almış ve son noktasına gelmiş bir şekilde. Amerika, Türkiye’ye güveni olmasa da, müttefiki olduğu için, güvenmek zorunluluğu gibi bir görevi vardır. Türkiye’nin çok büyük oynadığını, Rusya’nın sratejisinden mi çözdü bilinmez ama konu artık belirlendi gibi. Amerika,Türkiye’ye güvenmese de, ilerde bir Tayyip Devleti gibi, bir geleceğin daha zor olduğunu şimdiden anlamaya başladı. Rusya, “Suriye’yi alın, Esad’ı devirin ama iş Türkiye’ye gelince yedirmem mi” dedi…? Çünkü; Türkiye’nin 900 km olan sınırı, Işid cellatlarının oluşturacağı, Sünni bir İslam Devleti olarak 400 km’lik sınır, Işid ile komşu, Türkiye komşu olacak. Bu demek, Musul ve Kerkük’e kadar, olan, Irak Coğrafyası, aynı zaman da, en yeni ve kardeş ülke Işid ile, Türkiye’nin kontrolünde olacak. Daha açık ifadeyle, bilinen ve Kürtlerin beklediği KÜRDİSTAN’ın batı tarafı Rojova tarihe karışıp, Esad’ın da ayakta kalması, Türkiye Kürtleri, hem alttan, hem de üstten kontrolü altına almış olup, Irak’ın güneyinde oluşacak, Şii Devletine de komşu olarak bir baskı olacak, İran’la da, yine Güney ve Kuzey (Türkiye Kürdistan’ı) Kürdistan’ ı kendi kontrolünde tutacak bir sonuç olacak, Kobani düştüğü an. Tam bu günlerde “Kobani düştü düşecek” derken, Amerika uçaklarının bombalaması sıklaştı ve Kobani direnişi zaferle sonuçlanmaya doğru gidiyor. Türkiye’nin ve dolaysıyla, Tayyip’in projesine DUR demede geç kalan Amerika nasıl bu sihirli ve çok gizli formülü geç anladı kimse bilmiyor. Tek anlaşılan konum, Türkiye pazarlığıydı. Rusya, “Türkiye’yi yedirmem” dediği anmı çözdü bu formülü? “Çul yana-yana yorgana geliyor” diye boşa dememiş atalar. Bu yangın, Türkiye’yi tam sarmadan, Amerika ve batının, emperyal çıkarları, henüz Türkiye’yi parçalamanın erken olduğunu bir kez daha mı anladılar acaba? Yoksa, Işid, gerçekten, Tayyip’in askerleri değil de, Amerika’nın terör gücü mü? Her şey net olmasa da, uzaktan kara görünür gibi oldu. Ama görünen kara nasıl bir kara olacak, ada mı, kıta mı, yoksa, uzakta ki denizle göğün birleşgesinde bize kara gibi görünüm veren, karabulutları kara olarak mı gördük belli değil tam olarak. Tek bildiğimiz, Ortadoğu’da kan dökülmeye devam ederken, masa başında pazarlıkların kıyasıya sürmesidir.

17 Ekim 2014

Bektaş Tosun

70

SOKAKTAKİ ASKERLER KİMİN?

Birden sokaklarda askerler yürümeye başladı. Amaçları ne, kim emir verdi, vesayet kalktıysa bu görüntü niye? 28 Şubatı tartışmakla bitiremeyen Allah’ın Katil Partisi (AKP) 28 Şubatı kullanarak büyürken, askerleri kullanmaya mı başladı?-Amacım cuntayı savunmak değil.- Dışarıda IŞİD, içeride, IŞİD’in resmi bir görünümü gibi okumak gerekiyor bu, askerlerin sokağa çıkmasını. Çok tehlikeli bir sürece girmiştir Türkiye! Bu demek; “artık süreç bizim, herkes de bunu bilmeli” mesajımı verildi acaba… Almanya; “Türkiye’yi masaya yatırmalıyız” Fransa; “Türkiye’yi bir dinleyelim, uçuşa yasak bölge (tampon bölge) istemesinin nedeni nedir” Amerika; başkan yardımcısı Türkiye’ye geliyor. Teskereyide, meclisten çıkarttı, “Her şey benim elimde, ben karadan Rojova’ya gireceğim, Esad’ı da devirir, Rojova’yı da, kendi kontrolüme alırım, bölge benim emrimde olur, siz de rahat edesiniz, biz de Ortadoğu’da bir Sünni anlayışın güçlü olduğunu bütün dünya tanıtmış oluruz” anlayışına, Amerika ve Avrupa EVET dese de, hesapta Rusya, Çin ve İran’nı olduğu unutulmamalıdır. Tarih daha eski değil; Sadam’ı nasıl kullanıp, Irak’ın ne hale geldiğini hep beraber yaşadık. Hafız Tayyip, Saddam gibi kullanılsa da, kendini kurtaracak olan tek bir halk var o da Kuzey Kürdistan, Türkiye Kürdistan’ı olacaktır. Kuzeydoğusu, Ermenistan’a, geri kalanı sonra göreceğiz. İran, Irak savaşı başladığında, o coğrafya için bunlar yazılmış olsaydı, “komplo teorisi” denirdi. Şimdi benim bu yazımı da KOMPLO teorisi olarak kabul görün. Çünkü; batı şunu defalarca söylemişti. ” Şu barbar Türkleri geldiği yere geri göndermeliyiz” diye. Arap dünyası da; ” onlar daha dün geldiler bu coğrafyaya, onlar işgalcı ve müslüman da değiller” demişti. Hem çıkar, hem de düşüncede birleşiyorlar, Arap ve Batı dünyası. İşte; Hep beklenen oyunun sonuna gelindi gibi bir süreçteyiz. Amerika’nın 1970’lerdeki, “Yeşil Kuşak Teorisi” neydi? Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye’ye şeriatı getirmek, sosyalist blokun önüne etten duvar örmekti. Sosyalist blok dağılınca, BÜYÜK ORTA DOĞU Projesini devreye sokup, Hazar’dan, Adriyatik’e kadar olan coğrafyada yeni devletler yaratmaktı. Bu projenin de gerçekleşmesi için zamanı gelmiştir. 1970’deki ” Yeşil Kuşak Projesi”nin hedefi 2015 yılıydı. Ne dersiniz zamanı gelmedi mi? Peki ne yapmalı? Akıllı olup, sol, sosyalist, devrimci, Kürt, Türk, Alevi, Sünni, duyarlı herkesin ortak yaşam ülkesini savunması gerekir. Hem de acilen. Hemen şimdi. Yarın çok geç olacak. İşgal de etmiş olunsa, bin yıldır o coğrafyadayız. Amerika 550 yıl, Avustralya 150 yıl, Güney Afrika 170 yıldır batılıların işgalinde. Biz, Anadolu Halkları olarak yaşadığımız ortak coğrafyayı savunmanın tam zamanı sanırım. Birlik olmanın tam zamanıdır. Dayanışmaya devam. Sevgiler…

9 Eylül 2014

Bektaş Tosun

71

KIZIMIN DÜNYA TURU

Sınırsız bir dünya özlemine bir hasretliğin, içsel dürtüsü olması gerekir böyle bir cesaretli girişim. Adı ne olursa olsun ama “ Ben, dünyalıyım” demek güzel bir duygu. Parça parça gezdim 26 ülke, ancak gezebildim ben. Daha gitmek istediğim ülkeler hayalimde kalmayacak elbette ama, gideceğim gitmek istediğim yerlere. Ben ne dersem diyeyim ama, benim bir bildiğim var ve de hep doğrudur, doğru da çıkmıştır. Usta Nazım ne demişti; “ben, babamdan geri, çocuğumdan geriyim” demişti. Benim kızım da, benden ileri olduğuna göre bir güzel karar alarak, cesaretine beni de hayran bırakarak bir DÜNYA TURU na çıkıyor 15 Eylülde. Bir ya da bir buçuk yıl sürecek bir zaman diliminde, 65 ülke var listesinde. Avrupa, Afrika, Amerika, Avusturalya, Asya üzeri, Türkiye’den geçerek, Avrupa’ya dönüşü, sınırları düz eden bir anlayışa saygı duymaktan başka ne düşer benim gibi bir babaya… Selam söyle kızım, geçeceğin Afrika kıtasında ki açlara. Mandela’nın  Mozelasına varırsan bir saygı da benim için dur huzurunda. Latin Amerika’da ki, İnka’lara, Kızılderililere, Avusturalya’daki, Aborjin’lere selam söyle. Asya’dan geçerken, Konfuçyüz’den ilham almayı unutma, Şamanın adaletini kesin olarak içine katmaya çalış, Zerdüştün felsefesinden bir damla da olsun bana da getir. “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi” anlayışında bilesin ki, okumak bir bilgi zenginliğidir, gezmek ise bir görüş zenginliği ve de bilgi zenginliğini ikiye katlamaktır. En büyük zenginliğin de bilgi zenginliği olduğunu bilen biri olduğundan şüphem yoktur. Bak bu dünya da hala sınırlar var, senin de kaç vize alıp, kaç aşı yaptırman, sınırların hala ne kadar ilkel bir olgu olduğu gerçeğini de biliyorum. Kızım Tijen: Sana ilk defa bir şey söylemek istiyorum. “Sen, mal kazanırsan herkes çalmaya gelir, ilim kazanırsan, herkes almaya gelir” (Hz. Ali) Sen bilim kazanmaya devam et. Sana yakışıyor.’ ARI’yı örnek alırsan, her çiçekten devşirmesi ‘BAL’ oluyor. Her kültürden, sen de arı gibi kültür ve bilim devşir ki, vereceğin ürün baldan da tatlı olsun. Yolun açık olsun kızım. Yaşamda bir yıl bir damladır. Sabırla senin gittiğin yerleri izleyip, enerjimle yanında olduğumu hissetmeni isterim. Seni seviyorum canım kızım.

Baban Bektaş Tosun

9 Eylül 2014

72

ÇİVİ ÇİVİYİ SÖKER

Ne demişti Hafız Tayyip? “ Ters köşe olacaklar” demişti. Kim oldu? Kimin olduğu beni bağlamıyor! Ben ne CHP’liyim, ne sosyal demokrat, ne de yalakacı falan… Geleceğe kaygıyla bakan, ama hiç pes etmeden, korkusuzca, devrimci bir anlayışla, geleceğe sevdalı biriyim… Sadece bir gerçek var. Halk arasında söylenen ve de gerçek olarak da kanıksanmış bir DEYİM olarak, tarihte yerini almıştır. Bunun adı da; ÇİVİ ÇİVİYİ SÖKER anlamındadır. Yıllardır bir veba ve bir, salgından kurtulmanın tek çaresi, salgının karşısına salgınla çıkmak gibidir. Bunun kim önderi, kim yol gösterdi, kim akıl verdi… v.s. önemli değil. Önemli olan o, vebadan kurtaracak bir formilasyon gerekirdi, o da bulundu galiba… Ekmeleddin İhsanoğlu, “kimdir, nedir, nereden geldi, nere gitti?” anlayışından çok, “ne yapacak, ne yapar, nasıl yapar, geleceğinin, demokrasisine ne kadar katkısı olur?” anlayışında tartışmaları dinliyorum daha çok. Bu adam, Yozgat’lıymış. Yozgat nedir, tarihçesi nedir, kimler yetişmiştir, Yozgat’ tan? Gibi çok sorular sorabiliriz. Osmanlı (Ottoman) kurulurken, Bozok diyarında ilk isyan ( Celali İsyanı) başlamıştır. Osmanlı’nın, şeriat düzenine başkaldırının, ilk isyanının başladığı topraklardır. Bozok diyarının ( Yozgat) %85’i KIZILBAŞ olması, kimseye ve tarihçilere hiç mi bir şey anlatmıyor? Resmi ve devlet tarihçilerini dinlemek ve kabullenmek zorunda değiliz elbette. Tarihe, dünden değil de, daha geniş bir pespektiften bakmak gerekir. Dünden yola çıkarak, tarih bakışı, kimseye inandırıcı olacağını da sanmasınlar. Ne biz, talebeyiz artık, ne de birileri kendini öğretmen sanmasınlar. Kimselerde, yazdıklarımızı artık, MİLLİYETÇİ olarak bakmasınlar. “Anne bak kral çıplak” diyen ve diyecekleri de hesaba katarak konuşmak ve düşünmek gerekir… Hafız Tayyip, ya da dünkü, Hikmet Yar’ın, mücahiti, bugünkü, IŞİD in komutanı, Hafız Tayyip’e karşı ne yapılabilinirdi ki? Irak, üçe bölünürken, Libya, Tunus, Mısır’da başarılı olup ve en son, Suriye’de başarısız deneyiminde, yenilgi olunca, kendinin de başkomutanlığını üstlendiği IŞİD’i savunmak doğal hakkı değil mi? Bunu gören, CHP’de, “çivi, çiviyi söker” anlayışıyla, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu getirmek, sizlerce ne mana ifade eder peki? Atatürk’ün VASİYETNAMESİNİ hala açıklamadan, İslam biriliğini, Amerika Emperyalistinin doğrultusunda ve onunda (Atatürk’ün, vasiyetinde bugünkü koşullara göre ters düşmeyen) çıkarlarının savunucusu bir gerçeği bozma politikası nasıl olmalıydı peki? Dünkü; Atatürk düşmanı gözü küpte, Hafız Tayyip ve de, IŞİD’ın komutanı, Hafız Tayyip’e mi teslim etmeli, laik ve de ilerideki DEMOKRATİK HALK CUMHURİYETİ beklentimizi? Bence, isabetli bir karar almıştır, KILIÇTAROĞLU… Bu anlayışta, bir “ zaman kazanma” taktiği olarak algılanmalıdır… Bu süreçte ki kaosu atlattıktan sonra ki, beş yıl sonra, nasıl bir Türkiye (kalırsa tabi) istediğimizi daha gerçekçi ve de daha özgürce tartışma hayali dilerim boşa çıkmaz.

Bektaş Tosun

18 Haziran 2014

73

CUMHURBAŞKANI KİM Mİ?

Abdul Latif Şener mi? Peki neden o ? “Yazmayım” derken duramıyorum. Hani diyoruz ya “susma sustukça sıra sana gelecek” solganı geliyor aklıma. İnanın ki, kim cumhurbaşkanı olacak, kim seçilmeli hiç umurumda değil. Bazı çıkar ilişkileri en duyarlı, en solcu insanları dahi taraf olmaya zorluyor. Şahsen ben, her zaman tarafım. Ezilenden yana tarafım ve de ölünceye kadar sürecektir bu taraflı duruşum. Ama önemli olan, düzenin, çıkar ilişkisinde, oy kaygısıyla yapılan sinsi pazarlıklarda neredeyse, “ya ulusal kanatta olacaksın ya da şuanda ki, İslam faşizminin ayak seslerinin geldiği, dahası, İslam faşizminin başladığı taraftan da” olacaksın diye zorluyorlar insanı. Ben, “kullanılmayan bilginin tehlikeli” olduğu bilincinde olarak, bilgilerimi kullanmak istiyorum. Sonucu ne olursa olsun yazmaya zorluyor benim içimdeki, devrimci ve dürüst anlayış dürtüyor beni sanki. Benim bildiğim KÜRT HAREKETİ kendi doğrularından taviz vermeyecek tutarlı ve de kararlı olmuştur ve olacağını da beklerken, dilerim Hafız Erdoğan’ın tuzağına düşmezler. 30 Mart seçimlerinde, Hafız Efendi bunu başardı ve de tadını iyi aldı ki, şimdi yine sinsi bir pazarlık içerisindedir hatta aynı 30 Marta olduğu gibi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de, HDP’yi kendine çekmeye çalışıyor. 30 Mart, yerel seçimlerden önce, paralel yapı olayını işlediği gibi, bu defa da, “çocuk kaçırma “ olayını gündemde tutarak, yine kendi çirkin büyük oyununun içine sokmak istiyor, Hafız Efendi, Kürt ve HDP’li dostları. Yeni bir tapeler çıkıp da gündemi değiştirmezse, “çocuk kaçırma olayı epey sürecek gibi. Dilerim, Kürt arkadaşlar ve HDP uyanık olurlar da, Hafız Efendinin, oy tuzağına düşmezler. Kürt arkadaşlar ve HDP; yanına Alevileri, (Kızılbaşları) devrimci, aydın ve demokratları alma yolunu yeğlemeleri herkes için sağlıklı olacağını bilmeleri gerekir ve de bildikleri inancındayım. “Hafız Tayyip, APO işbirliği “ diye yansıtılan isnatsız iddaları haklı çıkartmamak için çok daha titiz davranmaları gerekiyor. Bu bağlam da “Neden Abdullatif Şener?” ya da “neden Deniz Baykal?” sorusuna cevap vermek pek de zor değildir. Aslında CHP-MHP ve Ulusalcı kanadın kısmen benimsediği bu iki isimi, Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin turları, Abdullatif mi, Baykal mı olmalı, için ikna turlarıdır yaptıkları turlar. Kim olursa olsun da, ne imkanı, ne yetkisi var ki, cumhurbaşkanının, hangi yasayı değiştirebilir ki? Hafız Tayyip’in istediği cumhurbaşkanlığı değil, hem Meclisin gücünü, hem de, cumhurbaşkanlığı yetkisini kullanarak, başkanlık hedefine ulaşmaktır. Cumhurbaşkanı Abdullatif de olsa, yapacağı tek şey, AKP’nin sunacağı yasalara karşı durmaktır ve reddetmektir. AKP zaten, cumhurbaşkanı Hafız Tayyip de olsa, Abdullatif de olsa, onlar için değişen bir şey yok ki…

Bütün kurum ve kuruluşları eline geçirmiş ve kendi yetkisine bağlamış bir faşist için, cumhurbaşkanın kim olduğu önemli değildir. Tek üzüntüsü, başkanlık yolu kesilmiş olacaktır. Şimdilik görünen bunlar. Ama aday olarak, Abdullatif’in kesin aday olacak gibi görünüyor. Hafız Tayyip de, kendi içinde yeni bir genel kurulla, başkanlığını yenilemek gerekiyor. Şimdilik görünen biraz netleşmiş gibi. Kendi içinde gerçekleri de yansıtan, kısmen de komplo teorisi barındıran bu düşüncemi yazmakta da zorlandım biraz.

Sevgilerle…

Bektaş Tosun

5 Haziran 2014

74

İSLAM FAŞİZMİ

Tutup – İtmeyi, Kullanıp – Satmayı iyi bilen bir usta var Türkiye’de. Diktatörlük bir bireyin kendi doğrularını kabul ettirmesidir. Bir ülkedeki yaşayan bütün insanları, halkları kendi anlayış ve yönetim dürtüsüyle, herkesi, idare etme, yönetme ve kontrolü altına almasıdır. Faşizm ise, tek bir ırkın, diğer ırklara karşı üstünlüğünü savunup, kendinden olmayan bütün ırkları yok etmektir. Türkiye’deki siyaseti eline geçirmiş olan, yönetim ve yönetimin başında ki, hafız diplomalı, Erdoğan İslami bir faşizmin inşasını oluşturma çabasındadır. Çocukluğundan beri araştıracak bir konumda değilim bu zatın ama, Erbakan’ın siyasi parti ve partilerinde yer ve mevkileri nasıl tırmandığını az da olsa bilen ve izleyenlerden biriyim. Milli Görüş Teşkilatına tutunmasıyla başlayan, nasıl bırakacağını da iyi bilmiş bir, İslami faşizmin temsili yetkisine nasıl ulaşacağının hesabını çok iyi bilmiş, ya da birileri o basamakların nasıl çıkılacağını göstermiş, eğitmiş, desteklemiş olmuşlardır. Her tutunduğu kurum ya da partiyi geri nasıl terk edip, o, tutunduğu parti ve kurumu da nasıl bitmesini de, kendi terk ettikten sonra, önceden yerleştirdiği bomba ile sanki infilak yaşamış gibi, parti ve kurumlar darmadağın olmuştur. Bu önce tutunup kendi düşeceği uçurumdan çıktıktan sonra, her tutunduğu dalı da imha etmesini çok iyi bilmiştir. İlk tutunup kurtulduğu dal milli görüştür safları olmuştur. O, görüşün gömleğini değiştirdi. Gömleği değiştirdi mi? Hayır. Gömleğin rengi değişti sadece. Bir başka renk ise, Türk İslam sentezinin, İslami kanadını oluşturan, Gülen hareketinin içine sızmayı, Gülen’e biat ederek, devletin kurum ve kuruluşlarını kendi siyasi çatısı altına alana kadar, Gülen hareketiyle yollarına devam etmesidir. Ne zaman ki, devletin bütün güçlerini denetler hale geldi, Gülen hareketini de, bir “paralel” anlayışı yaratarak, onun altına da yerleştirmiş olduğu bombanın pimini çekip, infilak etmesini başarmıştır. Bu sinsi, tehlikeli, faşizmin inşasına çok farklı grup, parti, inanç, mezheb ve de farklı kültürleri de kullanmasını çok iyi bilmiş, o, kullandıklarını da nasıl bir uçurumdan yuvarlayacağının hesaplarını da önceden yapmıştır. Yoluna devam ederken, “Kürt Açılımı, Alevi Çalıştayı, Romenlerin, Lazların, Çerkez’erin, Rum, Ermeni” gibi çok kitle, kültür, toplumun duygularını da kullanarak sürekli büyümüştür. En bilinen solun, basının yayının, “yetmez ama evet” onayını da almasını bilmiş, işi bitince de hepsini toptan silmiştir. Çok ve çok tehlikeli bir faşist olduğunu da bütün dünya önün de kendini de deşifre etmiştir. Aslında buna “deşifre” değil de, “artık benim yolum bundan sonra böyle devam edecek, beni de böyle bilin” demek istemiştir. Faşizmi, İslami faşizmden ayıran en büyük etken, aynı ırktan değil de, ırkı ne olursa olsun aynı dinden olan, tek kişiye biat eden, biat ettiği kişinin emirlerine itaat eden, Ulama ve Kadısının sözünden çıkmayan bir faşist anlayışının oluşmasıdır. Faşizm ve İslam faşizmi arasındaki fark din ve ırk farkı olduğudur. Tutup – itmeyi, kullanıp – satmayı çok iyi bilen, bir sitemin değişmesinin hangi kurum ve kuruluşun sırtına basarak değişeceği eğitimini iyi almış, donanımlı bir İslami faşizmin öncüsü ve kurucusu olma yolunda ilerlemektedir. Bunun, yolunu şimdi kesemezsek, Osmanlı gibi, birkaç asır sürmemesi mümkün değildir. İslami faşizme DUR demek herkesin görevi olmalıdır. Neden mi? “Eroin, bir defa uyuşturur, din ömür boyu” (İsmet Zeki Eyuboğlu) anlayışını iyi okumak gerekir.

Bektaş Tosun

2 Haziran 2014

75

DUYMAK VE ALGILAMAK

Yaşarken, insan söyleyecek söz bulamayınca, bir ölüden faksız oluyor bazen. Bir ülkenin başbakanına söylenmedik söz kaldı mı? İnanıyorum ki, sövülmedik ne kimsesi, ne de yeri kalmıştır. İnsanın en son söyleyeceği sözlerden biri de, küfürdür. En alası söylenmiştir. Dua etsin, Can Baba yaşamıyor. Yoksa….. İşte; İnsan yaşarken ölüyor bazen. Donuyor, düşünemiyor, yazamıyor, isyan dahi edemeyecek kadar kımıltısız kalıyor, susuyor bir an… Nereye kadar ki? Duymuyor mu bu adam? Hafız Başbakan! Duyuyor. Hem de defalarca itiraf eti. “Anamıza, avradımıza sövüyorlar, en ağıza alınmadık laflar ediyorlar” gibi de laflar etti. Evet. Duyuyor. Duymak ayrı, algılamak ayrıdır. Hafız, her şeyi duyuyor. Ama, adam tek dil biliyor ne yapsın. DİN dilini biliyor, İslam dilini biliyor, nefret dilini biliyor, KİN dilini biliyor, hırsızlık, hainlik, yalan, dolan dillerinin hepsini biliyor. Bir insan bu kadarını bilince, başkalarını algılayamıyor. Zorlanıyor. Sol dili, felsefe dili, ilim dili, insani dil, HAK dili, sevgi dili bunları bilmiyor. Sol yanı kapalı Hafız Efendinin. Sağa yanı ise sonuna kadar açık. İşte bizi duyuyor ama algılayamıyor. Algı olayı çok önemli. Duyarsın ama algılayamazsın, algılamayınca da, ne denmek istediğini bilemezsin. Herkes, her duyduğunu algılamış olsaydı, bir kişi ne biliyorsa, her kez %80 aynı bilirdi. Demek ki, algı az ağırlığı olan bir kavram değilmiş. Sokakta, protestoların olduğunu duyuyor ve görüyor. Niçin yapıldığını algılayamıyor. Adamın canı yanmış, evladını, eşini, babasını, yakınını kaybetmiş! İsyan ediyor, haykırıyor, sorumlu, büyük, devlet adamı tanımıyor acıdan. Bazen tanıyarak da haykırıyor acıdan. Ama Hafız anlıyor hepsini. Lakin algılayamıyor. Ondan dolayı, korumayı da aşıp, kendi yumrukluyor. Kızıyor, bağırıyor. Gören de, maden ocağı SOMA’da katledilenlerin hepsi onun akrabası. İşte; ben de görüp, duyuyorum Hafızın en dediğini ve ne yaptığını. Ama, ben de Hafızı algılayamıyorum. Beden dili de benzemiyor, insana benzer beden diline. Acayip ve adı konmadık bir yaratık gibi mübarek. Çok hızlı siyaset yapıyor. Alışılmışın dışında. Kimse tutamıyor. Kimse de alışamadı bu tarz siyasete. Hangi yaratığın siyasi tarzı ise daha dünya sosyologları da çözemedi. Geriye tek bir soru kalıyor. Bu Hafız, kendi ne yaptığının farkın da mı acaba? Farkın da olunca nerede olur bu Hafız?

2014

Bektaş Tosun

76

APO-TAYYİP ANLAŞMASI

Vesayet, 28 Şubat, Balyoz, 12 Eylül yasasını kaldırma referandumu, Paralel yapı. Açılımlar v.s. derken, cumhurbaşkanlığı seçimi geldi çattı. 2002’den bu güne her dönem bir şeyleri bahane ederek, acındırıp, sahte demokratlık ayaklarıyla, her seçimi kazanmış, kazanacağını da garantiye alarak propagandasını yapmıştır. Bu son hamle, cumhurbaşkanlığı hamlesini de başarı ile alacağının garantisini şimdiden almış, satranç taşlarını zamanın hamlelerle yerine koymasını bilmiştir. Bundan sonraki stratejisi BAŞKANLIK olacaktır. Cumhurbaşkanlığını aldıktan sonra, başkanlık sisteminin olmaması mümkün mü? 2002’de başlayan, sistemi değiştirme stratejisi, 2015 de tamamlanmış olacaktır. 1970‘lerde, Amerikan Emperyalizminin, 2015 yılına endeksli, Yeşilkuşak Teorisinin tam ve eksiksiz yürüdüğünün bir kanıtıdır. Sosyalist blok dağıldıktan sonra da, Yeşilkuşak teorisinin adı ya da ikinci versiyonu, olan ( B ) planı BÜYÜK ORTADOĞU planı olarak hala devam ettiğinin bir kanıtı olarak bakmak gerekir. Bu, Amerikan planında, KÜRTDİSTAN DEVLETİ’nin de var olduğunu, Türk Devleti biliyordu. İnkar politikalarıyla da yürümeyeceğinin gerçeğini de bilerek, bir KÜRT – TÜRK FEDERE devleti, ya da ÖZERKLİK sitemine dayalı, yeni bir yönetim sistemi oluşturup, birlikte yaşama projesi mi olacak şekliydi. Öyle oldu, böyle oldu. Sonunda oldu. Apo ve Tayyip anlaştı. Özerkliği verdi, cumhurbaşkanlığını aldı… Ben, çözüm konusuna hiç karşı değilim. Özerklik, Kürt-Türk Federe devleti, ya da KÜRTİSTAN adı ne olursa olsun, sonuçta bir hak verilecek ya da o hak talep edilecekti, dünya döndükçe. Sorun; Apo’nun tutumudur. Abdullah Öcalan, Doğu Perinçek, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar gibi, devlet ile işbirlikçi kadrolar oyununu çok iyi oynamalarındandır. Daha sonraları da, Yetmez ama EVET çilerin de katılımıyla süreci tamamlamışlardır. 12 faşit cuntasından sonra, Türk solunu, dağlarda barındırmayan bir zihniyet, Kemal Pir’lerin, Mazlum Doğan’ların en son halkası olan Sakine Korkmaz’ların, kadro dışı olmaları, Apo ve devletin bilinçli bir planlarından başka bir sonuç çıkmıyor, günümüz sürecinden bakınca. Bu, Apo ve Tayyip ortaklığında gerçekleşen planın içinde, artık, devlet denilen unsurun da bir etkisi kalmadığının bir göstergesidir. Anlaşılıyor ki; dinin ne kadar büyük bir sömürü düzeni, işbirlikçiliğe en yatkın bir kullanım malzemesi olduğudur. Dilde, kültürde anlaşamayan bir zihniyet, çağı geçmiş bir DİN anlayışında nasıl bir birliktelik sağlandığıdır. Ben şimdiden ” Kürtlere özerklik, Tayyip’e de cumhurbaşkanlığı hayırlı olsun. Muhalefet partileri ve demokratik kurum ve kuruluşlar, bu sistemi, daha demokratik bir duruşla ortak bir siyaset oluşturarak, kardeşçe yaşanır ikinci bir yol bulurlar mı bilmiyorum. Şimdiden herkese hayırlı olsun.

Bektaş Tosun

2014

77

RAHİP VE İMAM KAVGASI

Alman, Cumhurbaşkanı Gauck, eski bir rahipdir. Erdoğan da, eski bir imam. Tarihin cilvesine bak ki, imam, rahip karşı, rahip de İmamı yerden yere vuruyor. Hani derler ya “tencere dibin kara, seninki benden kara.” Alman, Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz günler de, Berlin’deki, Cemevi’ni ziyaret ederek, “Barış için dua ” etmiş. Ne de olsa eski bir rahip ve de dini bütün bir cumhurbaşkanı. Eskiden de Milli Görüşçüleri çok severlerdi! Ne garip ki; Erdoğan’da, Ermeni katliamı için özür diledi ve de Allah’tan rahmet diledi. O, da dini bütün bir İmam ne de olsa. “Akp liler, Almanya, dün Kürtlere, bugün Alevilere yardım ediyor” diye de sitemde bulunuyorlar bu günler de. “Alevi, Cemevleri terör yeridir” diyorlar. Almanya açıklamamış mıydı, ” camiler de eroin ticareti yapılıyor” diye. Almanya Cumhurbaşkanı; ” Türkiye’deki gelişmeler beni korkutuyor” deyince, Tayyip’de; “içişlerimize karışmaya hakkın yok” diyerek, o kızarmış suratı, köpüklü ağzı ile çok kızdı bugünkü, grup toplantısında. “Almanya, Ukranya silahlarını, Suriye Cihatçılarına yolluyor” haberi yalan mı acaba? Erdoğan’nın da, cihatçılara, para ve silah verdirdiğini belge ve bilgilerle de doğrulanmadı mı? Rahip ve imam’ın kavgasını ben anlayamadım. Acaba, silah pazarlamada , bir birinin pazarını mı gasp ettiler? Oysa, yok bir birinden farkı. Erdoğan’nı da besleyip, büyütmede emeği var Almanya’nın doğrusu. Ey İmam! Haddini bil, karşındaki koca bir rahip. Arkasında Roma var, Avrupa var, Amerika var. Senin hocaların onlar. Seni bu hale getiren onlardır. Biraz saygılı ol. Görevini kısmen yerine getirmiş olsan da, Suriye’de hata yaptın. Babalarını dinle. Kuzey Afrika’da görevini nasıl yaptıysan, burada da yapacaktın. Biraz da, batılı gibi davran, göstermelik de olsa. Yoksa, rahib ne derse susmalısın. Senin İmamlığın ancak, kendi camilerinde geçerlidir. Bak, camiler çok iş yapıyor. İş bağlama, karar verme, gizli-saklı işer, hırsızlıkların planladığı yerlerdir camiler şimdi. Sen seversin oraları. Sen oralarda öğrendin bu yalancı siyaseti. Hırsızlığı, hainliği. Oraları koruyup korlamalısın. Rahib efendi, kiliseyi artık terketti. Onlar, DEMOKRASİ adı altında yapıyor artık her türlü savaş ve sömürü planlarını. “Sen de biraz demokratlaş” diyorlar. Anlasana bengemaz…

Bektaş Tosun.

78

HIRSIZ KAZANDI

Çaldılar mı? Evet. Soydular mı? Evet. Yalan söylediler mi? Evet. Katillere destek verdiler mi, silah verdiler mi? Evet. Dine, imana, Kur’an’a küfür ettiler mi? Evet. katlettiler mi? Evet. Kazandılar mı? Eveeeeettttttt. Peki suçlu kim? AKP hırsızlarından başka herkes suçlu! CHP ne yaptı peki? Kaydıkça SAĞA kaydı. Denize düşerken yılana sarıldı. Sana söylemedik mi, sayın Muharrem İnce! “1974’deki, Ecevit’in, sol ve Kürtlerle birlik için de olduğu için, birinci parti olarak, tek başına iktidara geldiğini… 1989 Yerel seçimlerinde, Türkiye genelinin %76 SHP’nin belediye seçimlerini zaferle kazandığını… Peki; CHP’’liler, siz, CHP olarak ne yaptınız? “Bunların (AKP) hırsızlıkları, hainlikleri, din bezirganlıkları, Cemaat ile bölünmeleri biz, CHP’ nin oyunu, Tarihin en yüksek sayısına çıkartıp ve çanta da keklik” gözüyle bakmadınız mı? Siz CHP olarak, Kürt ve Türkiye solu ile hareket etseydiniz, Şu anda ki almış olduğu aynı belediyelikleri, BDP yine alacaktı, belki de fazlasını alıp, CHP’de, İstanbul, Ankara ve Antalya gibi büyük illeri alacaktı, hatta daha çok mevkileri kazanacak tınız. Siz, CHP’ liler. Bu süreçten sonra, devrimciliğe, halkçılığa, laikliğe ve bağımsızlığa sıkı sıkıya sarılsanız da kimi inandıracaksınız? Siz, CHP’ye, gökten zeminle inmiş olan bu fırsatı ve çok açık bir objektif şartların doğmasını değerlendiremediğiniz için, tarihin en suçlu, en akılsız ve de BENMERKEZCİ davranışınızın hatasını tamir edemeyeceksiniz. 2014, yerel seçimlerinin tek mağlup partisi siz CHP olduğunuzu, tarih sayfasına yazdırdınız. Siz, CHP. Yıllardır, korku salarak kullandığınız, şu tutarlı, dirençli, sağduyulu ALEVİLERİN yakasından ellerinizi çekin artık. Solu bölmekten, sol söylevleri kullanmaktan vazgeçin artık. İçinizde, doğru değerlere inanmış, temiz insanların gölgesine de sığınmayın. İlkelerini inkar etmiş, ilkelerinden taviz vermiş, cumhuriyetin devamı olan, “Demokratik Halk Devrimini” yapamamış korkak bir anlayışıyla, sosyal demokrat olamayacağınızı da kanıtlamış oldunuz. Gölge etme yeter ey CHP. Tek yol var sizin için. MHP ve cemaati alın yanınıza, solu ve Alevileri rahat bırakın. Davranışınızla, hırsıza, haine, katile pirim verip ve onları aklanmalarına vesile olmanızı, tarih af etmeyecektir. Şu dürüstlüğü yapın lütfen. Kendinizden başka kimseyi suçlamayın.

Bektaş Tosun

31-Mart-2014

79

NEYMİŞ BU AMERİKA BE!

Evet. Amerika’yı bilmeyenler için “Sen neymişsin be Amerika” diyebilir. Ama Amerika’yı bilen için pek zor değil ne yazık ki. Ama bazen bilenleride şaşırtıyor, dünyayı da şaşırtıyor Amerika’nın politikası… Ne akıllı politikacıları var bu Amerika’nın! geleceği bir Tanrı buyruğu gibi yazıp, sunuyor, çıkarı olduğu dünya coğrafyasının her alanına. Türkiye için, yüz yıllık takipçisi olmuş, bir yüz yıl daha, Türkiye için projesi olduğuna inanıyorum kim ne derse desin. Hayranı değilim. Sadece sinsi politikasının en iyi düşmanlarından biriyimdir. Kim demişti hatırlamıyorum şimdi ama, ( Hakk’a yürümüş olan, İlhan Selçuk olmalı galiba) “Amerika, Apo’yu verdi, Fethullah’ı aldı” demişti. Nedenini şimdi anlamak kolay ama o, günden anlamak büyük bir öngörüdür. Saygı duyuyorum her kim söylemiş ise. Önce, Akp, cemaat koalisyonu, sonra da, miladı dolunca, koalisyonu bozup, bir başka -A- ya da -B- planına geçmiş olmalıdır. 1997 Gölcük depreminden sonra, Türkiye’yi ziyaret eden, Amerika Başkanı Clinton’a 21. yüzyıl için bir gazetecinin sorusuna da, “21. yüzyıl, Türkiye’nin yüzyılı olacak” demişti. Amerika, bizden daha iyi biliyor, ne kadar hain, hırsız, yalaka, sahtekar, parayı seven insan olduğunu bizim ülkemiz de. Ki; bunların çıkarının aynı olduğu, sonradan da, çıkar ilişkisinden kavgaya dönüştürüp ayırabileceği kadroyu çok iyi seçiyor. Yüzyılı aşkındır, katliamların senaristliğini de yapan Amerika, bu filmin figüranlarını da çok iyi seçiyor. Biz bunları anlamış olsak da, bazı dost görünen, insanları anlamakta zorlanıyoruz. Daha dün, özgürlük mücadelesi veren, Kürt kardeşlerimiz, bu gün ne oldu da bu soygun, vurgun, talan, adaleti yok sayan, dikta bir tutum alan, baş hırsız, Tayyip’e sesiz kalmaları, bir başka düşündürüyor insanı. 1925’de başlayan, Kürt isyanları, 2010 yılında bitmiş, ya da anlaşmalar yapılarak, ortak bir İSLAM anlayışı için de çözüme kavuşmuştur. Barış, hangi kisbeti giyindirilerek olursa olsun, ne isim adı altın da barış olursa olsun elbette sevindirici bir olaydır ve kazanımdır. 1925 ile 2010 yılları arasındaki 75 yıllık bir süreçte, onlarca Kürt isyanı, başkaldırı ve de bu isyanları bastırmak için katliamların olması da çok acı olaylar ve de içimizi kanatan tarihler olmuştur, tarih boyunca da unutulmayacaktır. Ama, 1400 yıldır, ezilen, katledilen, yakılan yıkılan, asimile edilen, hala da, Amerikan Emperyalizmin politik çıkarları, Alevi halkını bir başka versiyonla, Cami-Cemevi projesininde daha ne gibi asimilasyon ve katliamalara gebe olcağını bilmediğimiz bir süreçte, Alevilerin yalnız bırakılması, desteklenmemesi, kimlerin ekmeğine yağa çalmaktır acaba? Bazen, sohbetlerimizde dahi, iki sözcükte Alevilikten söz edince rahatsız olan o, kendilerine “ sosyalist, devrimci, ilerici” dediğimiz arkadaşların dahi rahatsız olmaları da da acı verici bir tablo oluyor, duyarlı Alevi canlara karşı. Hep, Kürtlükten, demokrasiden, ilericilikten, Kürtlerin özgürlüğünden dem vurulursa, her zaman iyisindir. Ne zaman iki sözcükle de, Alevilik ve Alevi sorunundan bahsedilince, ya statükocu, ya devletçi, ya da milliyetçi v.s. oluyorsun. Ortadoğu’nun en eski ezileni, hala da ezilen, en eski katliamlara uğramış, hala da katledilen, asimile edilen halk, önceki adı KIZILBAŞ, şimdiki adı ALEVİLİK’tir. Kızılbaşız, Aleviyiz, komünistiz, ateistiz, Kürdüz, sosyalaistiz, devrimciyiz, ilericiyiz. İsmimiz çok. Biz bu isimlerin hepsini de seviyoruz. Yarın yine seveceğiz. Bu sevda bizim sevdamız. Ama, gemisini kurtaran kaptan hiç olmadı Aleviler. Kim ezildi, kim katledildi, hep onların yanında oldu. Dün sosyalist mücadele için de olup, Kurtuluş Savaşı verenler, nasıl da hasretmişler , bu çarpık düzen içinde kendi benliğini “aldım” anlayışına kapılıp, bir başkalarını umursamamak. Bazen de MEZHEPÇİ anlayışla bakmaları, Cemaat- Tayyip koalisyonuna karşı sesiz kalmaları da hiç anlaşılır bir davranış değildir. Amerika’nın, Ortadoğu’daki oyunu buraya kadar mı sanıyorsunuz? Onlar, Ortadoğu oyununa yeni başladı. Gelecekteki oyunlarına da herkes hazır olmalıdır. İleriki oyunları, kurtulduk sananlar için de geçerli, kurtulmak isteyenler için de. Devlet mi nerede? Gören var ise bana da haber verin.

Sevgilerle…

Bektaş Tosun

04-02-2014

80

CENEVRE YOLCULARI

Cenevre’de büyük bir toplantı olacak. Sanılıyor ki, dünyada savaşın sona ermesini sağlayacaklar. Nerede o günler… Savaşı başlatanlar kendini aklayacaklar bu toplantıda. Kimler mi suçlu sayılacaklar? Tabii ki savaşanlar! Başlatan hiç suçlu olur mu? Suriye’de, on bin tane resim çekilmiş, Esad’ın katlettiği insanların resimleri. Hem de binlerce insanın. Bu kanıtlanırsa, Esad savaş suçlusudur. Öyle olması da gerekir. Buraya kadar anladık. Bu resimleri, hırsız Tayyip’in medyası, çarşaf çarşaf yayımlıyor. Bu bir başarıdır aslında medya adına. Bu medya, başka argümanlarında masaya geleceğini de konuşabilse ne güzel olurdu, habercilik adına… O masaya sadece siz mi oturacaksınız, beyinsiz insanlar. Masaya nelerin geleceğini, kısaca şimdiden söylemek zor değildir. Buna “komplo teorisi” diyebilirsiniz şimdilik. O masaya, Çin, Rusya, İran, Almanya, Fransa ve Suriye oturacak. Türkiye var mı bilmem ama olsa da, değişen bir şey olmayacaktır. Masada, Türkiye’nin, Kimyasal silahları nasıl, muhalif katillere verdiğini, muhalif katillerin nasıl kelle kestiğini, Hırsız Tayyip’in nasıl bir savaş çığırtkanlığı yaptığını, İslamcı terör örgütlerinin nasıl silahlandırıldığını, “Allah-ü Ekber” nidalarıyla kesilen kelleleri, yeşil sermayenin savaş finansörlüğünü, bunun sorumlu tarafının da, Türkiye’nin yaptığını, uydu resimlerini, emperyalizmin ajan raporlarını masaya koyduklarında, Türkiye’nin de savaş suçlusu olma ihtimalinin olacağını hesaplayarak ve düşünerek yayım yapamayan, Hırsız Tayyip’in, ya da hırsızın danışmanlarının, bunları görüp de öyle bir yayım politikası izlemeleri gerekmez miydi? Erken öten horozun başını keserler. Dünya kamuoyunda, bir ülke, hırsız olursa, savaş suçlusu olur, katil olursa bu o, ülke vatandaşlarını nasıl etkileneceğini herkes biliyordur. Hırsız Tayyip’in çıkar ve kini yüzünden ve bir devlet yöneticisi yüzünden, halkını suçlu kimse saymalıdır. “Suçlu ayağa kalk, hırsız ayağa kalk, katil ayağa kalk” deseler o kişi, Tayyip’den başkası değildir. Bu Cenevre toplantısı, Türkiye’nin başına çok iş açacaktır. Derece olarak bakarsak… Hırsız Tayyip, ülkesinde zaten katil sayılan katil Tayyip, Esad’dan daha katil sayılacak gibi gözüküyor Ey hırsız ve katil Tayyip! Dilerimki, ben yanılayım. Cezanı orada vermeseler de, 30 martta sen kendi cezanın ne olduğunu göreceksin gibi geliyor bana…

Bektaş Tosun.

Ocak 2014

81

EY TÜRKİYELİLER

Sizler, tarih boyunca hep yoksulluk, zulüm, işkence, idam, katliamlardan geçmiş bir halksınız. Her dönemi yaşamamış olmasanız da, babalarınızdan, dedelerinizden de duyup, bildikleriniz, hepinizin birer roman yazacak kadar da duyumunuz ve birikimiz vardır. Ama sizler de şimdiki süreci yaşayan insanlarsınız. Türkiye’de yaşayan her bireyin de kendine göre düşüncesi vardır. Her birey de, bütün gelişmeleri izliyordur, basın ve yayından. Kimin ne söylediğini, kimin haklı ve haksız olduğunu da vicdanen bir karara varacak kadar da vicdan sahibisinizdir. Şimdiye kadar, Tayyip Erdoğan’ın 12 yıllık icraatını izlemişsinizdir. Belki de üç dönem de desteklemişsinizdir. İyi bir gelecek, iyi bir yönetim, adil bir hukuk söylevlerine inanıp, bu güne kadar yanın da olmuş ve destekte bulunmuş ola bilirsiniz. Bazı dönemler oldu ki, bütün nefret konuşmalarını, Meshepçi söylevlerini, kindar, dindar anlayışlarını da unutup, yine desteklemiş olabilirsiniz. Bugünkü sürece baktığımız da, bazı geçmişteki şeyleri tölerans olarak görmüş olsanız da, sizin alın terinizi, verginizi, emeğinizi, rızkınızı çaldıklarına, sizler de şahit olmuşsunuzdur. Tayyip ne anlatırsa anlatsın. Onun ve onun yardakçıları, yandaş basını ve yayına inanacak kadar da cahil ve beyinsiz değilsiniz. Onun ne kadar anlatanı ve de yalakacısı var ise, karşısın da, onun iki katı, gerçekleri anlatan, dürüst insanlar vardır. Doğru yayın yapan yayın organları, doğruları yazan gazeteler vardır. Sanmayınki, tek konuşan ve de tek onun destekçileri olan yayın ve gazete vardır. Kim ne kadar kötülerse kötülesin, kim ne kadar inkar ederse etsin, Abdullah Öcalan’dan alın da, en solcusu, en devrimcisi, en liberali, en faşisti de bu sitemden beslenmiştir ve de cumhuriyetin nimetlerinden beslenmiş, Ortadoğu’nun da en iyi eğitim sisteminde eğitim almış insanlardır. İsterdik ki, bizler de, bir batılı kadar, eğitime sahip ola bilseydik. “Bir ülkeyi çökerteceksen, önce eğitim seviyesini düşürmelisin” sözü boşa söylenmemiştir. Bizim de eğitim sistemimizi, KÖY ENSTÜTİLERİNİ (1946) kapatmakla, çökertmeye başlamışlardır. Tayyip’e zamanla biri demişti ki; ” Ondan MUHTAR dahi olamaz” demişti. Doğru demiş de, Tayyip de çok dalga geçmişti o sözcük ile. Oysa, demek istenen şuydu: “Bir, Muhtar kendisini, bir devlet adamı gibi görüp, nerede ne konuşacağını bilen, hakkaniyet içinde görev yapan biridir” anlamın da söylemiştir. Tayyip ise, ne devlet adamı gibi davrandı, nede bir hükümet başkanı gibi. Nefreti, kini, ayrımcılığı, meshepciliği, rantçılığı, hırsızlığı, yüzsüzlüğü bir erdem gibi kullanarak, siz Türkiye Halklarına layık bir insan, bir başbakan olamamıştır. Dilerim, önümüzde ki, yerel seçimlerde de, “ne söylerse söylesin, dini bütün” diye de aldanıp, tarihsel bir yanılgıya daha düşüp yanlış yapmazsınız sanırım.

Sevgilerle…

Bektaş Tosun

28 Aralik 2013

83

ADI TERÖR AMA GERÇEKTE KATLİAM

Batı, Noel bayramına hazırlanırken, Ortadoğu’da kan akmaya devam ediyor. Suriye ve Irak’da iç savaş mı, mezhep savaşı mı, teröre karşı bir savaş mı, ya da hepsi bir arada süren, acımasız bir insan katliamını sürdüren güçlere kimse DUR diyemiyor. Çıkar paylaşımı ve stratejik denge savaşı devam ediyor. Kimin neyi kazanacağı hiç belli olmayan, emperyal güçler, pazar paylaşımı anlayışıyla, insan unsurunun esamesinin silindiği acımasız bir kavgaya tutuşmuşken, “kurt puslu havayı sever” anlayışı ile, Türkiye’de, Türkiye Kürdistan’ında katliamanı acımasız bir şekilde sürdürüyor. Adı; bazen ŞARK, bazen “Güneydoğu, Güneydoğu Anadolu, Türkiye Kürdistan’ı, Doğu Bölgesi, Kürt Bölgesi” adı altında, sinsi bir katliam sürdürülüyor, Türkye Devleti tarafından. Öğretmenleri, devlet memurlarını, doktor, mühendis, müteahhit ve Türk olan, kendine yakın gördüğü herkesin oradan uzaklaşmasını öneren bir devletin başka ne amacı olabilir ki? O coğrafyada başka geriye kim kalıyor? Orada yaşayan, oranın orjin halkı olan, Kürtten başka yaşayan, az da olsa, Arap, Keldani, Süryani, Ezidi, Alevi gibi halklar olsa da, hepsi, TERÖRİST anlayışıyla yapılan resmen katliamdır. Hendekler, barikatlar varmış. Neden var hendek ve barikatlar? Tabii ki savunma amaçlı. Kime karşı? Faşizme karşı. Peki bu katliama karşı neden suskun kalınıyor? Eskiden, “Direniş Komiteleri, Direniş Barikatları” yok muydu? O gün ki direnişi savunan anlayışlar şimdi nerede? “Gezi Direnişi” direniş de, Kürdistan’daki direniş değil mi? Yani onlar bölücü mü? “Çözüm süreci” de bölücülüktü birilerince. Birilerince de, “ortak yaşamın çözümü” anlayışı hakimdi. Kürtler parti kurup, meclise giriyorlar, meclis içindeki de bir ötekileştirme politikası değil miydi? Akepe, devletinin ne yapmak istediğini hala anlamdık mı? “2023” diyor o, idealinde, “Yeni Osmanlı” projesi olan, emperyalizmin maşası Hafız Tayyip alçağı. Hafızın, oyalama politikasını, HDP içinde de geç anlayan olmuştur. Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi parti içinde de “Tayyip sevdalıları” nın olduğunu söylemişti. Kürt ihanetçileri ile, dönek, kaypak Türk solunda da, Akpe’nin bu anlayışlardan yararlanarak nasıl bir güç aldığını hala anlayan olmadı mı? Ortadoğu ve Türkiye Kürdistan’ında ki günlük gelişmeleri kimse takip edemiyor ve geleceğini kimse kestiremiyor. Kafalara her gün bir format atarak, beyinlerin çalışmasını, düşünmesini, öngörü ve önsezisini dahi engeller duruma gelmiş, hem kan dökücü, hem de pisikolojik bir savaşın olduğunu artık anlayıp, düşüncemize sahip çıkarak, savaş ve katliama karşı güç birliğini yaratmak zorundayız. Yarın çok geç olacaktır. Sonrası mı? Bilmeyen var mı? Radikal unsurlar, sol unsurlar ve Alevilerdir son katledeceği insanlardır.

Sevgilerle…

15 Aralık 2015

Bektaş Tosun.

84

ABO(OO)MA VE PU(Ş)TİN KONUŞMASI*

Abooo-ma; “ya din olmasa ne yapardık?” Pu(ş)tin; “hangi din?” Abooo-ma; “Farkı var mı?” Pu(ş)tin:”Fark büyük. Bizimkiler uyandı artık.” Abooo-ma: “Şimdilik, müslümanlık yeter ama...” Pu(ş)tin: “Ben onları uyandıracağım” Abooo-ma; “Sen bastığımız dalı kesiyorsun” Pu(ş)tin: “Sen, Afrika’da kabileleri düşün, onlar din kadar karlıdırlar” Abooo-ma: “Sen ne şeytanlık düşünüyorsun peki?” Pu(ş)tin: “Asya’da Hindu, Şaman, kabileler ve feodalite var.” Abooo-ma; Ortadoğu bitti mi yani?” Pu(ş)tin: “Şu salak Tayyip biraz daha oyalansın, öyle bir enayi hangi dinde var ki?” Aboo-ma: “Sahi, boşuna ‘Ilımlı İslam’ demedik ya…” Haklısın.” Pu(ş)tin: “Şu uçak olayını biraz daha gündemde tutalım” Abooo-ma: “Tamam. Hadi Noel’in kutlu olsun.” Pu(ş)tin: ‘Senin de son yılın lan enayi, ortam benim şimdi’ derken içinden, “zaten sen yoksun artık, dünya bizim artık, Abooo-ma” dedi.

4 Aralık 2015

Bektaş Tosun.

*Her şey doğru ve gerçek. Ne yalnız ki, hayali konuşturdum bu, dünya suçlusu iki büyük SÖZÜM ONA Dünya liderlerini!

85

AT İZİ, İT İZİ DEĞİL… GÖKYÜZÜ

Bazı toplum sorunları, bazen de dünya sorunları, insanın acısını dahi doya doya yaşatmıyor. Ya da ben sorunlar karşısında sorumsuz ve duyarsız kalamıyorum. “Mezar taşlarını koyun” sanmakta, acemi EFE’nin, diğer EFE’leri ele vermeleri gibi bir şey! Atla gidilmiyor savaşa artık, sokakta çocuk dalaşı da değil bu, sağ ve sol çatışması da değil ayrıca… Tüfeğe saçmayı doldurup, kargaya ateş etmeye de benzemiyor. Bu, ülke içinde, eylemcilere ateş etmeye, su sıkmaya, plastik mermi atmaya da benzemez. Bu işler, din-mezhep işi de değil ve cemaat, camii işi de değil. Sadece 78 milyon halkı risk etmek de değil sonuçta. Haritadan silinmek, Ortadoğu’yu yaşanmaz hale sokmaktır. Evet. Dilerim bu olay, daha büyümeden kısa zaman da normal yaşama dönülür. Ama tahrip edilen ilişkilerinizi, kuşaklar sonra da kolay ve kolay unutulmayacaktır. Gelelim bu konuma nasıl gelindi! Kuzey Afrika ülkelerine ARAB BAHARI’na benzeterek, Suriye’yi de kolay lokma sanmışlardı. Rusya’yı hep seyirci kalacağını sanarak, emperyalist güçler ve onların maşası, Türkiye’nin çakma Başkanı Tayyip’e de güvenerek, Esad da “gitti ha, gidecek” ninnisiyle en azından kendilerini teselli ettiklerini, uçak vurulunca anladılar. İşte; PAYLAŞIM PAZARI dediğimiz olay budur. Siz, paylaşımcı ve kan emiciler, kendi sevdanızdayken, Rusya da sizlerden farksız, Ukranya’yı bölüp, kendi egemenliği altına alma çabası içindeydi.. Sizler, it dalaşı yaparken, “mavi akım”ı da garanti altına alarak, tam zamanında ” Bir dakika beyler, siz kimim kalesini paylaşamıyorsunuz, siz, doğu pazarını paylaşmak için kimden izin aldınız da, Suriye’yi aşarak gideceksiniz” diyerek, gökten zeminle iner gibi, Suriye’ye yerleşiverdi birden. kuzeyde, Ukrayna, güneyde Suriye’ye yerleşince, batı emperyalizmi ve ABD paniklemeye başladı. Tam da, sığınmacılar için, Tayyip’i ikna edip, paraya boğarak, sığınmacıları geri göndermek için, Merkel’in diz çökercesine, Tayyip’e gitmişken, konjüktör çoktan değişmiş, batı emperyalizmini farklı bir korku sarmıştı. Rusya’nın önü nasıl kesilmeliydi! Evet. Uçak düşürüldü. Zaman kazandılar şimdilik. Ya Türkiye’yi parçalama pazarlığı başlayacak, ya da Türkiye, hem batıya boyun eğecek eskisinden daha bağımlı olarak, Rusya’ya da mahçupluğunu anlatmakta acizleşerek, tavizler vermeye başlayacak. Asıl sorun, iki super gücün, paylaşım pazarı arasında, kapana sıkışmış bir Türkiye var şimdi. Çözen varsa gelsin beri.

Sevgilerle…

25 Kasım 2015

Bektaş Tosun.

86

POLİS, JANDARMA VE KÜRT PARTİLERİ

Polisinde menşei belirsiz, jandarmanın da, kim kime dum-duma! Işid’in, Suriye’deki görünümünü, Türkiye’de, polis olarak da, jandarma olarak da görebilmek mümkündür. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Hepside Tayyip’in emrinde olan, provokativ ve her türlü eylemi yapacak, kan dökecek konumda bir, devlet terörü olarak görev almış konumdadır. Öyle bir objektif şartlar oluşmuş konumda ki ortam, kimsenin çözmeyeceği konuma büründürülmüştür. Hani bir çözüm süreci vardı ya… Dondurucuya kaldırıldı ya… Şimdi farklı biçimiyle karşımız çıkacak. Dondurucuda, galiba şekil değiştirmiş! Zaten şu andaki, sancı ve katliamın da tapılması, o alçağın güya B Projesi imiş. HDP, PKK’nın Türkiye’de ki siyasi koluymuş. Peki; şimdiye kadar masada kimlerle vardın ve o masada ki, hayali birileri miydi? Bu bir Osmanlı oyunu muydu peki? 7 Hazirandan sonra, seçimin yenilenme nedeni 602 (11 Ekime kadar) kişinin ölümüne sebep olan neden bu B planınız mıydı? Yani: HDP değil de, İslamcı ve Kürt örgütleriyle, çözüm süreci için masaya oturmak ve dondurucudan da çözüm sürecini yeniden başlatmak için, çözüm paketini çıkartıp, HÜDAPAR, KADEP, PAK, TPDAK gibi İslamcı ve şeriatçı, Kürt örgütleriyle, süreci ( Sözüm ona) bir 4 yıl daha ( Seçime kadar) oyalama sürecini devreye sokma taktiğidir. Biz bu gibi, sinsi politikaları sanmayın ki anlamıyoruz. İşte tam da bu nokta da, bir başka sahne devreye sokulacak. HDP ve PKK’nın bittiğini, gerçek KÜRT halkının bu gerici ve Tayyip’in yandaşları olduğunu, basın ve yayın yoluyla pompalayarak, ikinci bir versiyonu da, Alevilerin katliam sürecini devreye sokacağı bilinen bir sinsi plandır. Madem öyle. Ermeni katledilirken seyirci kaldık ya da sesiz kaldık, şimdi, HDP’nin öncülüğünü çektiği, KÜRDÜM diyen insanların da içinde yer aldığı, bir partinin ve gerçek KÜRDÜM diyenlerin katledilmesine de seyirci kalırsak, sıra Alevilere, demokrat, devrimci, sosyalist, laik, vatanperver insanlara geldiğini unutmayalım. Ben söyledim. İsterseniz “Komplo Teorisi” deyin, deyin de isterseniz, sağlıklı bir şekilde düşünün.

Sevgilerle…

13 kasım 2015

Bektaş Tosun.

87

KÜRDİSTAN KAN GÖLÜ

“Yasalara uygun yapılıyor”muş operasyon, pardon katliamlar. Bu nasıl yasa, bu nasıl sistem? Dünyada böyle bir fırıldak, oynak, her başa gelene göre tam uyumlu bir yasa var mı acaba, dünyanın başka bir ülkesinde? Tek partili döneme göre de uygundu, bu gibi katliamlar için. Demokrat Parti döneminde de, Demirel, 12 Mart Cuntası, 1. Milliyetçi Cephe, 2. Milliyetçi Cephe Hükümetleri içinde. 12 Eylül Faşist Cuntası için, Anap dönemi, Tansu Çiller dönemi ve şimdi 13 yıldır iktidarda olan ve kana doymayan AKP dönemine de uygun demek ki bu yasalar! Yukarıda yazılan, yönetim dönemlerinde ki, katliamları sıralarsak, galiba bir ellinin üstündedir olan katliamlar… Bu alçak yasa, neymiş ki de, bu kadar lastikli yapılmış! Madeni-maddesini nereden almışlar. İtalyan, İsviçre yasalarında bu kadar lastikli bir yasa yok, vardıysa da kalmamıştır oralarda ki uygulamalara baktığımızda. Ya da tersinden bakalım; yasa iyi ama, her yönetim, kendi prensip ve parti düşüncesine, siyasi anlayışına göre yasa yapıyorsa, bu halk nasıl halk peki? Muhalefet nasıl bir muhalefet? Bir ülkede, 90 yıllık bir sistemde 50 den fazla katliam olmuşsa, bu yasa da hala geçerliyse, halkta hala bu yasal çerçevede sandığa gidebiliyor, onu da parlamenter sistem olarak kabul ediyorsa, ben kendi adıma ve bu ülkenin neyle yönetildiğini hala anlamış değilim. “Bunlar dinsiz, bunlar Alevi, bunlar bölücü Kürtler, Rum, Ermeni, komünist, devrimci, laik” diyerek, işkencede, darağacında, faili meçhul olarak katlediliyor ve edilmişse, şairi, yazarı, sanatçısı işçileri atılıyor ve atılmışsa, sürgünde yaşaması için zorlanıyor ve sürülüyorsa bu ülkede bizi bağlayan nedir? Coğrafyayı sevmek suç mu, o coğrafya da kardeşçe, halklarla bir arada yaşamak suç oluyorsa, bizler gerçekten suçluyuz. Düzeni yıkıp, herkesin ortak ve yaşanacak bir ülke haline getirmediysek… Evet. Suç ve suçluyuz. Literatür de bir KÜRDİSTAN var ise, bir de KÜRT halkı var ise, onlara dokunan bana da dokunur anlayışını bir realite görüp, onlara edilen her zulmün karşısında durmayı bir devrimci görev biliyorum. Sessiz kalanı kınıyor, ortak yaşam için de mücadeleye devam etmeyi en azından insani bir hak olduğunu düşünüyorum. Yeter artık! Bu zulüm bu kan, bu ülkeye yakışmadı ve yakışmıyor. Hem ülke içinde, hem de yanı başı komşularda katliamlar sürerken, bütün dünya liderleri, hemen yanı başında hala pazar paylaşımı yapıyor, o kan gölü ortasında, toplantı yapabiliyorsa bizlere ne denir onu da siz düşünün.

Sevgilerle…

Bektaş Tosun

12 Kasım 2015

88

GELİŞMİŞ ÜRKEKLER TOPLANTISI

PEGİDA örgütü, Hollanda’da, eylem yaptı. “Döner yemeyin, Türkiye’ye gitmeyin, başörtülü kasiyerleri, süpermarketlerde iş vermeyin gibi, “sloganlar attılar. Ama sizlerin liderleri, hafta sonu, Türkiye’de, “gelişmiş alçaklar toplantısı”na katılacaklar ne haber! Zaman manidar demek. Hatta ilk kafile gelmeye başladı bile. 1000 kişilik heyetle, gelen, 18 milyona otel kapatan, Arabistan’da yaşayan koyunların çobanı, Arbistan Kralı, dünya jandarmasının, başkomutanı, Obama, Lenin’in ülkesini, tek adam gibi yöneten, eli kanlı, eski KGB üyesi Putin, Yoguslavya’yı kana bulayıp, parçalayan, Almanya Eski Devlet Başkanı Kool’un KIZIM diyerek, sömürüsünün devamını emanet ettiği, Merkel, Kuzey Afrika ve Orta doğuda akan kanın mimarlarında biri olan Fransa Devlet Başkanı, Bil-cümle, hırsız, hain, katil, elleriyle yetiştirdiği, onları ikiye katlamış, hırsız, katil ve faşist diktatör, alçak Tayyip hayvanın, davetlisi olarak, Bu hafta sonunda, Türkiye’de toplanacaklarmış. Ellerindeki sermayeyi hangi bölgeye kaydırma planları ve Ortadoğu’dan sonra hangi kanı dökeceklerinin kararını alacaklarmış. Ortadoğuda, dünya savaşına mı, yoksa, kan dökmenin, uzak Asya bölgesine mi kaydıracaklar ve savaştan kaçanları, Afrika’ya satma programı mı alacaklar? Gündemleri yoğun… GÜNDEM 1. Tanışma ve görev dağılımı 2. Divanın oluşumu 3. Ortadoğu’daki dökülen kandaki kazanç paylaşımı 4. Petrol, gaz, altın, borsa, madenlerde ki son paylaşım değerlendirmesi 5. Terör örgütleri bir süre daha kalsın mı, yeni bölge görevinin belirlenmesi. 6. İllimünitasi örgütünün önerileri 7. Öneri ve yeni görüşler 8.Kapanış bildirisinin hazırlanması.

Peki ne bekliyordunuz bu toplantıdan? Açıklayacakları bildiride, Suriye’den bir kaç satır söz ama hepsi yalan ve uydurma. Obama’dan bir iki söz, Putin’den ufak bir radikal sözcük, Çin, İran, Avrupa derken, ortak bildiri tamam. Bizim tv’ler 10 gün tartışır artık. Hatta yarından itibaren başlar, gazete köşelerinde ki övgü ve düzene ilişkin yazılar. Eskiden, saygıyla andığım ebem ne derdi unutur muyum hiç. “kanınız altınsa aksın, südüklüğünüz dursun, bokunu (pisliğinizi) elleyerek ölün, bir yudum su vereniniz olmasın” diye yüzlerce beddua ederdi. Ben de, “Birgün mutlaka” diyorum. Yarın 10 Kasım. Onu da unuttum sanmayın ha…

Sevgilerle…

9 Kasım 2015

Bektaş Tosun.

89

SONUÇ

Henüz sonuç açıklanmadı ama, resmi sonuç hiçbir şeyi değiştirmese de, kapitalist sistemin, demokrasiyi sadece parlamenter sistemden ibarettir borazanlığı halkı uyutmaya devam edecektir. “Milli irade” dedikleri, halkın iradesini, sadece oydan ibaret olarak algılaması, ve halka öyle kabul ettirmesinin sonucu, elbette, güçlünün kazanması kaçınılmaz oluyor. Söz sahibi olmayan bir halkı, sandıkta, dört yılda bir oy sahibi görmek, “seçimden seçime halksın, ondan gayri yoksun” anlayışı içinde bir düzen, ezme, sömürme, sundurma, korkutma ve köle gibi görüp, kula kul olmalarını görmek ancak bu düzende olur. Halkı bir obje gibi görüp, istediği şekle sokma, istediği yöne yüzünü döndürmenin en kolay şekli, güç, korku ve din bezirganlığı ile mümkün olduğunun en açık kanıtıdır bu seçimin sonucu. DİN kadar, etkileyici ve yuvarlak başka bir sözcük, bu gibi alanlar da pek etkisi olamaz, feodal düzen içinde. Bu gibi, kökten dinci, emperyalizmin stratejik bir bölge olmasından dolayı, bu tip anlayışlar, onlar için ne kadar önemli olduğunu da, Merkel’in, Türkiye ziyaretinde çok açık bir şekilde anlatıyordu bize. Bir önceki, kaybettiği seçimler de, yüzlerce can alarak, kayıp oyları geri alması, bizlere bir şey anlattığı bilincindeyim. Bunlar, bundan sonraki süreçte bu düzeni hepten yıkıp, faşist ve şeriata dayalı ve tek adam diktatörlüğüne bizleri mahkum etme anlayışı olacaktır. Bizler, umudumuzu kırmayacağız. Çok acil ve geniş katılımlı, bir devrimci cephenin oluşması için, mücadeleyi daha derinleştirip, gelecek perspektifimizi, ortak inisiyatif içinde zaman kaybetmeden harekete geçmeliyiz. Ben, umudumu diri tutuyorum. Herkesin diri tutması umuduyla.

Sevgiler…

Bektaş Tosun

90  

SİYASETİN ACİZLİĞİ

(17-25 aralık hırsızlık haftasını anımsarken!)

Yıllardır insanların düşüncesini meşgul eden ve düşündüren bazıları kutsal olan, bazıları da toplumun nefretle baktığı ırkçı anlayışlardır! Bayrak, din ve ırkçılık. Bu üç kavram halk için oldukça kutsal, değerli ve nefret edilen ırkçılık kavramı, siyasilerin en çok sarıldığı, sığındığı, slogan olarak kullandığı, en çok şiarı olan bir savunma ve sırtını yasladığı en güçlü kavramlardır. Örneğin; MHP’nin elinden bu ırk (Türkçülük) kavramını al, ya da yasakla sarılacağı bir ikinci olgu bayraktır. MHP’nin en büyük acizliği ve en aciz, en üretken olamayan, düşünce geliştirmeyen 2 partiden biri olması, kavram ve olguların saplantısında kalmasıdır. AKP’de bu anlayışın 2. partisi sayılır. Sarıldığı en büyük olgu din olgusudur. Bayrak ve ırkçılık 2. planda olsa da, kitlesini çoğaltmak için en çok kullandığı kavramlardır. Bu partinin de en aciz, en zayıf ve düşünceye dayanmayan, dayanağı bilimden uzak, din ile uyuşturup, ırk ve bayrakla da taçlandırıp, siyaset yapıyor anlayışıyla en çok yandaş bulan parti halini almış bir konumdadır. Diktatörlük ve faşist düşüncesinin, savunduğu kavramlarla hayata geçirmeye çalışması yada yaslandığı kavramların toplumda yer bulması din ve duygu sömürü biçimini çok iyi kullanmasındandır.

CHP ise, kendinin, devletin kuruluşunda öncülüğü, statükocu anlayış, bayrağa ve kurucu önder Atatürk’e sarılıp, savunarak yaptığı politikaların aciz bir göstergesidir. Bir olgu, bir oluşum, bir kutsala kim sarılırsa sarılsın acizlikten başka bir anlatma olanağı yoktur ve olmazda. Olgu ve kutsallara yaslanmadan, bilimsel ve sınıfsal temelde yapılan siyasetin temsilcileri “yönetir” konumda olmamış olsalar da, aciz olmayan, kendine güvenli, toplumcu gerçekçi siyaset yapan parti ve grupların, kavramlar ve olguların dışında siyaset yaptığı için çok az bir desteği ve destekleyen bilinçli ve sınıfsal bakan siyasi oluşumlar halinde yoluna devam edip, direnme yolunu seçerek kazanacağı bilinciyle, bedeller verse de, geleceğin umudunu kitlelere ileten bir oluşum anlayışını korumaktadırlar. Türkiye gibi bir ülkede siyasi partiler ve genellikle de az gelişmiş ülkelerde, kutsal ve değerler üzerinden yaptıkları siyaset aciz bir siyasettir. Bunları destekleyen yandaşlarında, eğitimsiz, bilinçsiz, kutsalını yaşamından üstün görüp, bayrak gibi değeri de, can simidi sayan bireylerden oluşması, acizlerin besin kaynağı olmaktan kurtulamıyorlar. Oysa! Bayrak ve din, inanan ve güvenen herkesin olduğunu, bunun siyasetle hiç bir alakası olmadığını bilmek ve de bunu kavramamış olanlara anlatmaktır. Ki; o, siyaseti-siyaset gibi yapma becerisinden uzak aciz politikacıların ellerini boşa çıkarmaktır. O, acizlerin elinden bayrak ve dini alınca, (Biz savunalım anlamında değil) “Türkiye halkları kardeştir anlayışını anlatıp, vatanperverliği vurgulayarak, ırkçılığı yok etmek, halk için siyasetin ve “demokratik devrim” in önünü açacaktır.

Sevgilerle…

18 Aralık 2016

Bektaş Tosun

91

SÜREÇTE GÜLÜNÇ OLMAK

Çok gülünç bir süreçte, şeytanla dans ediyoruz sanki. Burada en ilginci, şeytanın cinsi belli değil. Bir Arapça müzikle, ilahi havasında yapılan dans tam şeytanla edilecek bir dans olduğunu, izleyen herkesi şaşırtıyor. Şimşekten korkup, kiliseye sığınarak, ilahiyatçı olan, Marten Luther (1483-1546 Almanya) geldi aklıma. Bizim kimle dans ettiğimizi anlasak, camiye kapanır, saraya Ebbussud kılığında, sarayda en büyük fetvacı olma görevine talip olmak için elinden geleni, yalaka yapma sırasına girerdi, dünkü en çok Atatürk sevenlerin şimdi en büyük Atatürk düşmanı oldukları gibi. Dünkü en keskin devrimcilerin danışman olarak, farklı görevlerde yerlerini alanlar gibi. Her oluşmuş, objektif koşullardan kendine pay çıkaran çakmalar, sübjektif koşulların yaratılmasına öncülük eden dönekler olmuşlardır. İşte bunlardan dolayı oldukça gülünç bir süreçteyiz. Tarihin karşısına gülünç konumda çıkmış olmamız, biz dik duranları derinden yaralasa da, zamanın henüz bizden yana olduğu umudunu da yitirmeyeceğiz elbette. İşte; şimşekten korkup, kiliseden medet ummak kadar acizleşen basit, kimliksiz ve çakma insanların nerede oldukları kimseyi umutsuzluğa itmesin sakın. Umudun bittiği yerde yaşam bitiyorsa, henüz zaman çok erken. Daha gün doğmadı. “Gün doğmadan neler doğar” nelere gebedir geceler! Biz kimle dans ettiğimizi bilen insanlarız. Hangi müzikle dans edilir, hangi müzikle horon tepilir ya da folklor oynanır az çok hayat öğretmiştir bize. Karamsarlığa yer yok yaşamımızda. Yarınlar çok şeylere gebe. Ayağa kalkmanın tam zamanı…

Sevgilerle…

9 Aralık 2016

Bektaş Tosun

92

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI

Bir insanın isyan etmesi için ne olması gerekir? Çocuğunun ölmesi mi? Toplu katliam mı? Babanın katledilmesi mi? Ananın tacize uğraması mı? eşinin bir zengin tarafından ilişki kurması mı? Çocuğunun bir hoca ya da imam tarafından, dahası bir yurtta taciz edilmesi mi? Cemaat yurtlarında, cemaat vakıflarında, çocuklarının tacize uğraması mı? Bir gecede, cebindeki parasının yüzde 10’dan fazlasının kaybolması mı? Köyü, mahallesi, kenti, ilçesi şehitsiz (şehit kavramı bir aldatmacadır) kalmayan bir yerleşim yerinin kalmaması mı? Basını kalmamış, gazetecileri sesiz, tv’leri  karartılmış bir ülke olmasıysa, o da oldu. Peki; bu halk neden isyan etmiyor? Neden? Ama neden? Bir: Dönek, korkak, muhbir, alçakların çok olmasından İki: Mezhepler ve tarikatların kontrolsüz ve devlet desteğinin açıktan verilip, güven almalarından. Üç: Vakıfların, denetimsiz, taraf olması, çoğunluğu din eksenli olmalarından. Dört: Din tacirlerinden. Dinde her şeyin mubah sayılır olmasından. Anasını, bacısını, kızını çıplak görse sarılacak kadar beyni dönmüş, din tacirlerinden. Hele de, kendini sol-sosyalist görünüme sokmuş ama hacısına, hocasına eleştirisel bakma cesareti olamayan, korkak, yalancı, sahte gülücüklü aramızda dolaşan, yüzümüze gülen, sohbet ve toplantılarımızda, insan görünümlü kimliksiz insanların sonucu bu günlere getirdi bizi ve bıçağı kemiğe dayadık sonunda! Şu bilinmeli ki, kemikten öte bıçağa geçit yoktur. Yeter artık. Bak! Adana’da 12 çocuk, “Süleymancı” denilen, kontrolsüz bir talebe yurdunun kurbanı oldu. Buna göz yuman, mezhepçilik yapan, dede, hoca, hacı, din hatırı sayan her kim olursa olsun, alçaktır, namusuzdur, kimliksizdir.

29 Kasım 2016

Bektaş Tosun.

* 24 yıl önceki bir devrimci duruş. ve hala değişmedim

DEVRİM SEVDALISI

Sen ve ben diyerek bu güne geldik.

Bütün suçluları devrimci bildik

Yalancıyı bozguncuyu görmedik

Devrim sevdalısı olan bizleriz

Doğruyu dürüstü seçemez olduk

Her devrimci yoldaşı bizimle bildik

İçimizdeki tutarsızı göremedik

Giyimiyle ölçülemez her beden

Giyim ve görümü birden ölçmeyiz

İnsan madde değil hemen seçmeyiz

Devrim yolumuzdan kolay dönmeyiz

Yolun köprüsünü yıktırmayız biz

Üç-beş kitap oku bir de toplantı

Kimse olamaz ki böyle devrimci

Özü çürük, dışı devrim gülüşlü.

Silüeti çarpık bize yaramaz.

Kimi parti dedi, kimi de örgüt.

Devrime yeminli idamlık yiğit

Devrimin yolunda almıştır öğüt

Bizim devrimimiz halklar içindir

Devrimcilik bahar gibi neşeli

Özlü, devrimcinin sözü köşeli

Şu devrim yolunda ilim döşeli

Bilimle gidilen yola girelim

Her direniş bize yaşam öğretir

Mücadele yolu bilim getirir

Dindar kafalılar ilim çürütür

Kendi onurunu bilenler gelsin

Her devrimci devrimci  olamaz

Devrimci olsa da güven veremez

Önderinden önce yolu bilemez

Bencillik bu yola zarar verendir

Sorarsan şu ilme cevabı nedir

Yobazın ilimi de yanmış bir küldür

Pir Sultan’ı üzen kırmızı güldür

Taşın yarasını nasıl bilirsin

Bektaş derki benim yolum ilimdir

Devrimcilik beden, bektaş dalıdır

İlim bilmeyenden uzak durandır

İlim ile tartışana can kurban

17 Haziran 1992

Bektaş Tosun

93

BU GÜNLERDE YAZILACAK O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ

Nereden başlarsan oradan lime lime oluyor konular. Kimden bahsetsen, birileri çamur atıp kapatmaya çalışıyor olayları. Vakıflarda çocuk tacizleri ayyuka çıkmış bu günlerde, hala yasa, başkanlık tutturmuş birileri. Daha dünkü “yetmez ama evetçiler” (hem de yurtdışı uzantısı olanlar) hala bir şey olmamış gibi söz sahibi olmaya devam ediyorlar. Dünyayı kendine güldürmüş, İslamcılar, hala kendilerini en dürüst ve barışçı konumunda niteleyerek, İslamı, hacıyı, hocayı savunur oluyorlar. İslamla alakası olmayan bir olguyu, İslammış gibi savunan, kendini bilmez Alevilik savunucuları. Hele de, şu bizim sol bildiğimiz anlayışlar, hala kendilerini sol sanıp, başkalarının uydusunda olduğunun farkında olmayanlar. “Aslanın olmadığı yerde, (bir dönem) kedisinin aslan kesildiği’ yerde ve hala, kendilerini aslan sanan yobaz, sarhoş bazı güruhlar. Bazı sözcüklerin ağır olduğunu biliyorum. Ben iğnelemeye devam edeceğim. Çuvaldızı kendime çok batırdım çünkü. Sayfamda ” adam gibi adam ” sözünü boşa yazmadım. Kimseyi de, ‘deşifre ederim,’ bu da muhbirlik olur diye de, kimin ne yaptığını ne söylemek isterim ve de tartışmak istemem. “Bu kadar neden kızgınsın? Kime kızdın? Nedir senin davan? Bu sözlerinin anlamı nedir” gibi sorular sormakta doğrudur. Hala, benmerkezci, egosu yüksek olanlar için sözlerim elbette. Lahey, ( Den-Haag) Rotterdam, Amsterdam gibi yerlerde, kimlerin ne yaptığını, kimlerin bürokrasi ile sorunu olduğunu biliyoruz. Bunların da, o prof markalı, Ahmet Akgündüz, (Rotterdam, İslam Üniversitesi Rektörü ve Tayyip’in özel adamı.) ile iyi bir işbirlikçi olmalarını bilmiyor değiliz, bazıları için. Devrimci geleneği terkedip, sosyal demokrat kisbesiyle güreşen, bazı sahte pehlivanları bilmiyor değiliz. Evet. Yazılacak çok şey var. İçeride ve dışarıda, ortak ve dayanışma içinde olacağımız yerde nerelerde olduğumuzu, Tayyip gibi bir cahilin yükselmesinden anlamıyor musunuz? Hadi sizler de yazın dostlar eksikliklerimizi ve olumsuzluklarımızı. Ben sessiz kalmayacağım artık. Aslında 50 kişilik, 100 kişilik eylemlerin anlamsız olduğunu biliyorum artık. En iyisi buradan seslenip, çok büyük eylem yapmış olurum gibi düşünüyorum şimdi. Nasıl mı? Birilerini iğneleyerek… Dilerim bu iğneler işe yarar da uyanırlar ve kendi gerçeğini anlarlar.

Sevgilerle…

12 Kasım 2016

Bektaş Tosun

94

SINIFSAL ANLAYIŞI KİMLER TERK ETTİ

Son yıllarda, seçim, seçim ve yine seçim rüzgarına kapılarak, kapitalizmin, sözde demokrasi söylevleri içinde boğulduk galiba! Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veren bir anlayış ile, sınıfsal anlayış arasında, “İki cami arasında bengemaz” gibi bir çıkmaz içine girdik. Sınıfsal anlayışa devam mı, yoksa, “demokrasi bir araçtır, zamanı gelince ineriz” diyen, ya da bağımsızlık isteyen bir anlayışa biat etmek zorunluluğu anlayışı içinde, basiretimiz mi bağlandı? Felsefi olarak sınıfsal anlayışında olanların, tüm pozitif bilimleri aşarak, her iki anlayıştan birine katılarak, “Yetmez ama evet”çiler gibi, pozitif bilimi terkedip, teslimiyetçilik anlayışı içinde mi olmaktır yoksa? Sınıfsal mücadelede, omurgası sağlam olmayan anlayışlar, her dönemde, kendini, yaşanan kaosun için de, bir kurtuluş aramak gafletinde olabilirler. Lakin; “Kesintisiz Devrim” anlayışından uzaklaşmış, sınıfsal mücadeleye ihanet içinde olduklarını bilmelidirler. Bazıları, kazanılmış hakların ve mevzilerin farkındalıkları, kendi dünyalarında zayıfladığından, “denize düşen yılana sarılır” anlayışıyla, pragmatist bir taraf tutmanın, sınıfsal anlayışla nasıl bir çelişki içinde olduklarını, tarih yazacaktır. Manipüle söylevler, çıkar ilişkileri, ezileni görmeden, ezeni görmezlikten gelmek, sınıfsal anlayışa ihanetin pençesinde olacaklardır. Bu süreçteki, yanlışları görmezlikten gelip taraf olanlar, hele de, faşist bir süreçte (12 Eylül süreci) bedel vermiş, sosyalist kadrolarda yer almış, sınıfsal mücadele döneminde, yoldaşlarının ölüm ve idamlarını dahi unutup, düzenin suyuna kürek çekiyor olmak, benliğini yitirmiş bir cansız bedenden başkaları değillerdir. Bu kirli kavgada, direnişten yana olmak, gelecekte yüzü akı olanlar olacaktır. Tarafsız olarak, kimseye yaslanmadan, kimseye güven vermeden, kendi düşüncen doğrultusunda, kararı sınıfsal alarak, davranak en onurlu duruştur. Mesela; Çanakkale, emperyalizme karşı bir kazanımdır. O kazanımda emeği olanları ve canını feda edenleri saygıyla anıyorum. Dedem 1915 de daha 11 yaşındayken, şimdi torunum 12 yaşında. Düşünmekte ve kendimizi sorgulamakta yarar var.

Sevgilerle…

18 Mart 2015

Bektaş Tosun

95

BUGÜN 10 KASIM YA!

Yine birilerinin uykusunu kaçıracağım ama varsın uyumasınlar. Yarınlarda nasıl olsa rahat uyuyacaklar, o uykusu kaçacaklar. Fırsatçılar da çok iyi hazırlanmış ve ataktaydılar hepsi de. Vay fırsatçılar vay. Körün, fili tarifi gibi, kim nereden tutuyorsa öyle anlatıyorlardı, Atatürk’e dair doğru yanlış ne varsa… Atatürk’ün en büyük düşmanı olan Tayyo en iyisini anlatanlardı 10 Kasımda. En kötü anlatan da, en iyi sevenlerdi. En iyi ikinci anlatan da Perinçek ve Perinçek’in eşi Şule Perinçek’ti. Bunlar kadroyu üçledi. Bir de oğlu Perinçek çıktı piyasaya. Görevi de, şimdiden oldukça yüksek bir görev. Rusya da büyük bir şirket ile ilişkisi var ama gerçek görevi, iyi bir Türk ajanlığıdır! Onun girişim ve kontaklarıyla, Baba Perinçek, Tayyo’yu kendi uydusuna almaya çalıştı ama, kendisi Tayyo’un uydusuna çok iyi girdi, hem de hızını alamayıp, kaçak saraya dalı verdi. Tersi olamazdı zaten. Perinçek ile birinin de ortak görevi vardı. Bu ikili, Türk solunu dağlarda ve kentlerde barındırmayacak, onlara örgütlenme ve yaşam şansı tanımayacaklardı. 12 Eylülün sadık adamları oldukça iyi yetiştirilmiş avcılarıydı. Görevlerini yaparak, Türk solunu hiç bir yerde barındırmadılar da görevleri gereği. Hem de tam istedikleri gibi oldu, yukarıdaki sahiplerinin! Amaaa.. neleri kaybettiklerinin, geleceğe nasıl bir darbe vurduklarının farkında değillerdi, ama görevleriydi yaptıkları ve yaptılar da eksiksiz. Türk Devleti memnundu bunlardan. Herkes de hak ettiğini aldı tabi ki, görevi sonucunda. Bu tip insanlar, her dönemde farklı görevler alırlar. Yarından itibaren, yeni yasa, referandumu ve başkanlık tartışılacaktır. Bunlar da, şimdiden neleri konuşup ve savunacaklarını biliyorlardır. Görevleri verilmiştir onlara. Bizimkiler de hala sanal alemde bir birini yesinler. “Ülke bitti bitecek, şartsız ve koşulsuz var mısınız? Yok musunuz? karar mekanizmasına, katılan herkes söz sahibi olacaktır.” Desek… Kaç kişi, egosunu yıkıp, koşulsuz birlik olabilir acaba? Ben süpürgeci olmaya hazırım… Uykunuzu kaçırdımsa affola.

10 Kasım 2016

Bektaş Tosun

96

KARAOĞLAN, ECEVİT VE CHP

O, bildiğimiz Ecevit işte! Yuh be. Hâlâ alkışlıyor yalakalar. 2 Milyar dolarlık mal varlığını, “Türk hacılarını desteklemek için bağışlamış!” Amerikan emperyalizminin, cumhuriyeti yıkmak için, 1940’lardan sonra, yetiştirilmiş bir politikacısıydı. Bunun tersini iddia edenler kendisi araştırsın. Bulamıyorlar mı? Ben belgelerim… Bana bırakmazlar çıkarcı yalakalar! Neyse. O, çıkarcıların sorunu… Peki; bu adam, sosyalist, sosyal demokrat ve çok sevdiği, sevdalı olduğu, bir CHP partisinin genel başkanlığını yapmış biri, irtica ve kontrgerillaya karşı çıkmış birisi, “Türk hacıları” adına nasıl bağış yapar? Neden bilimsel bir kuruma yapmadı, neden, o, çok sevdalısı olduğu, KIBRIS’a, ya da Kıbrıs için herhangi bir kuruluşa yapmadı da, cumhuriyete en karşı olan bir kuruma yaptı? Bunun araştırması yapıldı mı? CHP, oy korkusuyla, karşı çıkacağı yerde, övgüyle bahsediyor. CHP, geleceği bilerek, dokunulmazlığın kalması için EVET oyu kullandı mecliste, şimdi de, tutuklanan, HDP milletvekillerini savunur konuma geçip, ailelerine telefonla geçmiş olsun dileğinde bulunuyor. Bu CHP ne yaman çelişki ki, tarihinde, cumhuriyetten başka bir gerçek davranışı olmadı! 1924’ten sonra, Atatürk’ün, ihanetçi İsmet İnönü’nün, satılmış Ecevit’in, işbirlikçi Baykal’ın, bukalemun Kılıçdaroğlu’nun tekeline verilmiş, şimdi de, tek kurtarıcımız, CHP gibi göstermenin tuzağı içine mi düştük acaba? Aslanın olmadığı yerde, aslan kesilen, yaratıklar sanıyorlar ki, herkesi kandırıyoruz! Bu konularda, benim de bazı cahil arkadaşlarım var elbette. Kendilerini devrimci bildiğim, ama yanıldığım arkadaşlarım! Sözüm ona, bence de yoldaşlarım! Bu tip insanlar, hâlâ ne ezilenden yana, ne de sınıfsal bir tutarlığa sahip olduğunun kanıtı yoktur. Ezilene, empati kurmadan, kendini ezilenin yanında sanan, solcu görünümlü güruhlar bunlar. Devletin, Türk-İslam sentezini bilmeden ve bilincinde olmadan, (belki de bilerek) destek veren, entellektüel anlayışı da kendine ilke edinmiş insanlardır. Suçlamaları da oldukça basit ve mesnetsiz kavramları çok iyi bilirler. Kısacası: Karaoğlan’ın, uydusuna girdiklerinin, ya da bir başka anlayışla, Türk -İslam sentezini savunduğunun bilincinde değillerdir. Sahi, bu 2 Miyar Doları, Ecevit mi bağışladı acaba?

Sevgilerle…

8 Kasım 2016

Bektaş Tosun

97

GÜNDE DÖRT MEVSİM YAŞAYAN SİYASET

Zaman çok hızlı geçiyor ve mevsim dediğin nedir ki, sonbaharın ilk ayı da bitti sayılır. Günler, aylar, yıllar ve asırlar gelip geçmiştir, yazın bitmesiyle, tatile gidenler döndü, kimi yazı atlatamadı, kimi de nice canlarını, yakınlarını siyasetin hırsı ve pazar paylaşımı olan, savaşta kaybedip döndü tatilinden. Bizim ülkenin siyaseti başka ülkelere benzemiyor nedense… Saati ve dakikası belli olmayan, günde dört mevsim yaşayan bir siyasetin varolduğu bir ülke haline geldi, Türkiye! Eskiden de güvenli bir politikası olmasa da, en azından takip etme imkanı oluyordu. Sabah kalkıyorsunuz 12 televizyon kanalı birden kapatılmış. Hiçbir yazılı ya da sözlü açıklama yapmadan. Öğleye kadar tutuklananın sayısını bilen yok, sabah evinden çıkınca, akşama evine döneceği garantisi olmayan bir siyaset yapılıyor artık. Öbür  gün (01- 10- 2016) meclisin açılması gerekiyormuş! Olmayan meclis açılacakmış. Pardon. MECLİS var. Hemde milletin. Yani; Büyük Milletin Meclisi. 80 milyondan daha çok ve büyük olan İllet adamın meclisi.

Hani Birleşmiş İtler (Milletler) Meclisinde Tayyo konuşmak için kürsüye çıkınca, salonun boşaldığı anda, “dünya 4 den büyük” demişti ya… Kimse yoktu ki dinlesin. Salonda adam olsaydı, “sen kendini neden 80 milyondan büyük görüyorsun” diyecek biri mutlak çıkardı. Kısacası yaz bitti, herkes yeni bir yıla başlar gibi yaşama kaldığı yerden devam ediyor. Bu gidişle bu sezonla çok çetin bir siyaset ve çok çetin bir kış yaşanacak gibi. Dünya yeni dengeleri tartışırken, Türkiye siyaseti günde değil, dört mevsim gibi siyasete devam etmek, günde altı mevsim yaşayacak gibi! Yasalar değişecek, OHA-L devam edecek, seçim takvimi belirlenecek, başkanlık, konusu pek gündeme gelmesine gerek yok zaten. Çünkü; gerçek başkanlık sisteminden daha güçlü bir siyaset zaten var. Çok konuşan ve ileri gidene bir canlı bomba patlatıp, korkuyu sıcak tutma siyaseti iyi tuttu ve muhalefet hemen “vay siz nasıl ülke bütünlüğüne tecavüz edersiniz” deyip hemen Tayyo’nun yanına koşacak şekilde bir düzen devam edecek bu sezonda. Herkese başarılar. Barışçıl bir düzen kurana kadar direnmeye devam.

Sevgilerle…

29 Ekim 2016

Bektaş Tosun

98

ONURSUZ İNSAN GİBİSİN BE DEVLET

Sen kimsin, nesin, neredesin, neyle yönetiliyorsun, seni kuranlar kim, koruyanlar kim, komşuların ve müttefiklerin kim? Hala anlayamadın ben Türk Devleti! Vali “kandırıldım” der, kaymakam, savcı, işadamı vs. ve hepsi serbest olur. Tayyo, (müsvette cumhurbaşkanı) “aldatıldık, Allah ve halk afetsin” der ama hala görevindedir. Sevgili dostlar. Bugün 36 gün oldu, (sözüm ona) darbe girişimine. Hala ortalık tozduman. Kim kime, dum duma. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Feto’nun ortağı, Tayyo (AKP) hala maduriyeti oynuyor. CHP’ye sığındı ama CHP’yi kullanıyor. MHP zaten çantada keklik. Yeni yasa çalışmasından, dış, iç, komşular, sosyal, kültürel konuların hepsi tuzakla dolu, kendini kurtarma politikası, AKP’nin aklanmasına ilişkin açık ve net bir çalışma var. Tayyo yine işini biliyor ve süreci oldukça sinsi, sessiz, şeytani bir davranış ve anlayışla sonuca yaklaşmayı başarıyor gibi. Bütün suçlu belli. Maden ocakları faciasından al da, deprem ve katliamlara kadar ve faili mehçul ne varsa Feto olduğunu anlatarak geliyor, seneye yapacağı genel seçimlere doğru. Her şeyde, hep beraber, hırsızlıkta ortak, paylaşımda kavga… Devleti ele geçirmede yardım, karşılığı seçim kazanmakta ortak, seçimden sonrası kavga… Dinde ortak payda var, çıkar ilişkisinde, Feto kafir ve şeytan… Ne zaman anladı bu mankof kafalı Tayyo, kendisinin, Feto’nun yönetimde başarılı olunca, kendisinin, yargılanıp idam edileceğini. Ki; darbenin başarısız olması için elinden geleni yapıp, darbe girişimini başarısız kıldı? HDP ne partiden sayılır, seçilenlerde milletvekilliğinden sayılmıyor. Kürtler yok sanki Türkiye’de. Aleviler zaten yok onların hesabında. Şimdi ne oldu bu Tayo’ya da CHP’ye sığındı? Ama CHP’yi kullanıyor. Bir başka açıdan bakarsak. Rusya ve Amerika belirleyici, her konuda onların dediğine uygun bir devlet politikası. Sahi sen kimsin be Türkiye? Senin hiç bir geleceğin geçmişin ve devlet anlayışın, kimliğin, onurun yok mu? Sen sadece halkının düşmanı mısın? Kürde, Aleviye düşman ve onlara mı korku salarak ayakta kalırsın? Bütün değerlerini, korktuğun ülkelere peşkeş çekerek mi yaşarsın? Sahi sen kimsin ve ne oldun? Tiskiniyorum  senden. Ama o ülkeyi seviyorum ve hemde canımı verecek kadar.

Sevgilerle…

20 Ağustos 2016

Bektaş Tosun.

99

FAŞİST BİR DİKTATÖRÜN KAHRAMANLAŞMASI

Yarın, İstanbul Yenikapı mitingi var bilindiği gibi. Organize eden, baş faşist Tayyo. Katılımcılar, “yavru muhalefet” (MHP)’ten Devlet Bahçeli ve AKP’nin enerji kaynağı CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu. Yani; yarın, Tayyo’nun kahramanlığa terfi ettiği bir gündür. O göstermelik bayrak sallayan, nöbet tutan, Akepe taraftarlarının, samimi olduğuna inanmak büyük bir yanılgıdır. Bunları büyüten Tayyo ise, “boynuz kulağı geçer” anlayışıyla, büyük olan artık Tayyo olacaktır. Batının suskunluğu, Amerika’nın duyarsızlığı kimseye bir şey anlatmadı mı? Tayyo yerini sağlama alırsa, Amerika ve batının yeniden gözdesi de olabilir Tayyo. Mesela; her şeyi başardılar da, bir tek Tayo’yu götürmeyi mi başaramadılar yani?! Madem hedef Tayyo ise, darbeye ne gerek vardı? Uzaktan bir roketatarda götürürlerdi onu. Konu Tayyo değil. Gerçek darbenin yarın olacağını herkesin bilmesi gerekir. Akepe milletvekillerinden kimseye dokunulmadıysa, diyanetten kimseye dokunulmadıysa, Yüksek Seçim Kurulu, Vakıflar Müdürlüğü, Akepe belediyelerinden kimselere dokunulmadıysa, bir kez daha düşünmek gerekir. Geçmişte, devletin bütün katliam ve pisliklerini de temizlemiş olacaklardır bu vesile ile. Feto oldu bir bahane, Tayyo oluyor şahane. Türk millinin faşist ve milli iradesi yarın el ele tutuşup, Türkiye’nin yarınlarını karartacaklardır. Milyonlarca seçmeni olan, Kürtler sahi ne oldu? Kar suyu oldu eridi galiba… Bu kadar onursuz, haysiyetsiz bir siyaset görülmemiştir. Ben yanılmış olacağım anlayışıyla yazıyorum yazımı. Dilerim yanılan ben olurum. Ama yarın, Tayyo faşistinin sözlerine dikkat edin! Şimdiden reklamları bir şey anlatmıyor mu size? Sevgilerimle…

6 Haziran 2016

Bektaş Tosun.   Ve yanılmadım.

100

TAYYO, MUHALEFETİN DE ONAY VERDİĞİ FAŞİST BİR DİKTATÖRDÜR

Adına “darbe” dedikleri ve Akepe için ise “yeni ve yasal rejiminin başladığı tarih” demek daha doğrudur 15 Temmuza. Adım adım bunu hayata geçirmeye çalışıyor Akepe ve Tayyo. Mecliste, MİLLİ İRADE’yi topladı ve kararını verdi bu sistemin oluşması için. Karşı duracaklarında gazını aldı aheste aheste. İstanbul Gazi’de 23 Temmuz cumartesi HDP mitingini yaptı, yasaklı, Taksim’de 24 Temmuz pazar günü de, CHP miting yaparak, sırtları sıvazlanmış, gazları çıkartılmış oldu böylece. Altyapı hazır, objektif şartlar oluşmuş, solun adı yok, statükocular, ulusalcılar, milliyetçiler ve derin devletin ortak toplantısı “kaçak sarayda başladı. (Ben yazıyı yazarken, kaçak saray toplantısı sona erdi) Solun, Kürdün, Alevinin, yer almadığı, söz hakkının olmadığı bu toplantının adını koymak gerekir. Tayyo’yu demokrasi kahramanı yapacaklar, ama sistemin adı olmasa da önemli değil. Adı cumhuriyet olarak da söylense ne fark eder ki onlar için… OHA-L-an da resmi olarak yürürlükte artık. Kim tutar Tayyo’yu… Kaçak Saray toplantısı sona erdi. Kokusu daha çıkmadı. Kokusu çıksa ne olacak ki! Onların işi oraya kadardı. “Bak sizlere teşekkür ettim, saygı gösterdim, oturduk konuştuk, daha ne istiyorsunuz”der, Tayyo yarınlarda. Çok zekice ve kurnazca yapıyorlar. Ama tam bir birlik için, demokrasi için değil, zaten öyle bir iddiaları da yok. Devlet anlayışıyla mı yapıyorlar? Hayır. Sağlam bir gelecek mi? Hayır. Sonları Kenan paşalardan, Feto’lardan daha da kötü olabilir. Ama “dostun bir tek gülü yaralar beni” diyen Pir Sultan gibi, şimdi CHP’ye oy verenler bu türküyü dinlerlerse belki teselli olurlar. Statükocu bir parti başkanlığı yapandan, solculuk, sosyalistlik de bekleyemezsin ya Bektaş sen de… Beni en çok, MHP lideri görünümlü Devlet Bahçeli güldürdü. Seçmeni ve kitlesi Akepeli, kendisini hala MHP lideri sanıyor adamcağız. Bu toplantı, adına DARBE dedikleri, darbeden daha ağır ve siyasi olan bir darbe kısmıdır! Tayyo artık, muhalefetten de onaylı bir faşist diktatördür bence. Hadi konuş artık konuşursan ey Kılıçdaroğlu. Yine görev sola, Kürde ve Aleviye düştü. Hadi yolunuz açık, Hızır yoldaşınız olsun.

25 Temmuz

2016 Bektaş Tosun.

101
OHA-L’ AN EVET

Arkadaşlar, yoldaş, dost ve canlar. Artık sesli düşünecek kadar olgunlaştı, Türkiye’deki sözüm ona darbe ya da girişim… Buna “girişim” dersek; kim kime girişimde bulundu acaba? Feto, Tayyo’ya mı girişim de bulundu, Tayyo, Feto’yu bahane ederek, cumhuriyete mi bir girişimde bulunuldu? Feto ve Tayyo beraber, “Balyoz ve Ergenekon” operasyonunu yaptılar. Ne kadar sahtekarlık varsa, ne kadar Osmanlı oyunu varsa oynadılar beraber ve 6 seçimi kazandılar, sistemi sarstılar, hukuk ve sosyal yapıyı bozdular, sıra başkanlığa gelince tıkandılar. Evet. tıkanmışlardı. Uluslararası talepler, içerideki istekler, onları aşıyor, sistem içinde yapamıyorlardı. Bu da önlerini tıkıyordu. Artık, yıllardır söyledikleri (B) planlarını soktular devreye. Bu, B planı da, darbe değil, ama darbe. Askeri değil sivil için, askerden darbe girişimi olarak onamak ve sivil olarak kullanmak ve yararlanmaktır. Bunu da başardılar ve kullanıp, uyguluyorlar. Artık sesli düşünelim! Bunun adı “darbe” olmasa da resmen, Tayyo’nun darbesidir ve gerçekleşmiştir. Hatta, darbeden de bir adım ileri giderek, ülkenin genelinde OHAL uygulamasını yaparak, daha rahat hareket etmeyi sağlamışlardır. Tam 8 gündür, kimsenin sokağa çıkmaması gerekirken, Tayyo’cular, sokaktan içeri girmediler. Bakıyor musunuz, konuşmalarında ki, yüz ifadelerine! Ne kadar bahtiyarlar, ne kadar mutlular, ne kadar güçlü görünüyorlar… Saat 21.00’dan sonra başlayan darbe girişimi, saat 05.00 civarında kontrol altına alına biliniyor. Saat 21.00’da girişim başlıyor, saat 24.00 sularında, halk sokağa dökülüyor. Halkın hepsi tembihli sanki! Kendi ruhsatlı silahlarını pek kullanmıyorlar. Ya da silahlılar pek önde değiller. Akepe’liler, yalnızda değiller. MHP’liler en öndeler. MHP’liler, mecliste de kanıtladılar OHAL için yasa oylamasında önde olduklarını. Ohal’ın mecliste ve ülke geneli için yasal konuma sokulması, meclisin de devre dışı kalması demektir. Evet. Şimdi 3 ay boyunca bu milletvekillerinin ne işi var ki mecliste? Ya uzatılırsa birde… Suçlu kim mi? Feto öldü, Tayyo tek adam, Halk koyun, valiler çoban. Ergenekon’cuların  planlayıcısı Feto, Suriye ve kaçak silahlar, katliamların suçlusu, Davutoğlu, darbe girişiminin mimarı, Hakan Fidan, Burhan Kuzu, Tayo mahsum ve hep kandırılmış tertemiz bir çocuk. Kısacası dostlar. Yazan da yezid, bozan da. Bu bir darbedir ve bu darbeyi Tayyo planlayıp ve uygulamaktadır.

22 Temmuz 2016

Bektaş Tosun.

Aynen dediğim gibi gelişti

102

DUMAN ÇEKİLDİ GERÇEK GÖRÜNDÜ

Dünyada ve Türkiye’de, askere karşı yapılan bir ilk darbedir. Bu bir darbe teşebbüsünü durdurma olayı değildir. Bu resmen senaryodur. Sis perdesi çekildikten sonra bakınca, da sağanak yağan yağmur sonucu, sel ve heyelandan sonra, güneş çıkıp gökkuşağını görünce hasar belli oldu. İşte; BAŞKANLIK ve DİKTATÖRLÜK için yapılan bu faşist darbe, Tayyo’(Tayyip)nun yapmış olduğu bir darbedir. Zaten her konumda hazırdı, hazırlanmıştı, sadece, askerin içinde güvenmediği ve temizlenmesi gerekenler vardı onu da, DARBE kılıfıyla temizledi. 200 kadar ölü, 300 kadar tutuklu ve daha soruşturmalar devam ediyor. Alt yapısı hazırlanmış bir yönetimi vardı herkesin bildiği. Nesi eksikti ki? Hukuk mu? Tamam. Yasa mı? Tamam. Mit mi? Tamam. Emniyet mi? Tamam. Basın mı? Tamam. Saray mı? O da tamam. Alması gereken ve benim unuttuğum bir şey var mı? Adamlar birde kahramanlık yapıyorlar. Neymiş, darbeye karşı durmuş ve darbeyi önlemişler… Çok güldüm. Sadece, o suçsuz ölen, halkın yine yoksul çocuklarına oldu. Şimdi tv’ler de yalanları ve soytarı tartışmalarını dinletecekler herkese. “Hadi alana çıkalım” desem, neden çıkacağını kimse bilmez ki. “Bu fırsatı faşist diktatörlüğe dönüştürmesin kimse” demeliyiz alanda. “Biz her şeyin farkındayız” demeliyiz. Kısacası bu bir darbe girişimi falan değildi. Ve Değildi.

Bektaş Tosun

103

DARBE Mİ?

Hadi be! Ne darbesi? Sokak tiyatrosu gibi bir oyunu izlettiler bize. Kim kime yapmak istedi? Söylentisi vardı, fısıltı devam ediyordu ama, kimsede emin değildi. Ama, Feto Tayyo’ya karşı bir deneme mi ya da Tayyo’nun yerini daha mı sağlama alma girişimi mi acaba? Bizim bildiğimiz darbede, önce başbakanı, cumhurbaşkanı, bakanları ve bilumum devlet erkanı evlerinden ya da bulunduğu yerden alınır, sonra da, çıkar o cunta başı konuşmaya başlardı. Oysa; tam tersi bir konumda, Tayyo, bütün tv’leri kapatıp, tek kendinin tv’lerinden ağzını köpürte köpürte konuşuyordu. Camiler avaz avaz bağırıyordu. Camilerden anosu anladık ama önce ezan okunmasını anlayamadık! Şimdi oturup düşünelim! Devlet ve vatan savnucuları ordu hala nasıl bir konumda olacak, bundan sonraki siyaset nasıl yürüyecek? yüzlerce asker, sivil öldü, meclis bombalandı. Çok ciddi bir konum var ortada. Bundan sonraki, siyasetin seyri çok farklı olacaktır. Her şey hala muğlak olsa da, bu bir iç savaş denemesiydi diye bakıyorum ben. Küllendi sanılan bu olay, yeniden alev almamasını diliyorum. Herkese şimdilik geçmiş olsun.

16 Temmuz 2016

Bektaş Tosun

104

KATLİAMLAR

Önce şiddetle kınıyor ve lanetliyorum bu masum halka yapılmış patlamayı. Tam bir hafta önce, Irak’ın başkenti Bağdat’ta bir patlamayla 280 masum insan hayatını kaybetti. Hiç bir ülke, yansıtmalı ışıklarla ne Irak bayrağını ışıkla yansıttılar ne de devlet adamlarının medya ve basında açıklamaları vardı. Dikkat ederseniz, 2 gün, 3 gün önce uyarı yapılıyor, ya da konsolosluk ve elçilikleri geçici kapatılıyor ve sonra da dedikleri oluyor. Kim kime mesaj veriyor? Amerika mı mesaj verdi, İngiltere’ye karşı tutumundan! (İngiltere’nin referandum konusu) Türkiye’mi uyardı, Avrupa’nın Tayyip’e karşı tutumundan, kim neden ve kime karşı uyarı bu katliamlar? Daha bir hafta geçti, NATO toplantısı olalı. Bu Nato, en büyük terör uzmanı bir kuruluştur. En büyük silah tekellerinin toplantısıdır. Pazar paylaşımının olduğu, yaşadığımız dünyanın neresinde kan dökeceğinin kararının alınması ve dünyayı kontrol eden, havadan ve karadan, her sırra vakıf olan bu kurum, terörün merkezi sayılır! O bilinen duyulan örgüt ve patlamayı organize eden ve patlatanlar ancak figüran olurlar. Şimdi o tekel ve kan emiciler arasında tartışma ve telefon konuşmaları başlamıştır. Fransa: “Bunu sen yaptırdın değil mi? Zaman istemiştim ama sizden.” Öbürü: “Yok ben yaptıramadım ve inan ki alakam yok, sen filanı yokla!” Fransa: “Biz bunu anlıyoruz ve cevapsız kalmayacaktır…” İnanın ki komplo teorisi değil, bunların düzeni, halklara korku salmaktır. Dünyada bir toplumsal patlama bekleniyor. Bu toplumsal patlama ve halk ayaklanmalarının merkezi de, Avrupa, dolaysıyla Fransa olacağı beklentisidir. Bunların bu korku düzeni, bu korku eylemleri ne kadar sürecek bilinmez ama, bir gün geri tepeceği manidardır. Sadece ertelerler o kadar. Son, Fransa’nın Nice’de yapılan terör eylemi son olmayacak elbette. Avusturya, İtalya, Hollanda, Almanya’da beklenen eylemleri basın ve yayından okuyoruz. Zaten onlar bir hafta önceden uyarıyorlar. Tek bir çözüm var. Toplum olarak , halklar olarak ayağa kalkmaktır. Terörsüz günler için, hafta sonunuz neşeli olsun dostlar.

15 Temmuz 2016

Bektaş Tosun

105

SUÇLULAR VE TERÖRİSTLER

Terörist Kimlerdir?! Terörist, 12 yaşındaki çocuğa 13 kurşun sıkandır! Terörist, 17.500 faili meçhul ölümleri yapandır! Terörist, 25.000 canı katledendir! Terörist, 2-17 yaş arası 400 çocuğu katledendir! Terörist, binlerce köyü yakıp yıkandır! Terörist, Dersim’de 70.000 kişiyi katledendir! Terörist, Uludere’de 36 kişiyi katledendir! Terörist, Ermenek 18 Madenci! Terörist, Soma 301 Madenci! Terörist, Kozlu (Zonguldak) 1992, 263 Madenci! Terörist, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Gezi direnişi, Suruç yüzlerce can ve yüze yakın idam edendir! Terörist, 1963’den itibaren Demirel 12 Mart Cuntası, 12 Eylül Cuntası, Özal, Türkeş, Tayyip. 53 yılda, 6 lider, 500 binden fazla ölüm!

Peki; bizim görevimiz!!! Vatanı sev! Ama devletini iyi tanı! Ve sistemi yık!

Yaşasın dayanışma ve özgürlük.

15 – 16 (!) Haziran 2016

Bektaş Tosun

106

BU KADAR KARAMSAR OLMAMIŞTIM

Evet. Karamsar olmak. Geç de olsa anladım, sonunda karamsar değilmişim aslında. Ne yazacağını bilip de yazamamak olayını “karamsarlık” sanmışım o kadar. Anladım ki, ne yazacağımı da biliyorum. Kime yazacağımı da biliyorum. Biraz düşününce, karamsarlığı aşabiliyormuş insan. Şimdi toparladım kendimi. Kime yazacağımı sınırlamayacağım ama kim olduğunu, kimseler anlayacaktır. Çünkü; siyasi görünümlü, şovenist (yanlı) insanların, hala içinde ki BEN’i yenememiş, toplum içinde kendini, ELİT vitrininde görmesi, kendi benliğinden haberi olmayan, içindeki şoven duygusunu gizler görünüyorlarmış birileri. Her konuştuğunu da “sohbet-muhabbet” sanan, birilerini, mezhepçilikle suçlayan, hatta “Alevi olabilir ama, Alevi Derneklerinde ne işi var” diyebiliyor, aktif olan bir arkadaş için..

İşte; benim ne yazacağımı karamsarlığa iten bazı aykırı ve içindeki o korkunç şovenliği sözcüklere dökerken bir başka, aktif ve yazar olan bir “arkadaş ” olarak bildiğim biriydi aslında. Karamsarlığı yıkıp kendime gelince anladım ki, yeni duymuyorum böyle sözcükleri. “Kürtlerin yaptığı da doğru değil canım, bunun adı terördür ve milliyetçilik yapıyorlar” diyen çok, sözler duydum, o vitrinde gözüken bazı insanlardan. Bundan da anlaşılıyor ki, hangi oluşumda yer alırsanız alın, “Alevilik ve Kürtlükten bahsetmeyin, bak biz Sünni ve Türk olarak, kendimizden bahsediyor muyu mu” demek istiyor bu düşüncede olan insanlar. Her oluşumun başında, sağlam bir Türk ya da Sünni inançlı biri mi olmalı, oluşumların sağlıklı olması için? Ben yabancısı değilim aslında bu anlayışlara. Bir dönem, Hak-Der (Hollanda Alevi Federasyonu)in kucuları arasında yer aldığımdan dolayı, beni, mezhepçilikle suçlamışlardı. HDP’yi destekledim, “Kürtçü ve bölücü ” olarak suçladılar, Hepsi vız gelip tırıs gitmişti, o şoven söcükleri kullanan zihniyetlerde. Şimdi de öyle olacaklar elbette. Hem de arkasına baka baka gidecekler. Gün gelip utanacaklar. Utanmaz, yüz astarı olamayan, Tayyip kopyalı bazı anlayışlar kendini ele vermese de bize yaklaşamadığını biliyoruz. Bize yaklaşıp, kendilerini sosyalist, devrimci ve ateist gösterenler içinde de, yüzümüze gülerek kendini kamufle ettiğini bilmemek kolay değil artık. Yıllarımızı verdik biz devrim sevdalarına. Koşulsuz, şartsız ve kimin kim olduğunu sormadan. Asıldık, yakıldık, idamlar, işkenceler gördük. Kürt olduk direndik, Alevi olduk direndik, yılmadık ve yılmayacağız. Kızılbaş olduk iftiralar yedik, komünist olduk, vatan haini olduk… Sahi sen eyyy, sen! Ne olduysan, sahte miydi her bulunduğun oluşum? İşte; Türk Solu! Her şeyi öğrendik ama ne örgütlenmeyi, ne de sınıf mücaddelesini öğrenebildik…

14 Haziran 2016

Bektaş Tosun

107

SANAL TEHDİT VE BAŞKONSOLOS

Arkadaşlar bir serzenişimi buradan anlatmak istiyorum. Biliyorsunuz ki, yıllardır Türkiye’de uygulanan şiddetin boyutları, uluslararası basın, yayında da defalarca yer almış hatta komedi programlarına da konu olmuştur. Bir “Devlet Başkanı” kendini bu kadar alçaltacak konuma düşürmüş ve tv’lerde, güldürü programlarına konu olmuş, dalga geçilir hale gelmiş ise… Fiziki baskılar, polis şiddeti, yargılamalar, Adaletin hiçe sayıldığı bir süreç, daha da katmerleşerek devam ettiriliyorken, bunlarda yetmemiş gibi, bu defa da SANAL alem yoluyla korku salmaya başlamıştır. Hem de uluslararası alana sıçramış devlet eliyle, bireyleri sanal alem yoluyla da izleme, takip etme, fişleme konumuna gelmiştir. Bizler ne yapmışızdır. Korkudan iki satır yazmayı bırak, yazanı da ayıplar konuma gelmişiz. Ne yazık ki, bizler alanlarda gösterdiğimiz protestoları, sanal alemde gösteremedik. Faşist diktatör Erdoğan, Almanya tv komedyenine ve Hollanda gazetecisine hakaret dışında bir de, Hollanda, Türk Baş Konsolosu yoluyla, Hollanda’da yaşayan biz Türkiyelileri, sanal alemden takip edilmemizi ve diktatörün aleyhine yazılanları muhbirleyerek, bir korku salmasının ardından, Hollanda Başbakanını da isyan ettirmiştir. Ben de, 26 Nisan da, HOLLANDA, TÜRK BAŞKONSULOSUNA başlığı altında bir yazı yazmıştım. Sen misin bunu yazan! Bazı dostlarım, sevdiğim sayfa arkadaşlarım çok şeyler söylediler ve yazdılar bana. Sevgili dostlar, arkadaşlar. Bu gibi girişimler, protestolar biraz da yürek işdir kimse kusura bakmasın. O yazıda küfür yok, isyan var. Kabullenip, susmak ve görmezlikten gelme yok, karşı duruş ve protesto var. Alanlarda ne kadar varsam eylemci olarak, sanal alemde de olmalıyım, olmalıyız. Bu konuyu hafife almayın lütfen. Konsolos; burada, Türkiyelilerin sorunlarını çözmek için vardır, bizler sorun yaratmak ve bizleri bir faşist diktatöre muhbirlemek için değil. Bu ahlak dışı davranışı bir kez daha protesto ediyorum.

Sevgilerimle…

24 Nisan 2016

Bektaş Tosun

108

HOLLANDA TÜRK BAŞKONSOLOSLUĞU’NA

Sayın Başkonsolos. Basın ve yayından okuyup ve izlediğime göre, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, (Sayın diyemeyeceğim kusura bakmayın) baş çalan, katil, mezhepçi, ırkçı, yobaz, din tüccarı, halk düşmanı, savaş çığırtkanı, çocuk tacizcilerinin koruyucusu, kadın katliamcılarının yandaşı, rantçıların ve statükocuların savcısı, Amerikan uşağı, Suud ailesinin emireri ve dünyada ne kadar alçaklık ve namussuzluk varsa hepsinin mevcut olduğu ve hiç kimsede bulunmayan bir kan taşıyıcısı olan, eşi ve benzeri bulunmayan ve teşhisi zor olan ve o, sizin bağlı olduğunuz, ya da emrinde olduğunuz, sizin tabirinizle Recep Tayyip Erdoğan olan yaratık! Sizin, başkonsolos olarak görev yaptığınız ülke olan Hollanda’da kim onun aleyhine yazarsa ve konuşursa, tespit etmeniz için size emir verilmiş… Ben, size zahmet vermek istemiyorum. Araştırmanıza gerek görmeden, o sizin cumhurbaşkanınız olan zata, yukarıda yazdığım bütün atfettiklerimin arkasında olduğumu bildiriyor ve kendimi size ihbar ediyorum. Eğer sizde TC. Başkonsolosu değil de, Tayyip alçağının emir eriyseniz, aynı sövgülerim sizin için de geçerlidir. Dilerim beni anlamışsınızdır Sayın Başkonsolos. 23 Nisan Çocuk Bayramınız Kutlu olsun.

Tarafımdan selamlar…

23-Nisan-2016

Bektaş Tosun (Nijmegen Hollanda)

109

50 MİLYON KİMLİK VE PARELELİK!

Ne olmuş ki bu kimliklere? Bütün kimlik bilgilerini, paralel mi ele geçirmiş? Yeni mi, yoksa, ortaklığınız döneminde mi? Bu haberin doğruluğu tartışılır. 50 milyon kimlik ne demek…? Anlamadım ki! Haaaa.. Şimdi anladım… İyi para! Bütçe açığının bir kısmını, ya da yenilen örtülü ödeneğin falan filan. Olay çözüldü. Ha bir de, CHP Genel Merkezi’nin önünde, AKAPE ve MHP çevreleri protesto eylemi yapmışlar, “bir defadan ne olur” diyen aile bilemeyen bakan varya!!! Kılıçdaroğlu, “Önüme yat” mı ne demiş… Her ne dediyse, “Bizim bakana bir defadan bir şey olmaz, bakanımız IH bilem demez” diye solganlar atmışlar. Helal olsun bu eylemcilere.

Pekiiii: Böyle çocuk tecavüzlerinin İSLAM DA BADEMLEME olduğunu söylenince, BİR DEFADAN BİR ŞEY OLMAZ denince, CHP’liler, solcular, HDP’liler, kadınlar, aydınlar… v.s. neden AKAPE ve MHP binalarının önünde protesto eylemi yapmadılar? Muhalefetliğide mi onlara kaptırdılar? Hahahhaha güldürdüler beni.

6 Nisan 2016

Bektaş Tosun

110

BİRİ GİDİYOR MERSİNE, HIRSIZ GİDİYOR TERSİNE

Yavuz (hafız) hırsız nereye gitti? Amerika’ya mı? Bu hırsızın her işi tersine. İsrail ve Amerika vatandaşlarının, Türkiye’yi terketmesini istiyor, hırsız da Amerika’ya gidiyor. Yoksa; Amerika vatandaşı mı bu hırsız… Dünyanın bu iki jandarma ülkeleri, (İsrail ve Amerika) neden vatandaşlarına çağrı yaptı bir bilen var mı? Avrupa’da çağrı yaparsa vatandaşlarına, Rusya ise turist falan yollamıyor. Bilindiği gibi 5 ülkeden elçiliklerimiz yurtdışı edilmiş! İçeride iç savaş daha da büyüme aşamasında, ekonomi, krizin eşiğinde, anayasa, baba yasa bitmiş, tacizler, zinalar, kadın katliamlarının sayısını kimse bilmiyor, tarikatlar orta yerde mafya gibi dolaşıyor, Akp Belediyeleri, Vali görevini yapıyor, savcılar “banane” anlayışında, hakimler kararsız, polisler cellat, jandarma Doğuda (Kürdistan’da) kan dökmekle meşgul, muhalefet sokaktan korkuyor, gençlik ölümün pençesinde… Dahası; saymakla bitmeyen bir kör düğüm olmuş ülke ve siyaset. Türkiye, Ortadoğu, pazar paylaşımının kanlı meydanı mı olacak! Fırtınadan önce sessizlik olur benim bildiğim…Buna benzemiyor. Ama, yağmurdan önceki esen sert rüzgara benziyor bu gidişat. Ortam hazır her şeye! Şartlar müsait, müttefikler ağız birliği yapmış. Gidişat pek iyi değil her şey çığırından çıkmış gibi. “Osmanlı’da oyun bitmez” dönemi dışarı için geçersiz artık. Amacım karamsarlık yaratmak değil elbette. Her çıkışın bir inişi vardır. Sadece, devrimci, sosyalist güçlerin söz sahibi olmayacak bir dönem olması, sürecin talihsizliği gibi geliyor. Geleceğimiz aydın olsun, karamsarlık defolsun, sevgi rehberimiz, aşk yolumuz, Hızır yoldaşımız olsun. 30 Martın direnişini selamlıyorum.

29 Mart 2016

Bektaş Tosun

111

BARIŞ VE DİRENİŞ

Sosyalistçe mi düşünüyoruz gerçekten ya da devrimci duruşumuz hala devam ediyor mu? Kendi özbenliğimize güvenimiz sonsuz mu? Dünyanın gidişatına bakıyorsak, bütün dünya, bu yüzyılın politik, ekonomik ve çıkar ilişkisini ve her şeyden önce paylaşım pazarı olan savaş anlayışını, Ortadoğu’ya yoğunlaştırmış ve kaptitalizm, kendine yeni bir anlayış olan GLOBALİZM sürecinin, paylaşım pazarı koşulunu ve geleceğini, Ortadoğu’dan şekillendirmek istiyor. Bütün emperyalist güçlerin, Ortadoğu’ya yoğunlaşmış dolaysıyla Türkiye’ye yoğunlaşarak, böl-parçala-yönet politikasını, Ortadoğu halkları üzerinden, kendi rant oluşumuna bir yön haritası çizmeye çalışırken, en çok yoğunlaştığı ülke Türkiye ve dolayısıyla, Kürdistan üzerinden, faşist Erdoğan’ı kullanarak bütün emellerini gerçeklerştirmek istiyor. Bu emellerin daha ilerisi var etbette. İran’dan sonra, Malezya’ya kadar uzanan bir yüz yıllık projedir. Bu gelişmeleri, bir sosyalist olarak algılıyorsak, bir faşistin emellerine, çıkar ve kendini kurtarma politikalarıyla değil, biz sosyalistlerin karar vermesi gerekir. Biz sosyalistlerin, karar mekanızmasını oluşturmak için de kendi içimizdeki birlik mekanızmasını iyi oluşturmamız gerekir. Bu birlik cephesi samimi ve dürüstlük temeline oturtulmazsa, devrime gebe olacak mücadelede, emperyalizmin paylaşım pazarı, kanlı pazarında teslimiyetle sonuçlanabilir. Türk ve Kürt solu olarak, ayrı yaşama ve geleceğimize bizler karar vererek, geleceğimizi de dostluk içinde yürümesi gerektiğini başarmalıyız. Emperlayist güçlerin isteği doğrultusunda parçalanacak ve ayrışacak bir anlayışı, hiç bir sosyalist düşünen insanın kaygılarını gideremez ve de, gelecekte kuracağımız, ya da bizden sonraki kuşağın kuracağı sosyalist bir sistemin, uzamasına, bizlerin, bizim kuşağın büyük bir katkısı olmadığını, tarih çıkartacaktır. Bu çelişkilere düşmeden, sol, ya da solcu görünüp, bilinçaltındaki, “Türk-İslam” senteziyle biz sosyalist, barış ve direnişten yana olan insanları oyalamaya izin vermemeliyiz. Hangi süreçte olursa olsun, ne zaman bir Kürt, Alevi toplumu ya da Türkiye emekçi güçleri, devrimciler örgütlü bir sürece girsin, sistemi sorgulayacak kadar güce kavuşsun, hemen sol ve sosyalist görünümlü, Türk-İslam sentezinin ekmeğine yağ sürdüğünün farkına varmadan solculuk yapması, bu süreçte artık geçersiz olduğunu bilmeleri gerekir. Bu bağlamada, kim, hangi örgütten, vakıftan, dernekten olduğu değil, kim bu sürece, bir sosyalist olarak omuz verecek biraz ona yoğunlaşmamız gerekir. Bu süreçte, vicdan muhasebesi yaparak, bir kez daha ahlaki duruşumuzu sorgulamakta yarar vardır. Ya hepten yok olmak, ya da kazanılacak mücedele de, az da olsa emek sahibi olarak, gelecekteki, sınırsız ve sınıfsız bir geleceğin şekillenmesinde yer almaktır.

Dünyanın neresinde olursak olalım, ortak şiarımızn BARIŞ olması gerekir. İşte; yaşadığımız ülke Hollanda, kimin değil, hangi örgüt ve kuruluşun değil, her örgüt ve kuruluşun ortak ne yapacağını ve yapması gerektiğini, Ortadoğu’da ve Kürdistan’da dökülen kan ve katliamlar bize bir şey anlatmıyorsa, tarihte en çok suçlu bizler olacağız bunun da bilinmesi gerekir. Şimdi, kısır döngüler değil, sen büyüksün, ben büyüğüm değil, herkesin ortak hareket edeceği bir geleceğin oluşumunu nasıl başarabiliriz onu konuşmanın zamanı geldi ve geçiyor. Herkesin bir söyleyeceği vardır elbette. Ama ortak söylemlerin tam zamanıdır. Barışı oluşturmak ve direnişte varolmak dileğimle.

Teşekkürler…

21 Şubat 2016

Bektaş Tosun

112

İNSAN PAZARI

Teknoloji, uzay, iletişim çağını aştık, insan pazarlama çağına girdik. Tarihte bunun adına KÖLE ticareti denirdi. Sömürgenin ne tarihi belli oluyor, ne de zamanı. Kapitalist düzenin en modern insan pazarı, 2016 Martında, Avrupa’nın Başkenti Bürüksel’de oldu. Avrupa’nın iki yüzlü, çıkarcı, sömürücü, kan emici yüzünü biliyorduk. Demokrasi ve İnsan Hakları savunucu olan öbür yüzünü de biliyoruz. Köleliğin ne zaman başladığı ve ne zaman kadar sürdüğünü değil, hala bitmediğini çok iyi anlıyoruz bu iletişim çağında. Bu kadar ahlaksız, namussuz, onur ve haysiyetini yitirmiş, ayak altına düşmüş, canavar bir kapitalizmin yüzünü bir kez daha gördük. Tarihteki, insan ticaretiyle, 2016’da yapılan insan ticareti arasında bir fark olmadığını, tarihsel olarak şöyle bir anımsamakta yarar var.

1- İÖ. 73’de köle olan, Sapartaküs’ün kaçıp ayaklanmasıyla ve 100 kişiyi bulan isyan köleci ordusuyla, Roma İparatorluğunu yıllarca zora sokmuş, Spartaküs’ün ölümüyle parçalanan ayaklanma ordusu, tarihe damgasını vuran bir süreçtir.

2- Asur Ticaret Kolonileri Çağı, genellikle Anadolu’daki kentlerin hemen yakınlarında, Asur’lu tüccarlar tarafından kurulan ve kurum adı verilen ticaret amaçlı yerleşmelerin Anadolu’da yaygınlaşmasıyla başlayan bir dönemdir. Bu ticari amaçlı yerleşimlerin yaygınlaşması esasen Asurlu tüccarların Anadolu’yla son derece organize bir biçimde sürdürülen ticari ilişkileri yerleştirmesinin bir göstergesidir. MÖ 1.950 – 1.750 yılları arasında yaklaşık 200 yıl süren bu dönem Anadolu’da aynı zamanda yazılı tarihin ve Orta Tunç Çağı’nın başlangıcı olarak kabul edilir * Özgür Ansiklopedisi.

3-*1452’de Portekiz Kralı V. Afonso’ya izin veren Papa savaşlarda yakalananların köle olarak satılabileceğine ve kullanılabileceğine dair resmi bir bildiri çıkartarak bu büyük zulme onay vermişti. Ve esir ticaret üçgeninin bir bacağı Avrupa’dan ticari malların Afrika’ya ihracatıydı. Bu ticaretin ikinci bacağını oluşturan Afrika hükümdarları ve tüccarları, 1440 yılından 1900 yılına kadar köle ticareti içinde aktif rol oynadılar. Her köle karşılığında Afrikalı hükümdarlar Avrupalılardan yüklü miktarda ticari mal temin ettiler.

Yeni Dünyada esirlerin işgücü ile üretilen pamuk, seker, tütün, pekmez ve rom gibi ticari malların Amerika’dan Avrupa’ya nakli ise üçgenin üçüncü ve son bacağını teşkil ediyordu. *Kölelik Ticareti- İnternet sayfası. Dahası; 2007-2012 Avrupa İnsan Hakları raporunda, Elitre’de İnsan Ticareti olduğunu günlerce haber olarak gündemde kaldığını da biliyoruz. Peki; 2016 Martında, Bürüksel’de yapılan, İnsan Hakları ihlali değil de nedir? Avrupa parlementosu ve Türkiye toplantısındaki, insan pazarlığına, Avrupa’nın, İnsan Hakları savunucuları, Sosyal ve Hukuk Devleti savunucları, solcuları, sosyalistleri, ilericilerine ne oldu? Ne oldu da, Ortadoğu’da hem kan döküp, hem de canını kurtarmak için kaçıp sığınanları pazarlık konusu yapan, bu iki yüzlü, alçak Bürüksel’e sessiz kalıyorlar? Bu, tarihi ve utanç belgesinden, ilerideki, kuşaklara bir belge olmasını diliyorum. Ben utanıyorum ve tarihte utanacaktır 2016 Mart ayında ki, Bürüksel, Türkiye, insan pazarlama toplantısından. 2 milyon, şavaş mağduru insanlara, 3 ve 7 Milyar arası fiat pazarlığını, tarihe bir kara leke olarak yazıyorum. Sosyalizm mutlak hesap soracaktır.

Sevgilerimle…

8 Mart 2016

 

113

BİR ADIM GERİ İKİ ADIM İLERİ Mİ?

Adamın hasta olduğuna bakmayın, sıkışınca çark etmesini de bilen birisi haa. Yerin altında yılanın depreştiğini bilir ama, bombaları “bilmedim, görmedim, duymadım” anlayışıyla kıldan tereyağı çekmiş gibi çekip, Kürdün üstüne yıkmaya çalışır. Dün ile bugün ilginç gelişmeler oluyor Türkiye’de. Bu gelen iyimser havaların neye gebe olduğunu anlamakta zorlanıyor analizciler. Kürdistan’da (Doğuda) katliam son hızıyla devam ederken, şehit cenazlerinde o bildik solganlar atılırken, zamlar arka arkaya yapılarak, asgari ücrete verilen zamı geri almak için zamın son seanslarını uygulamaya sokarken, birden olumlu havanın nedenini anladık galiba. Evet. Anladık. Bu gece saat 00.00’da (27 ŞUBAT 2016) Suriye’de ateşkes başlıyor 6 yılın sonucunda. Akp ve dolaysıyla, faşist Hafız Tayyip yenilgiyi anlamış olmalı ki, içeride biraz esnek politika sürecine geçmeye başlamış olmalı. “Kararı hep ben veriyorum” sanıyordu. Oysa, dünyanın iki büyük gücünü BENİM sanmıştı demek ki? Olabilir hafız efendi… Cahilin aklı, sonucu görünce çalışırmış. Seninki hala çalışmadı ama birileri dürtmüştür seni. Dün, Artvin direnişine boyun eğdiler, bugün Can ve Gül’ü serbest bıraktılar. dışarıda yenildiğini, ancak büyük güçlerin “ateşi keselim” deyince farkına vardı. Tabii ki bu sırada, içeri aklına gelmiş olabilir. Ki; dur daha kimlerin sırtını sıvazlayacak belli değil. Dondurucudan ÇÖZÜM konusunu mu çıkartacak, Alevilere bir yaklaşım politikası mı sunacak, “yetmez ama evet”çilere bir çağrı mı yapacak? PARALEL dediği eski dost ve ortaklarına yeniden bir yeşil ışık mı yakacak? Hiç kestirilemiyor bu dengesiz insanın ne yapacağı…

Kimbilir, hastadan ne bekleneceğini? Bakarsın, sabah kalkınca, gözünde daha fazla kan gözükedebilir. Dış savaşı kaybettiğini anladıysa, iç savaşın fitilini en kanlı biçimde başlatabilir! Dilerim aklı başına gelmiştir de, iki gündür alışık olunmayan konularda, yatay ve yumuşak bir geçim yapmaya başlar, adaletin pençesinde bulur kendini. En doğru yolda adalettir. Belki de ilk defa tanışacağı bir süreç olur kendisi için adalet! Kısacası, önümüzdeki günler çok şeye gebe olacağı bellidir.

Sevgilerle…

26 Şubat 2016

Bektaş Tosun

114

DENİZ BAYKAL VE HIRSIZ TAYYİP

Tartışılan platform CNNTÜRK. Konu: Ortadoğu’da ki gelişmeler. Program: TARAFIZ BÖLGE’nin, sopayı yeyince, taraf değiştiren, fırıldak, Ahmet Hakan’nın programı. Misafir figüran, hizipçi ve gizli meshepçi Deniz Baykal. “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” Biri kaset mağduru, biri de dayakla hafızasını yitirmiş Ahmet Hakan. Bu kadar güzel bir ülkeye, bu kadar yanlış, ahlaksız, hırsız, katil, fırıldak insanların baş figüran olması tesadüf mü acaba? İnsani bir değer taşımayan konuşmalar ve soruları dinledikçe, sonucun CHP’ye geleceğini tahmin etmiştim. Sonunda, Hizipçi Deniz yumurtladı bir bir ve çözüldü. Hırsız ve katil Tayyip’ten hala korkusu devam ettiği gerçegi doğru gibi ayan ve beyan ortaya çıktı. Titrek sesi, korkulu sözcükleri, emanet bir sözcü gibi ve hareket, davranışları ele veren en görsel biçimiydi. Daha ne kasetler var acaba, hırsız ve katilin elinde ki, bu adam yine en sıkıştığı anda, hırsız ve katili kurtarmak için sahneye çıktı. “CHP kötüye gidiyormuş, yeni bir vizyon gerekmiş” falan filan. (Ben CHP’li falan değilim) Peki; alçak Deniz Baykal. CHP’nin kurultayları oldu. Neden aday olmadın? Neden, kurultaydan önce konuşmadın? 11 Kasım seçimlerinden sonra, hırsız ve katil, seni telefonla arayarak, seni meclis başkanlığına atayan değil mi? Tayyip’lerin, Akepe’yi oluştururken, ilk toplantılarında senin de olduğunu bilmeyen var mı? Sana da, cumhurbaşkanlığı sözü (görev olarak) verilince, partiyi, meclis dışında bırakacak politikalarını, hırsız ve katil için mi yapmıştın? CHP çöksün, bitsin, dağılsın. Sorunum o değil. Sorun, sosyalist, devrimci, direnişçi güçlerin, hırsız ve katili tam sıkıştırdığı anda, senin figüran olarak ortaya çıkıp, hizipçilik yapman “bu kaçıncı hain” sorusunu sormak istiyorum. Partide kalmanı, gün gelip lazım olacağını da mı, hırsız ve katil adam söyledi sana acaba?

Kimin ne olduğu ya da olacağı hiç umurumda değil de, ahlaklı olmayışınız, hiç onurunuza dokunmuyor mu? Yarın, gazete manşetleri, haber ve tartışmlar, sayfaları işgal edecek, ekranları işgal edecektir. Sen alçakta oturup, keyifle izleyeceksin ve yarattığın hırsız da bir telefon açıp, teşekkür ederse ne kadar mutlu olursun tahmin ediyorum seni, şerefi bozuk, ahlaksız Deniz Baykal. İzleyin yarınki gazete ve tv haberlerini.

Sevgilerle…

16 Şubat 2016

115

İSLAM BİR ÜTOPYA MI?

“Komünizm bir hayal, bir ütopya” dediler bugüne kadar. Oysa; sosyalizm ve bir sonraki basamağı olan komünizmdir, bir sistem biçimi ve halkın kendi kendini yönetim biçimidir. Ne hayaldir, ne de bir ütopya düşüncesidir. Monarşi yoktur, devlet yoktur, bürakrasi yoktur, mülkiyet yoktur, ortak emek, eşit paylaşıma dayalı, ortak kararların alınacağı, kollektif bir+ yaşam biçimidir. Komünizmin, hayal, ya da ütopya olmadığının kanıtı, dünya tarihiyle kanıtlanmış, dünya gelişim süreciyle, İlkel toplumdan, feodal topluma, feodal toplumdan, kapitalist topluma dönüşmüş, bu dönüşüm süreçleri yüzyıllar sürüp, savaşlarla, bir önceki yönetim biçimlerine son verilmiş, çoğunluğun sistemi ve kazanımlarıyla da, kaybeden anlayışlar, varolan yaşam biçimini benimsemişlerdir. Nasıl geçmişteki toplumsal dönüşümler sancılı ve savaşlarla, eskisini bertaraf edilip, yenisini benimsenmiş ise, kapitalist sistemin yılkılması içinde uzun zaman bir savaşın verilmesi doğaldır. Kapitalizmin yıkılışı, geçmişteki, sistemlerin yıkılışı kadar kısa zaman dilimleri (yüzyıllar) değil de, bin yılı aşacak bir sürecin gereksinimi, bugünkü gelişimden anlamak zor değildir. Oysa, ütopya; “gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce”; olarak geçer sözlüklerde. Sosyalizm ve komünizmin, geçmişteki sistemlerin, toplumsal değişim süreci bunun bize imkasız olmadığını söylüyor. Ama zaman ve zamanlaması çok önemlidir. Oysa; İslam anlayış ve gelişim sürecine baktığımızda, feodal sistemin oluşum sürecinin son halkasıdır. Bu feodal sistemin bitimini, rönesansı milat olarak alabiliriz. Ki, kapitalizmin başlama sürecidir. İslamdan örnekler verirsek, tam bir ütopyadır. cennet ve cehennem bir ütopik anlayıştır. Cariye, kılman, Allah, Tanrı, varoluşları ve dünyanın milyarlarca yıl, evrimsel sürecine zıt bir anlayış ve büyük bir çeliki içindedir. Ama, bu süreç içinde DİN bir RANT sistemi içine alınmış, paylaşım pazarlarının en popiler aşamasını yaşamaktadır. İnsanı öldürüyor, ruhu, o cenazenin defni sırasında her şeyi izliyor. Bu düşünceler bir ütopyadır işte. Doğa nasıl dengeler üzerine kurulmuşsa, dünya verdiğini geri alan, bir zaman sistemidir. Kimse baki değildir. Hiç bir canlı baki değildir. Tek baki olan, güneş, su ve topraktır. İnsanların varoluş sürecinden bugüne kadar, hep arayış içindedir. Bu bir bilimsel gerçektir. Ama din bir arayış değil, yaşamın ve düşüncenin bittiği, tek kurala bağlı ve kul olmanın, biat etmenin bir yoludur ve anlayışıdır. Oysa; doğadaki hiç bir canlının ne biatı vardır, ne de kulluğu. Canlılar arasında bu kulluk ve biat sistemi bir tek insanların kendilerine ait bir dayatma ve korku siteminden gelmektedir. İslamın bir dogmatik ve ütopik anlayış olduğu, komünizmin ise, tarihsel gelişim sürecine baktığımızda, mutlak, komünizmin oluşacağı kavramı vardır ve olacağı da kesindir. Sevgiyle kalın, komünist kalın.

13 Şubat 2016

Bektaş Tosun

116

KAMER GENÇ İLE BİR ANEKDOT

Yılını tam anımsayamadım. 1993 ya da 1994 olmalı. Kamer Genç, CHP’den aday olarak, partiye alınmayınca, zamanın DYP (Doğru Yol Partisi)den milletvekili olarak meclise girmişti, ya da bağımsız girip, DYP’ye mi geçmişti?… Hiç yakıştırmamıştık kendisine. Ben de o dönem, Hak-Der’in (Hollanda Alevi Federasyonu) Genel Sekreteriyim. Federasyon olarak, Avrupa, Alevi Akademisi’nin kurulmasında öncülük yapmış, yoğun tempo içinde bir süreç yaşamıştık. Ki; tarihte ilk defa bir Alevi akedemisi olarak kurulan bir akademi özelliği de olunca, bir başka onurdu bu girişim ve çalışmalarım. Akademi kuruldu, açılış resepsiyonunu, Almanya’nın, Leverskusen Kentinin, bir otelinde, dünya Alevi önderleri, bilim insanları, araştırmacılar ve Avrupa Federasyonları, yönetiminden temsilcilerin katılımıyla. Akademi olarak, resmi adresi, Hollanda olmasına ramen, Almanya’daki dostlarımız, bize haber vermeden, açılış resepsiyonuna, Kamer Genç’i de davet etmişlerdi. Ta ki, Kamer Genç anons edilene kadar, hiç haberimiz yoktu. Biz Hollanda delegasyonu olarak da şaşırmıştık. Kamer Genç kürsüye çıktı ama, ben ne yapacağımın şaşkınlığı içinde bocaladım. Türkiye kan gölü içinde, Tansu Çiller katili, doğuda ve şehirlerde kan kusturuyor, gazeteci, bilim adamları katlediliyor, Mit-Jitem’in silahları susmuyor. Ve, Kamer Genç bu katilin partisi ve hükümetinde, milletvekili. Olamaz! Kaldıramadım! Kürsüde konuşurken, “Ben, parlemento da ki arşivlerden de sorumlu komisyondayım, araştırmacı dostlar, buyursun gereken kolayılığı sağlarım” der demez, gayri ihtiyari yerimden nasıl kalktım,”Tansu Çiller’den izin aldın mı” derdemez, “kimseden izin almama gerek yok, ben kendini bilenim!” diye sesini yükseltince; yeniden ayağa kalktım ve ” ne bağırıyorsun, burası Türkiye Büyük Millet Meclisi değil, burası Alevi Meclisi” deyince, apar topar kürsüden indirilip, salondan uzaklaştırıldı. Şimdi, İstanbul Maltepe Belediye Başkanı olan Ali Kılıç dost, “yakışmadı Bektaş dost” Turgut Öker: “Tasvip etmiyoruz bu davranışı” gibi serzenişlerde bulunmuşlardı. “Ben de sizleri tasvip etmiyorum” dedim ve o anda Recai Aksu (O dönem, Almanya Milliyet temsilcisi) “Yarın Milliyet’e bak” dedi ve uzaklaştı.

Ertesi gün Milliyet Gazetesini aldım. Ne bakayım!  Baş sayfada koca puntalarla “Kamer Genç Kürsüye Çıkınca Aleviler Ayağa Kalktı” çok güldüm. Oysa ayağa kalkan tek bendim. Recai yoldaşa da hala minnattarım. Ama, Kamer Genç ile bir daha karşılaşamadık. Karşılaşmış olsaydım, kimlerin davet ettiğini, arkasında devletin ve Mit’in olup olmadığını da yüreklice soracaktım. Ne deyim, Kamer Genç. Son döneminde, mecliste tek başına, muhalefet yaptığını da izledim. Ama, Tansu gibi bir alçağın ve katilin, hükümet olduğu bir partide olmasaydı keşke! Yolun açık, devr’in daim olsun Kamer Genç. Yakınlarına ve dostlarına sabırlar dilerim.

23 Ocak 2016

Bektaş Tosun

117

BİR TV TARTIŞMASININ SANCILARI

Yaşamım boyunca, dine karşı hiç mi, hiç bir sempatim ya da yakınlığım olmadı olamaz da. Bu akşam, daha iki dakika önce sona eren CNNTÜRK programında, dik duruşlu, Şirin Payzın yoldaşın bir programını can kulağımla dinledim. Konu: Alevilerin Yasal Sorunu. Toplam yedi kişiden oluşan tartışmacı vardı. Biri (sözüm ona) hükümet kanadından, diğerleri de, Alevi Ocak ve temsilcilerindendi. Hükümet kanadı, “bak yeni bir hükümet var, öncelik olarak bir anayasa konusu var ve konu da o, Alevilik olacaktır, sizler biraz sabırlı olun ve başbakan da bunun bilincinde” gibi savunmalarla oyalama taktiği içindeydi. Diğer katılımcılar da ,”bu  bilinen bir olay, zaten anayasada varolan haklarımız var, ertelenmesine gerek kalmadan, var olan haklarımızın verilmesi” söyleviyle hem istem, hem de savunarak, program sonuçlandı. Pekiii! Benim buradan çıkarttığım sonuç neydi? 2003’den beri hangi sorunu çözdünüz de bunu çözeceksiniz? Kürtleri de böyle oylayarak, sonunda, katliam başlatmadınız mı? Hala, Kürdistan’da savaş ve katliam sürerken, siz nasıl Alevi sorununu çözeceksiniz? Kürt sorunu daha, 90 yıllık bir sorunken (Osmanlı tarihi boyunca, hiç sorun olmayan) Alevilerin sorunu, Bizans’tan (o dönemlerde adı KIZILBAŞLIKTI) başlayan bir sorun olduğu bilinmesine rağmen, nasıl çözeceksiniz? Hangi partinin bir çözüm programı var, Aleviler konusunda, ya da Kürt konusunda? Kürdistan’da savaş sürerken, kan dökülürken, Alevi sorununu masaya yatırmak, “bundan sonra sıra siz de” demekten başka bir şey ifade etmiyor. İşte; diktatör bozuntusu ve faşist, Hafız Erdoğan neyle oynadığının farkında değil. Aleviler şimdi saflarını belirledi. Kimi açlık grevinde, kimi eylemlerde, kimi de dişini bilemiş patlamak üzeredir. Yani; Aleviler üzerinde ufak bir yanlış yapmak, “Türkiye diye bir ülkenin haritadan silinmesi demektir. Aleviler; sonsuza kadar, kendine ilke edindiği yaşam biçimini nerde olsa yaşayacaklardır. Ama senin gibiler bir daha o, Anadolu’da yer edinemeyecektir. “Mezar taşlarını koyun mu sandın” alçak. Kürtleri, Alevileri, Süryani, Keldani, Ermeni, devrimci, demokrat, ilerici, özgürlükçü ve hele de kadınlarımızı nüfustan saymıyor musun? Ben söyleyeyim sayımızı, o kerteye geldiğinde. Tam 35 milyonuz. İstersen dene. Ama öyle bir ülke kalmayacaktır. Kalırsa da sensiz olacak ve kardeşçe olacaktır. Dilerim herkes kendine göre bir pay çıkartacaktır, geleceğimize ilişkin.

Sevgilerle…

21 Ocak 2016

Bektaş Tosun

118

ZÜLFÜYARE DOKUNMAK

Dokunacak o kadar zülfüyar var ki, sayısını ben hesaplamayacağım. Artık herkes payına düşeni alsın. Çok zor günlerden geçiyoruz, bunun bilincinde olmayan, görmeyen, duymayan yok ama biraz sosyal olmak için kıpırdanması gerekir her, “Ben barış istiyorum” diyen ve insanlıktan yana olanların. Geçmişte, işkence görmüş, bedel vermişler var mesela, sohbetler de sosyalist görünenler, devrimci  ahkamlığı  yapanlar, yazar ya da şair olmuş suskun kalanlar vs. “canın cehenneme” diyesim geliyor. Dışarıda, düzene ayak uydurup, içeriye girince, tv’ye bakarken ağıza alınmadık küfür sallayanlar. Hele birileri var ki; PİR’ler ve Dedeler! Hani, Hz.Hüseyin’in yolunda olanlar, Pir Sulatan’ı, Kalender’i, Nesimi’yi, Yunus’u ağzından bırakmayıp deyiş ve Gülbendtlerini okuyan, “Kerbela” deyince göz yaşı döken, yol, erkan, adap, hak, hakkaniyetten dem vuran önderler… En önde olması gereken yerde olmayıp da, sıcak postuna sevdalı dedeler. Kaldırın kıçınızı o sıcak posttan da bakın bir etrafınıza. Etrafınızda açlar, yoksullar, katledilenler, hakkın iken gasp edilen hakların, Aleviliği ayaklar altına alanlar, sana olmadık iftiralarda bulunanlar, kapına daynmış zalim ve zorbaları hiç görmüyor musunuz? Duymuyor musunuz? Zalim, zalimliğini yapmadan karşı durmuyorsan, zalim vurmaya, yakmaya başlayınca, basit bir anlayışla, Allah’a havel etmen, yoluna yakışır bir davranış olmadığını bilesin. Kapıya dayanmaya ramak kalmış zulümü görmeyip, Arap anlayışıyla bakarsan, senin ‘Pir’liğin ve Dede’liğin’ sonradan hiç işe yaramayacaktır bunu bilesin. Ola ki, kapımız çalınsa ve zulüm başlarsa, sakın gül atmayın bize. Siz de taş atın da hiç değilse, taşların yarası acıtmasın bizi. Gün gelirde, “görmedik, duymadık, bize söyleyen olmadı, çağıran olmadı” demeyin. Bak haykırıyorum size. Ocak sahipleri, Dergah sahipleri, Postişinler, Hacı Bektaş’ın mirasçıları, Pirler, Dedeler duyuyor musunuz sesimi? Hadi kaldırın başınızı, çağırın müritlerinizi alanlara! Bu gün alanda olmazsanız, yarın postunuzda da olamayacaksınız. Yasak olacak, ya da mürid bulamayacaksın, o yolu yürütmeniz için. “Bu davet bizim”

Ah bir de, din tüccarları için, cami çevresindeki “Zülfüyar'” lara dokunan yoldaşlarım da dokunuverse şu Zülüflerine…

14 Ocak 2016

Bektaş Tosun

119

ALEVİLİK KOMÜNAL BİR TOPLUMDUR

Bu komünal toplum anlayışını biraz açalım. Önce, suyun ve ateşinin Alevilikteki önemini irdeleyerek, neden ve nasıl bir komünal toplum olduğunu görmeliyiz. Felsefi ve temel ilke olarak insana saygı en önde gelen ve hiçbir şekilde insanı (doğal olarak canlıyı) temel ilke olarak alan bir felsefi anlayış ilkesine dayalı bir yaşam biçimini biraz olsun irdelemek gerekir. Su neden önemli ve temel ilke gerçekten su mudur? Ateşin yaşamdaki önemi? “Ateş; şaman mitolojisinde var olan, ritüel bir geleneğin simgesidir” diyerek geçiştirirsek, insanlığın varoluşu ilkesini inkâr etmiş oluruz. Bu iki simge olan SU ve ATEŞ’in öneminden yola çıkarsak, Aleviliğin, yaşam biçimi olarak görüp, doğanın yaradılışıyla eşdeğer görüp ve de dogmatik anlayışlara karşı olduğunu biraz daha anlamış olacağız. Gerçek bir yaşamın oluşum biçimini ele aldığımıza, doğal olan bir canlının oluşumunu Alevilerin pratikteki canlıya saygı geleneği olan bir ananın canlıyı müjdelemesine bir bakalım. Bir kadının, hamileliği 33 ile 37. gününde anlaşılır. Kadın, hamile olduğunu anlar anlamaz, hane halkına da, rahminde bir canlı olduğunu yansıtır ya da söyler. Evin önde geleni duyduğunda, 40. günü işaret ederek, “39 isek kırk olalım. Cen cana düşmüş canı cem eyleyelim” der ve aileyi, yakınını, o ana rahmine düşmüş canlıyı, daha cen iken, CAN olarak saygıyla, aileden sayacak bir CEMAL-CEMALE olacak bir saygınlığı daha, bir damla su iken doğa ile eşdeğer kılıp, canlıya saygınlığı başlatmış olunur. İşte bir damla suyun, bir  cen  olarak, ana rahmine düşmesi, orada pişip, çelikleşmesi de, ateşle suyun önemini, en değerli iki somut, doğal maddenin, Alevilikteki önemi ve temel ilkesi olduğunu, felsefi olarak aldığımız zaman, kendi benliğimi, varlığımı, anlayış ve düşüncemizin ne kadar önemli olduğunun bilincine varmış olmalıyız. Ritüel bir anlayıştan, dogmatik din anlayışından, doğal bir yaşam biçiminin, gelişim süreci, bu sürecin yaşam ve devamı için verilen dirençli mücadele ve duruş biçimi, insanın nasıl var oluşuyla bağlantısının ta kendisidir. İşte; ondandır, 72 millete aynı nazarla bakmak, ondandır, Enel-Hak anlayışıyla, “Tanrı Benim” demek. Ondandır, Evren gibi semah dönmek, ondandır, toprağa saygı, suyu doğayla içmek, ondandır, “bizde kadın-erkek sorulmaz, bizde insan vardır” demek, ondandır, canlıya kıymamak hakkı hak olarak görmek, dişiyi, kişi, kişiyi insan olarak görmek, kadın erkek yan yana olmak, insanı Kâbe bilmek, Güneşe yüz çevirip saygı göstermek, yıldızların davranışını dahi bir geleceğin müjdecisi bilmek, ondandır biri yoksul, biri fakir olması gereken, dayanışma ve paylaşma olarak gelenek ve yol inancımızda ki musahiplik ve kirvelik dayanışması, ondandır PİR dediğimiz, topluma HAKEM’LİK yapacak bilge öndere saygımız ve ondandır insana ve canlıya saygımız. Güneye baktığınızda ya da kuzeye, oralarda göremezsiniz, MUSAİPLİK, KİRVELİK, PİR’lik, YOL, ERKAN gibi anlayışları. “Ayak baş, baş ayaktır” anlayışını. PİR’ini dahi dara çeken bir anlayışı görmezsiniz. İşte; o zulmettikleri topluluğun adına şimdi AEVİLİK diyorlar. Oysa KOMÜN bir toplumu, asimile ederek, yakarak, katlederek, iftira atarak, yok etmenin çabası hiç bitmedi insanlık varoluşundan bu güne kadar da sürdü. Bu yaşam biçimini, ALEVİLİK, MEZHEPÇİLİK diyerek, öteki gözle bakmak, bir insanın kendi, ilerici, devrimci ve demokrat düşünenlere seslenmek isterim bu vesile ile. Bu doğal geleneğin, doğal temsilcilerini, bir komün yaşam anlayışı içinde destekleyip, ilkel komünal, toplumun, modernizm biçimine getirebilmek, mücadeleye hiç bir anlam yüklemeden, İNSAN’ı merkeze alarak dayanışmayı genişletmek gerekir.

Sevgilerle

9 Ocak 2016

Bektaş Tosun

120

KATLİAM HABERCİSİ GİBİ AÇIKLAMA

Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamasını iyi okumak gerekir! Generaller döneminde, eline yazılıp verilirdi, ihtiyaç duyulduğu anlarda. Şimdi de, konuşmazsa, koltuğundan korktuğu için ve elindeki yazıyı veren değişti sadece. Askeri faşist değil de, sivil faşist veriyor eline ne demek istediklerini içeren yazıyı.. Bu, eline verdikleri yazı sıradan yazı değil! Resmen KATLİAM ın habercisidir… Geçmişteki, katliamlardan önceki açıklamalara bakın lütfen. Hiçbir tarih bilinciniz yok ve unutmuşsanız, “Kürt açılımı” anlayışı ve bugünkü, Kürdistan’daki olaylara bakın. Şahsen ben, başarılı olacaklarını sanmıyorum. Lakin; yine yakın zamanda ki bir aymazlıktan örnek vereyim! Dünkü, “yetmez ama evetçi”ler gibi, “Pek haksız da değil, bir bildiği vardır, diyanetin” gibi bir anlayışla, sessiz kalınırsa, bu gidişat, sadece Alevilerin katliamı ya da sürgünüyle kalmaz bunu da bilesiniz. Bunda en büyük görev, duyarlı ve ortak yaşamı kabul eden, sünni vatandaşlara düşüyor. Bu duyarlı vatandaşlar, mutlak, Alevi ve ilerici dostlarının yanında yer almalarıdır. Hırsız ve hain için açıklanacak fetvalar, mazlum insanlar için açıklanıyorsa, “su çürüdü” anlayışı gibi, beyin de bir MANKOF haline getirilmiş görevli ve hizmetkarlarla yeni bir yönetim şekli oluşuyor gibi geliyor bana. Bu resmen bir açık faşizmdir. Bütün Alevi örgütleri uyanık olmalıdır. Biz görev başında ve de ölüm mangası olarak hazırız. Lakin; bu gibi girişimlere zaman tanımadan, bu gidişatı durduracak gücü oluşturmak gerekir. Yoksa, “diyaneti” haklı görüp, ılımlı, uyumlu, bekle gör, yok bir şey çıkmaz gibi anlayışlara kapılanlar da sonuçlarına katlanmalıdır. Diyanetin başında olan zatın her sözü, toplumu birleştirmesi gerekirken, ağzından çıkan her sözcük, kuduz bir köpek gibi veba saçıyor ortalığa. Bu zatın (diyanetin başındaki zatın) saçtığı bu vebadan kurtulmak için ortak hareket etmek gerekir. Yoksa o kuduz vebası en çok, kendi mahallesine bulaşacaktır.

Sevgilerle…

6 Ocak 2016

Bektaş Tosun

121

BİREY VE GELİŞİM

Sanmaki, yaşam kendini yenilemez. İnsanda yaşamın bir parçası olmuştur, sürecin her sefasında. Sosyal yaşam içinde yok, yoktur! Siyaset, ticaret, din , kültür, tarih, gelenek, görenek, aşk, sevgi, aile, toplum ve tabii ki birey vardır her oluşum ve gelişim katmanlarının içinde! Koşullar değişir zaman içinde. Sen istemesen de, senin değişimini zorlar zaman. Zamana direnmek afaki olur. Ama bir birey için afaki anlayıştan gericilik doğar ya da tutuculuk. İşte zamanla çelişmenin en bariz bir örneğidir bu anlayış. Ekonomi kendini yeniliyor, siyaset kendini yeniliyor, din kendini farklı bir konuma sokuyor, (ılımlı islam gibi) sosyal yaşam çağa uygun bir görünüm sergiliyor, aşk özgürleşme yolunda direniyor, sevgi katmerleniyor, sen birey olarak hala zamana uyamıyorsun. Birey olarak kendini bir kez daha sorumluluk altına almayı düşün en azından. Neredesin, kimsin, etrafında neler oluyor, değişimler ne anlama gelir, biraz bakarsan çok şey görürsün. En azından, senin adına kimler ne karar veriyor, yıllar önce 5 yıllık kalkınma planı denirken, şimdi 50 yıllık kalkınma planıda bitti, 500 yıl sonra, senin adına da değil, torununun-torununun adına alınan kararları takip etmen bir birey olarak senin sorumluluğun olduğunun farkında mısın? Senden doğan yarınların, yani senin bireyleriyin sana nasıl bir sitem edeceğini düşün en azından! Bireysin evet. Ya gelişimden yana olan süreçte neredesin sen? Yarınların, senden sorumlu olduğunun bilincinde misin? Kadınsan, dünya nüfüsunun yarısını temsil ediyorsun, diğer yarısınıda doğuransın. Erkeksen, seni doğuran bir insan var ve sen bir damsın ve sorumluluğunun bilincinde olmalısın! Aklın erdiği andan itibaren sen bir birey ve sorumlusun! Beynini sattınsa, kiraya verdinse, birileri işgal ettiyse, kurtulmamakta senin elindedir ey birey! Beynin ve sen bir birey olarak beynin, hiç bir şey anlatamıyorsa sana, kaldır başını gökyüzüne bak, doğaya bak, güneşe bak! Onlar da anlatmadı mı? Dön ve kendine bak! Önce birey ol ki, gelişime uyasın…

Sevgilerle…

1 Kasım 2017

Bektaş Tosun

122

SONUNDA BAŞARDIM YAZMAYI!

İçimi kemirdi yıllarca! Çok istemiştim uzun bir yazı yazmayı. Bugünlere gelmemiz ve acizliğimizin nedeni bu anlayıştı işte. Dikkat eder misiniz? İlk önce bu kitleyi (sol ve devrimci anlayışta olan) yanına almanın ne kadar büyük bir yol alacağının ve sonunda da bunların elinin kolunun bağlanacağının hesabını yaparak asıl gelişmelerdi. Öncüsü konumunda gösterdikleri anlayışların gölgesinde bu güne geldiklerinin göstergesi oldu bu anlayış.

Şu, aşağıda okuyacağınız şiir her şeyi anlattığından eminim! Şiirin içinde geçen isimlerin ‘yetmez ama evet’ demleri ve bu anlayışın arkasına, Kürt solununda katılması, bugüne kadar dökülmüş kanın dahi sorumlusu sayılmasa da, vesile olduklarını tarih yazacaktır!

Nefretim olmasada kızgınlığım çok büyük. Çok istemiştin uzun uzun anlatmayı. Olmadı. Bu insanlar ‘yetmez ama evetçi’ler yani. Bir kez olsun ne özür dilediler, ne de bir özeleştri zahmetinde bulundular! Birde bizlere hala akıl hocalığı yapmaya kalkıyorlar. Kendine sakla onu sevgili yoldaş! Herkesin vardı. Belki seninde vardı hata yapma payın. Ama bu hata yapılmayacak hataydı! Yani önderdin ve öncüydün. Sizi tarih affetsin. Bu yakında çıkacak kitabıma alacacak olduğum şirimi de sizlere ithafen yazdım. Bu şiirden yola çıkarak, tarih sizleri yargılar belki. Not: Geçmişte olan saygınlığımı saklı tutuyorum. Ama bu şiirim onlara ithafen yazmış oluyorum. DÖNEKLEREDİR SÖZÜM Sayın Alev Alatlı senin kitaplarını okuduğum için çok mutluyum, ama o kitapların sana ait olduğundan utanıyorum Sayın Yavuz Bingöl senin türkülerini dinlediğim için çok mutluyum. O güzel sözcükleri senin okuduğun için nefret ediyorum. Kimseye mi saygın yok?! Ya ANANA, SENEM BACI’ya Sayın Murat Belge seni “ayaklı kütüphane” bilirdim. senin, ayaklar altına alınışından dolayı, kitapların bana, kişiliğin sana kalsın Sayın Taner Akçam senin THKPC önderi olduğun bir farklılıktı “yetmez ama evetçi’liğinden Ermeni canlar da utanır oldu. Ve Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve dönekler ve satılıklar, bilumum düzenbazlar Mahir ve Deniz görünümlü Türkeşler… Hadi çağırın ve İbrahim Kaypakaya’nın  muhbircisi Perinçek’te gelsin. Vayyyy ki vay… Ne derdi Can Baba yaşasaydı size? “Alayınızın…” Demez miydi? Sizleri okudum, sizleri dinledim. Sizleri izledim. Sizlerden nemalandım. Sizleri övdüm. Savundum. Ama nefret ettim inanın ki. Sadece ben mi? Sizi tanıyan, sizi bilen, Sizi siz yapanlar da nefret etti. Siz üzülmeyin ama, siz rantın gölgesinde bahtiyarsınız. Biz sizin yarattıklarınızla yolumuza devam ediyoruz. Girmişsiniz rantın koluna, siz devam edin rantınıza. Biz yürürüz yolumuza …

4 Aralık 2014

Bektaş Tosun

123

SEN KİMİN ALEV-İSİSİN?

Oldukça çok Alevilikle ilgili sayfalar var. Kızılbaşlık, Ehlibeyt, Pir Sultan, Hacı Bektaş, yöresel ve bölgesel olanlarla sayısını da bilmiyorum. Kendime göre ciddi gördüğüm bazı siteleri takip ediyorum. Paylaşımları okuyorum. Yeraltında sarı öküzün tüyünü ırgalatan da var, güneş sistemine çıkartanda. 5 vakit namaz kıldıran da var, namaz yok diyen de, “Tanrı benim” diyen de, “haşa Allah var” diyen de. Yok yok. Körün fil tarifini geçti bu işlerle uğraşan. Hatta ve hatta, grup, ırk, Türk, Kürt, Zaza, Şia, Atatürkçü, Apocu, Şaman, Zerdüşt, Alici, Muhammetci, İslam dışı, içi, yanı, yöresi, devrimci, liberal, ulusalcı, Fetocu (İzzettin Doğan) Tayyocu “Alevi çalıştayı,” rantçı, çıkarcı, yalaka, milliyetçi saymakla bitmiyor. Buna benzer aynı siteler çoğunlukta.

Sahi sen kimin Alevisisin? “Alev-ilik İslam Dışı” deniliyor ve biri de İslam birliği çağırısı yapıyor! Kulaktan dolma öğrenmişler, resmi ideolojden önrendiği Alev-iliği savunanlar, devletin öngördüğü Alev-iliği kan ve can pahasına savunanlar… Geçen hafta bu sayfanın, özel bölümünde talihsiz bir tartışma tuzağına düştüm. Çok üzgünüm. Benimle oturup bir dakika sohbet etmemiş, şahsen tanımamış, ama beni yargılar konumda, kocaman bir savunucu neyi niçin savunduğunu bilmeden korkunç saldırı ve hakaretler… Beni tanısa anlarım tabi ki. 78’lilerin kurucularından biri olduğumu, Hak-Der, Alev-i Akedemisi, (şimdi İzettinci olmuş o başka) Alev-i konfederasyonun kurucuları arasında olduğumu, hele de devrimci ve sosyalist olduğumu tanımadan,

araştırıp sormadan, Devrimci Aleviler Birliği’nin Hollanda kadrosunda olduğu için, kendini Kafdağının arkasında sanan bir delikanlıyla üzücü bir tartışma yaşadım. İşte ondan dolayı sordum bu soruyu. Alev-ilikte önce, adap vardır. Ahlak vardır, yol vardır ikrar vardır. Hem “Devrimci Alev-iler Birliği”dersin ve savunucusu olursun, öbür tarafta da “İslam Birliği” diyenin savunucusu ve fedaisi olursun. Herkes nerede nasıl olursa olsun, “Alev-iyim” diyen önce, İslamı içine almasın, ırkçılığı, particiliği, bir insana tapmayı, (kulluğu) taraf tutmayı, kayırmacılığı unutması gerekir. Yani sade insan olmaktır, Alev-ilik anlayışı.

İnsan; bir damla sudandır! Aslında hareket eden her canlı bir damla sudandır. O, bir damla su CEN’dir. Cen-cana düşünce canlı olur… (Dahasını ilerdeki çıkacak kitabımda açıklayacağım.

Daha, atmosferde, gaz bulutuyken dünya, sonradan bu halini alışından bugüne kadar, ilk canlıların genindenim.

IRK diye bir şeyin olduğunu bilim kabul görmez!

Hepimiz tek canlının soyundanız. Bu yol süreklilik yoludur, ilk canlıdan bu güne ışık tutanların yoludur. Dünyada bu anlayışı yaşatanın adı da ALEV-lilerdir! ALEVİLER mi? Anadır. Ateştir. Sudur, topraktır, evrendir, ne Havva anası, kim doğurttu onu, o dünkü çocuktur.

Canlar, dostlar, yoldaşlar “Alev-iyim diyen bir birey, başkasının uydusuna giremez, kimseye köle olamaz, kul olamaz. Bu kulluk, Atatürkçülük de olsa, Apoculuk da olsa, ya da Feto ve Tayyoculuk da olsa…

Biz, komüncüyüz. Çünkü; komünü asırlarca yaşamışız!

Biz, İmeceyi iyi biliriz, empatiyi, saygıyı, âdabı, hakkı, adaleti, eşitliği iyi biliriz. Bizim kitabımız yok. Gönül kabemiz ve kitabımızdır. “Her ne varsa şu alemde hepsi mevcuttur Adem’de” diyen Yunus Emre’nin “evrenin minyatür şekli olduğumuzu söylediği bilincindeyiz. Yeryüzü bizimdir, sınır bilmeyiz. Ama merkezimiz Anadolu’dur ve bu bilinmelidir.

Çok renkli olun ama, özünüzü kaybetmeyin!

Sevgilerimle…

26 Temmuz 2017

Bektaş Tosun

124

İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ VE…

Bu referandumdan kazara “Evet” çıkarsa, uluslararası anlaşmalarda geçersiz olmuyor mu? Bu referandum bir sistem değişikliğidir. Kim ne derse desin, adı konulmamış bir sistem değişikliğdir. Hele bir “Evet” çıksın da görelim! Ülkenin adı, sistemin adı, eyaletler, padişahlık, halifelik gibi bütün unsurların içinde gizli olduğu, her an bunların hayata geçirileceği bir referandum oylamasını tartışıyoruz. Kimse kusura bakmasın ama sadece içe yönelik tartışıyoruz. Sistem değişince, yeni sistemin yöneticileri demezler mi uluslararası ve devletler arası anlaşmalar için “bir dakika, siz cumhuriyet sistemini kastediyorsunuz, bu sistemin ismi -den, den, den- bu anlaşmalar bizi bağlamaz. Biz bütün anlaşmaları gözden geçirip, yeni bir anlaşma yapmalıyız. Buna biz, “Evet”te diyebiliriz, “Hayır”da, biraz zaman istiyoruz” diyebilirler. Eeee! Ne olacak şimdi? Bunlar da alınmalı, HAYIR kampanyası yapanların repertuarına… O kadar tuzak var ki 18 maddenin içinde, 18 bin alemden daha zordur çözülmesi… Kaç hırsız ve çakalın elinden geçti bu referandum yasası. Kaç kahpe beyinlerin tuzağından süzüldü? Kaç barış düşmanı beyanda bulundu? Karar “insanım” diyen ve kardeşik barış isteyenlerin özverisine bağlıdır. Bu sinsi savaşta mutlak taraf olmak gerekir. Yoksa bertaraf olunacağı kesindir!

Sevgilerle…

Bektaş Tosun

125

CAMİ, CEMEVİ VE MUSALLA TAŞI!

Tayfun Talipoğlu, Hakk’a uğurlanırken, “cami-cemevi’ seçeneğine takılmış ve sonunda camiden uğurlanmış devr’i daim olacağı yolculuğa! 50 yıl önceye giderek (o sürece aklı erenler daha iyi düşünsün) bir düşünmek gerekir. O dönemlerde cemevi diye bir mekan yoktu. Ama, camiler mısır gibi patlamaya devam ediyordu, devlet desteğinde. Şimdi soruyorum. İnsan olan, ahlakı olan, dürüst olan doğru cevap versin (bazı bölge ve müstesna olaylar hariç) her Hakk’a yürüyen can (Alevi- Sünni fark etmez) musalla taşından uğurlanlırdı, devr’i daim olacağı yolculuğa. Şimdi, “İllada cami” deniliyor. Devlet yasal olarak cemevlerini tanımadığı için de, devlet erkanı, devletin kabul görmediği ve devletin yasal konumu içinde olmayan mekanlarda olmak istemedikleri bahanesiyle, cemevlerine gitmiyor, o devletin eli kanlı alçakları… Sanki, cemevi onları istiyor da! Başınıza yıkılsın bütün ibadethaneler! Musalla taşını kim unutturdu bu halka?

Asimile etmenin en bariz yolu bu olmalı. Devletin de istediği ve desteklediği bir kavram olunca, “Sünni Devlet” anlayışıyışına tam uyum sağlanan bir olgu olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz. İlerici, devrimci, sosyalist, laikçi, demokrat her kim varsa, “cami ve cemevi” bir seceneği benimserlerse, yaşamlarıyla çelişirler diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Şahsen benim yakınım, dostlarım akrabalarım, beni, bağımsız bir alandan, (ki; musalla taşıdır orası) uğurlamalarını şimdiden öneriyorum. Musalla taşı: Hesap alıp verme yeridir. Mevta adına sorulur, “hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye. İşte o alanda isteyen ” yok ben etmiyorum. Çünkü; şu kadar alacağım var” diyebilir ki; o hak da, o alanda, yakınları tarafından, kabullenilir ya da ikna edilir, sonrası da, hakka uğurlanır mevta. Peki! Bu cami ve cemevi nereden çıktı? Bunu bilmeyen varsa gitsin hocasından veya dedesinden öğrensin. Ama lütfen, yeniden toprak olacak bedene fazla zulüm yapmayalım.

Sevgilerle…

23 Mart 2017

Bektaş Tosun

126

EYYYY HOLLANDA

Halkın sokağı süpürürken, süpürgenin öne çıkarttığı artıklardan olman, seni her konuşmanda ele veriyor haberin olsun! “Eyyy” sözüğünü son dönemlerde bayağı kanıksadık gibi geliyor. Her karşı çıkana, her eleştirene, ona güvence vermeyen ülkelere, neredeyse küfür anlamında savuruyor rastgele herkese! 2. karından savurduğu sözcükte “Sen kimsin” sözcüğü. Utanmadan, “Hollanda da ne ki? Konya toprağından da küçük” diyerek söze başlayan bazı küçük beyinler de tuz biber oluyor bu slata sözlere. Günlerdir Hollanda-Türkiye arasındaki soyut bir kriz oldukça ciddi boyutlara sıçradı. Bir ülkenin toprakları küçük olabilir. Dünyadaki duruşuna bakmak gerekir. 1980’lerdeki konumu, dünyanın ikinci demokrasisine sahip, şimdi de 4. sırada bir demokrasiye sahip bir ülkedir Hollanda. Türkiye galiba 2. büyük faşist bir ülke olması gerekiyor. Madem ki, küçük, kötü, faşist bir ülke Hollanda, neden vatandaşlarını çağıracak gücün yok! 600 bin vatandaşın burada yaşıyor, Türkiye’ye milyarlarca avro dövüz yolluyor, binlerce genci yüksek eğitim alıyor bu ülkeden, sen hala küçümsüyorsun. Buradaki vatandaşlarınında mı hiç hatırı, gönülü ve onuru olduğunu anımsamıyorsun? Ülke küçük ama kullandığın her telefon karını burası üretiyor. Aldığınız askeri araç ve gereçler, petroitler hele… Başbakanının, bisikletle gezdiği bir ülkeyi küçümsüyorsun EYYY küçük beyin! “Bakana böyle davranılmalıymış da da da da…” Senin bakanın bir başka ülkeye korsan giriş yapmaya utanmıyor mu? Kendi yasanı tepeleyip, burada seçim çalışması yapmaya utanmıyor musun? Olaylardan 3 gün önce, senin devlet malı olan, petrol ofisini, Hollanda satın almadı mı elinden?! Flemenklerin, Kapadokya bölgesinden geldiğini bilemezsin ki küçük beyin! Bu ülkeninde kendi içinde, milliyetçisi, faşisti, komünisti v.s. vardır elbette. Ama adam gibi siyaset yaparlar. Kapitalist çerçeve içerisindeki, demokrasi anlayış ve yönetim biçimi neyse, en önde giden bir yönetimi uygulayan bir ülkedir Hollanda. Devletin başı olan, kraldan kaç sözcük duydunuz, gelişmeler karşısında? Siz de devletin başı oluyorsunuz ve de daha yetkili olmak içinde olmaması gereken bir referanduma götürüyorsunuz ülkeyi. Türkiye adına ve Türkiye halkları adına tek konuşan siz oldunuz, salyalarınızı sarkıta sarkıta. Bu sözcükleri çoktan hak ettin sen eyyyy salyalı küçük beyin! Buradaki insanların yaşadığı yıllar senin yaşın kadar yılları eskitti haberin var mı? Etrafında senin kadar kuduz olmuş, ha bire saldıryorlar.

Bu yazıyı farklı ve daha da edebi yazmak mümkündü… Su taştı, testi kırıldı… Bir daha hatırlatayım size. Halkın, sokağı süpürürken, süpürgenin öne çıkarttı artıklardan olman, seni her konuşman ele veriyor haberin olsun! Çok kızgınım.

18 Mart 2017

Bektaş Tosun

127

BU BİRKAÇ GÜN ÇOK ŞEYE GEBE!

Anayasa mecliste onaylandı ve o zata sunuldu. “Sunulmadı” diye yalan söylüyor hala. Zaman kazanıyor. Tamam da neden hala ses yok. Bu zat hala halkla dalga geçiyor. İsteyen kendiydi hani! Bu zat halkla dalga geçerek, kamuoyu araştırmalarının düşük olduğu için zaman korluyor ve sahaya çıkınca belirleyecekse, bu halk alçaktır bu saatten sonra bu yasaya evet derse. Geri adım atarsa sonuç ne olur? Çok acı faturalar bekliyor, siz EVETÇİ halk bozuntularını. Ya büyük bir eylem planı içindeler, ya da bir oyunu sahneye koyma aşamasındalar. Bu kadar ahlaksız davranıştan başka ne beklenir ki? Ne meclisteki oylama sürecinde ne de şimdiye kadar (dilerim hiç olmaz) hiç bir canlı bomba ya da katliam olmadı. Bu süreç, denizin sessizliğine benziyor. Fırtına ha koptu ha kopacak… Yine sundurma, korku hakimiyetini göstermek için kaç can yakacak bu zat belli değil. Miting gösteri, Akepeden başkasına korkulu bir rüya olacak. Ya da, yeni oyununu piyaseye sunacak. Tartışmalarda henüz, yeni bir oyun sinyali gözükmüyor ama güven de vermiyor. Zaman çok şeye gebe. CHP’nin “hadi alanlara, bunlar korkuyor referandumdan” demesinin tam zamanıdır. Yarın açıklamaz, ya da bir patlama duymazsanız, cumaretsi pazar zor günler bekliyor insanlığı…

1 Şubat 2017

Bektaş Tosun

128

ÖYLE GEÇTİ Kİ, SEÇİM ZAMANI

Bu seçim sürecinden siz dostlara biraz gözlemlerimi, biraz da ne getirdi ne götürecek onu anlatmaya çalışacağım. Ben şahsen bu seçimin “baskın” falan bir seçim olduğuna inanmıyorum. Her iki partinin uzmanları günlerce çalışıp hazırlandıktan sonra, Devlet Bahçeli’ye de açıklama görevi verilmiştir. 6 ay, 1 yıl önceden bilinen olağan bir seçim süreci gibi tıkır ve tıkır yürüdü. Zorlanan muhalefet olsa da, onlarda toparlandı ve sonuçları hepimiz gördük. 1- Sandık başkanları (yurtdışında) ya cami imamı, ya da konsolos memurlarından oluşan bir kadro vardı. Eskiden ya öğretmen, ya da bir devlet memuru olurdu. İmam yapmaz mı? Elbette yapar ve devletin memurudur. Ama her sandık başkanının imamdan olacak diye bir kural ve yasa da yoktur. Gelen seçmen, kendi cami hocasını arıyordu, hangi nolu sandıkta olduğunu bulana kadar. Bu davranış bir kontrol mekanizmasıdır. Cami cemaatini, imam iyi tanır. Bu bir örgütlenme biçimidir. 2- Her sandıkta olmasa da 20 sandığın (Hollanda-Deventer oy kullanılan arenasından) 16 tanesinde mutlak bir türbanlı vardı. Türbanlı olmasın mı? Elbette olsun ama %90 olması da bir korkunun örgütlenme biçimidir. Sonuç belli ve AKP %78. Bu anlayış ve görünümün, yerelde (Türkiye) pek farklı olduğunu sanmıyorum… Seçimin sonuçlarına gelince; AKP’nin kaybettiği seçimi nasıl kazandıklarını anlatacak bir delikanlı var mı? Saat 17’de sandık kapandıktan ve saat 01.00 ‘a kadar Türkiye’de neler oldu? Kimler nasıl tehdit edildi, Muharrem İnce nerede alıkonuldu? Kılıçdaroğlu’nu kimler ziyaret etti ve nasıl bir pazarlık ya da tehditler oldu ve bunlar saatler sürdü? Ki; Muharrem İnce ancak 18 saat sonra açıklama yapabildi! Kılıçdaroğlu hala nerelerde ve neden konuşmuyor? Aslında AKP kaybetti. MHP onu kurtardı ve bunu biliyordu ve böyle geliştirdiler hazırlamış oldukları planlarını. Düşünebiliyor musunuz? Yozgat’ın şeker fabrikasını satıyor ve rekor oy alıyor! Çorum aynı ve fındık diyarı Ordu ile Giresun farksız… Gelecek mi? Geleceğin garantisi olmaz! Yağmur yağdı böyle oldu, sel aldı, yel çaldı, terör, savaş derken yeni seçime hazır olun Ekim, ya da Kasım’da. Her şeyi unutup, belediye seçimleri geliyor. Zam mı? Yarın kapıda, baskı zulüm artarak devam edecek.

Ha… Ben mi, bizler mi? Bakarsın Türkiye’de olurum ve mücadele mi oradan veririm. Ölüm, yaşamın sonucudur. Hoş geldi sefa geldi. Zulme seyirci kalmak zulüm eden kadar, zulme ortaktır. Sadece iyi düşünün, yarınlara biraz öngörüyle bakın dostlarım.

Sevgi ve saygıyla…

25 Haziran 2018

Bektaş Tosun

129

HÜCRE EVLERİNİ DEŞİFRE EDEBİLMEK

Dostlar epeydir siyasetten hiç bahsedemedim. Yeni şiir kitabım, okuma günleri, yeni dosya çalışmaları, etkinlikler, bir de bahçemde sezonu hazırlama çalışması olunca; bir baktım aylar geçmiş ve millet seçim havasında. Önce dinledim. Sonra anlamaya çalıştım. Daha en son seçim geçeli iki yıl oluyor. Yalan, hırsızlık, talan, baskı, zulüm, taşı-taş, başı-baş üstünde koymadılar. Mezhep, Irk, İnanç, kültür, dil, kadın-erkek ayrımı yaparak, yasa ve hukuk tanımadan, zinalara göz yuman bir derebeyi anlayışı olan bir süreci hep beraber yaşadık. An geldi; kimin kime neyi ve neyini soktuğu belli olmayan iki, kimler sokulanı çıkartıp, sarılmışlar bir birine anlamakta zorlandık. Ne kadar tatlı gelmişse kız Bahçeli gelinimize, Sarayın kapısına oturmuş çıkınını alıp… “Beka” demiş falan, erken seçime, Tayyo oğlanı ikna etmiş. Hızlı bir gerdek sonucu, ani çıkışlar, herkesi şaşırtmış ve ortalık birbirine girmiş. Kılıçdaroğlu, kılıcıyla, Akşener’e, Karamollaoğlu, CHP’nin kapısından içeriye girivermiş. İnanamadım! Statükonun temsilcisi görünen, Jitemci Perinçek çekmiş restini herkese, bilinen gibi yapmış yani. Eee şimdi “24 Haziran” diyor hepsi. En çok vaad ve en çok yalanların havalarda uçuşacağı döneme girdik artık. Düşündüm şimdi ne yazayım diye! Analizim zor değil ama, “güven mi yıkarım, yoksa katkım mı olur “ arasında gelip gidiyorum. Bizler devrim yolundayız. Sonuç farketmez bize. İyiye giderse, nefes alırız, kötüye giderse, biraz daha mücadele yaparız. kürdün ve Kürt partisinin yok sayıldığı, kürt seçmenlerden de oy isteme yüzsüzlüğünün yaşandığı bir süreç olsa da, hep beraber iyiye gideceğini düşünmeliyiz! Başarmak içinde korkusuz davranmalıyız. Seçim ertelenebilir, yeni bir seçim kararı alabilir, (ki 2 yıl önce Haziranı kabul etmedi, kasımda zorba ve hırsızlıkla aldı) seçimsiz, sisteme el koyabilir! Seçim sistemini kimse bilmiyor. Bir çok tuzaklar hala FETO’nun tuzağıdır ve kullanıyor bu tuzakları. Birde Osmanlı oyununu hesaplayınca, analizin kesin sonucunu en uzamanı dahi söyleyemiyor. Tek bildiğim, ya mutlak kazanacağı bir formülü oluşturdu ki, çok sakin gidiyor ya da kaybedince geleceğini hazırladı öyle davranıyor. Şeytanın işine akıl ermiyor yani! Biraz olsun emin gibi davranışım, Türkiye 2 kampa bölünmüşlüğüdür. 1. taraf, dinci ve milliyetçi, 2. taraf ise, sosyal demokrat, merkez sağa, liberaller ve “yetmez ama evet”çiler gibi değil, ama mecburi istikametciler olan sol seçmenlerdir. Şahsen ben umutluyum. Amaaa. Alanlarda pek az olsalar da, hücre evleri gibi, çok gizli ve mahalle evlerinde pazarlıklar sürmekte. Bu adresleri deşifre edebiliyorsanız, çok büyük kazançlı olursunuz dostlar.

1 Haziran 2018

Bektaş Tosun

130

“AFRİN DÜŞTÜ”

Afrin’i düşürdüğü, ağzındaki kandan belliydi. Hala dişini sıkıyordu “kan istiyorum” der gibi. Kudurmuşluğu bağırmasından belliydi. Muhtarlar toplantısında, ” ben gidersem devlet yıkılır” diyordu hala… Savaş Genç isimli bir sosyolog şöyle demiş cevaben: “Siyaset biliminde bir kişinin gitmesi ile yıkılan yapılara DEVLET demeyiz. Kabile, çete, mafya bunlar bir kişinin gitmesiyle yıkılır” Bu mafya bozuntusu kendini, devlet sanıyordu demek ki! CHP İstanbul milletvekili sayın Eren Erdem;: “Türklerle birlikte Afrin’e giren Özgür Suriye Ordusu. Teröristtir, it sürüsüdür” demiş. Bu Afrin’de kan dökerek yapılan işgali savunan ahlaksız davranışı alkışlayan, sol soytarıları, dönekleri, “yetmez ama evet”çileri şiddetle kınıyorum. Bu bağlamda sorulması gerekenide sayın Levent Gültekin twitinde çok güzel özetlemiştir. “Afrin’i de alabilirsin Membiç’i de alabilirsin hatta harabeye dönmüş bütün Suriye’yi alabilirsin de hangi sorunu çözmüş olacaksın? ülkemizin hangi yarasına merhem olacak? Onu da söylesen.” İşte; faşizm ve diktatörler döktüğü kanı, sorun çözmek için dökmezler. Çıkar paylaşımından alacağı pay, döktüğü kan kadardır. Tarih 2018-18 Martını, Anadolu halklarının ortak onuru olan, Çanakkale gibi yazmayacaktır. Utanç ve nefret günü olarak yazacaktır. Hiçbir şey yapamadığım için, ezilen ve katledilen, o Afrin halklarından özür diliyorum.

19 Mart 2018

Bektaş Tosun

131

AKEPE DÜZENİ VE ENGİZİSYON

Galiba 550 önce, Avrupa’da yaşanan engizisyon döneminde yaşıyor gibi bir süreci yaşıyor Türkiye! Engizisyon döneminde, tek bir kişinin yalan şahadetiyle, yüzlerce kişiyi yargılatmaya hatta yok etmeye yetiyordu… Şimdi bu adamda aynısını yapıyor. Bir şahadetiyle yüzlerce insanı aynı anda aynı günde toplatabiliyor. Bu süreç, rönesans devrimlerinin getirdiği, laiklik düzeniyle, tarihin çöplüğüne atılmıştı. Akepe çok iyi bir tarih bilgisine sahip ki, 550 yıl önceki engizisyon ve 90 yıl önce yaşanmış Hitleri’n birebir yaptıklarını uygulayabiliyor. Bir mitingde ya da bir basın, grup toplantılarında, bir şahadetiyle yüzlerce insanı evinden, iş yerinden ya da sokaktan apar topar alınıyorlar ve içeriye atılıyorlar. Sorgu sual, suçunun ne olduğunu söylemeden, ne zaman nasıl bir şartlarda mahkemeye çıkacağını kimsenin bilmediği bir zaman. Ansızın bir savaş kararı ve ansızın barış diyene TERÖR damgasını yapıştırmak. Bir gün, bir ay, bir yıl, on yıl önce ne dediği önemli değil, bugün nasıl düşünüyorsa onu uyguluyor. Tam bir Deli Dumrul aynı zamanda. Sadece parti başkanı değil artık, onlarcası korku salgısıyla donatılmış cüce beyinleri! Hepsi zaptiye gibi davranıyor. Birinin yalanını, yanlışını, hırsızlık ve tacizcilerini hepsi birden aklamak için bağırışıyorlar cır cır böcekleri gibi hep bir ağızdan. Alışık olunmayan bir düzen, kafalar karışık, sinirler gergin. Buna rağmen “ savaşa hayır, barış hemen şimdi” diyen yürekli insanlarımız, korkusuz devrimcilerimiz var.

Direnenlere selam olsun. Aynı paralellikte elimizden geleni yapıyor ve destekliyorum o, yürekli yoldaşları. “Mutlak BİRGÜN…”

31 Ocak 2018

Bektaş Tosun

132

KİMLE SAVAŞTIĞINI BİLMİYOR, AMA SEÇİMİ KANLA KAZANACAK GALİBA

Bu çirkin savaşın sonuçlarını kimse kestiremez sanmayın. Duman çekilince, bazı şeyler görünür olur gibi! Türkiye kendi deyimiyle, yeni “yerli ve milli” silahlarını denerken, Amerika’da, Türkiye karşısında YPG’nin gücünü deniyor. Şimdilik Türkiye’nin ilerlemesi, savaşı popüler bir şenlik ortamında renkli konuşmalar, toplantılar, içeriye yönelik, seçim yatırımı, söz düellosu, dünyaya rest çekmeler, muhalefet partilerine, “dışarı çıkarsanız, polisler ensenizde olacak” gibi tehditler ve bütün olanları dünya izliyor, bizlerde izliyoruz. Geleceğin çok kötü olacağı şimdiden belli. Nelerin karşılığında girdin Afrin’e diye soralım. Ama çok şeylerin karşılığında zor çıkacaksın ya da kendi sonun olacaktır bu karnaval sevincinde yaptığınız savaşın sonucu. Hele biraz daha gir, biraz daha hata yap ve mutlak bir B planları vardır bu savaş için EVET diyenlerin. Mutlak geçmişleri bir bir göz önüne dökecekler bir günü yakalayacaklardır ilerleyen zaman içinde. 6. yılına girmiş bu kirli savaşı en çok isteyen ve Suriye’nin gerekirse parçalansın, ama Esad (başka bir deyiminle Esed) gitsin yeterdi. Şimdi, Esed, Esad olma yolunda, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorsun. Oysa, yüz yıllardır, Suriye’de o Kürtler vardı ve var olacak bundan sonrada. Tek gidici senin olacağını mutlak hesap ederek geleceği iyi kurgulamak gerekirdi ama, artık her şey çok geç. Bu savaş, hem maddi, hem de manevi olarak Türkiye’ye çok şeylere mal olacağı bellidir. Bu savaşı, sanmayın ki sıradan bir asker ve sıradan bir ülkeyle yapılmıyor. Karşısında ne ülke ver ne de bir ülkenin askeri. Karşısında bir gerilla ordusu var. Bu gerillalar şimdilik geri çekilme sürecindedirler. Daha zaman olgunlaşmadı, demek ki gerilalar için karşılık vermek. Kazanan savaşın sahibi olmayacak aslında. Ama kaybolacak o kadar can var ki!

Seçimi kanla yapmaya çalışıyor. Baskı, zulüm , kan, hırsızlık, hainlik, rant her şeyin mubah olduğu bir sürece girildi. Adaletin, hukukun olmadığı, muhalefetin olmadığı bir sürece girildi. Çok karamsar değilim inanınki. Evet oldukça bir negatif tablo çizdim ama, dilerim hepsi pozitife çevrilir. Herkese yarınların pozitif bir sürece girmesi dileğimle.

Sevgiler…

24 Ocak 2017

Bektaş Tosun

133

SEÇİME DOĞRU SAVAŞ

Savaş bir paylaşım pazarıdır. Bu konuda herkesle hem fikir olduğundan eminim. AKP’nin bu güne kadar kaç seçim kazandığını ve her seçimden önce savaş ya da kendi yarattığı korku terörüyle seçim kazandığını biliyoruz.. 2012’de, Irak için askere savaş teskeresinden başlayıp, askeri baskısının kaldırılıp, demokartik sisteme geçiş ve statükoyu kaldırma anlayışı, sonrası yaprak dökümüyle sonuçlanan, Libya, Tunus, Mısır’la devam eden süreçle, Suriye’de batağa saplanması bir çıkmazın sancısı mı yoksa bu süre! Tam on yıllık bir süreç ve 7 tane seçim süreci geçirmiş ve hepsini de kazanmış bir USTA olan yönetim süreciyle övünen bir AKP süreci olduğunu anlıyoruz.. Bu savaşlar ve kargaşa süreçlerinde, Kuzey Afrika’yı, (Libya, Tunus ve Mısır’ı) Avrupa ekonomisinin çıkmazı sürecinden bir can simidi görevi görmesi için, Avrupa, Kuzey Afrika’yı, Avrupa’nın ekonomik krızine kısmen de olsa soluk aldırmasını başardı Avrupa! Tayyip anlayışı ise; kendi çıkarları için, her türlü katliam ve kan dökenlerle iş birlikçi AKP iş birlikçileri, Suriye’de yenilgisinin hırsıyla, Kürt oluşumunu bahane ederek, Afrin’e yeniden bir saldırıya geçmesi, bir savaş mı, yoksa yine bir seçim yatırımı mı? “Osmanlı oyunu bitme” anlayışıyla, bu süreç, “Kürt-Türk Federe Devleti” ‘ne giden bir süreç mi, yoksa, başa dönüp, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde yeniden bir yapılanma süreci mi? Bu savaşa hiç anlam veremedim. “Tavşana kaç, tazıya tut” deyimine mi benziyor acaba? Türk, savaşı çok seviyor! İç kavgasında kardeş, savaşlarda birlik olmak Türk’ ü desarj mı ediyor yoksa? Dili var ama ülkesi olmayan bir topluma herkesin vurmasını anlayan varsa anlatsın lütfen! “Git vur hadi ama sonuçlarından sorumlu biz değiliz” denilmişse, bu işe, BM (Birleşmiş Milletler) de ne hal alacak onu da zaman gösterecek. İnanın ki, karamsar değilim ama bu kadar mantıksız davranışlara tahammülüm kalmadı!

Saygılarımla…

20 Ocak 2017

Bektaş Tosun

134

İKİ YOLUN YOLCULARI

İnançlı olmayan bir canlı yoktur. Her canlı yaşadığı sürece inancını korur ve o canlı için inancı kendine bir rehberdir ve bir yoldur! İnançların ne kadar çok ve ne kadar renkli olduğu değil, ne kadar güçlü olduğu değil, önemli olan inançlara saygılı olmak ve hoşgörü ile yaklaşmak gerekir. Her insan için inanç naziktir, zariftir, değerlidir ve bireyin kendisi için kimliktir ve bazen de candır, yaşamdır, enerjidir ve ruhtur! İnanç; sınıfsal olsun, liberal olsun, faşizan ve dinsel olmuş olsa da, her konuda farklı yaklaşım biçimleri vardır. Sınıfsal mücadele; örgütlenmeyi, liberallik; kapitali, faşizm; ırkçılığı, din; ümmetçiliği (kul olmayı, biat etmeyi) savunur. İşte bazı inançların (düşüncelerin) dogmatik inançlar olduğundan dolayı yol çatallaşıyor inanç boyutunu farklı düşüncelere yol açıyor! Bu, çatallaşan yolu biraz açmak istersek şöyle bir gerçeklikle karşı karşıya geliyoruz. 1. VAROLUŞÇULUK inancı ve düşüncesi. 2. YARATICILIK inancı ve düşüncesi. 1.Varoluşçuluk; evrenin, evrimsel kavram içerisinde, canlılar da evrimleşmesini tamamlamış olarak bilinen ve kabul görenidir. Bu inanç en mantıklı, en akla ve usa yatkın olanı olarak bilinen ve kabul görenidir. 2. Yaratıcılık; yaratıcı inancı, Tanrısal bir inanç ve bilinmeyen bir güç. Bu bilinmeyen gücün etkisi, insan beyninde hep korku yaratmıştır. “Ya varsa” anlayışı, korkusunu beraberinde yaratmıştır. Bilinmeyen her şey korkuludur ve korkuyu yaratan anlayıştır yada geldiği süreçte korku unsuru olmuştur. Yaratıcılık (korku) anlayışı öyle gelişmiş ki, asırlar sonra değişen dünya sürecinde, subjektifciliğini koruyarak, çıkarcı zorbaların, tacirlerin, sömürgecilerin, diktatörlerin, faşizmin en objektif bir düşünce halini almıştır beyinlerinde. Bu aşağı tabakayla- yukarı tabaka, (ezen ve ezilen) bey, efendi, köle, Tanrı, ümmet ve korku düzeninin teorisi konumuna ulaşmış, Allah kavramıyla beynin başkaları tarafından ipotek altına alınmasına yol açan en büyük inanç biçimi olmuştur. Bu inanç biçimi, yeraltı karanlığını da yaratarak (cennet ve cehennem) korku düzenini bir yaratıcıya (Allah’a) havale edip, düzenlerinin sürmesi için bir kullanım aracı haline getirmişler ki, inanmayan herkes ya düşmanıdır ya da sistem dışı bir haindir. Bu, Tanrısal (Allah) anlayışlarına tabi olan bütün semavi dinleri (yeraltı karanlığına inanlar) içine alan inançları farklı görünse de, tek Tanrı anlayışında birleşen, farklı peygamberleri ve kitapları olsa da, sistemleri korku kavramı içine yerleştirilmiş, farklı insanlar tarafından kullanılır bir sistem halini almıştır. İşte; Bizler farklı inançlarda olan iki yolun yolcuları, bir yol ayrımında olduğumuzun farkında olalım artık. Varoluşçuluk anlayışı ve inancına sahip olanlar kim olursa olsun aynı çember içinde olduğunun bilincinde olması gerekir ya da bu konuyu kendine felsefe edinip, ortak bir yolda buluşması gerekir. “Yol bir, süreklilik bin bir” anlayışı içinde varlığın (varoluşçuluğun) birliğinde tek yolda yolcu olmanın yaşam biçiminde birleşmesi gerekir. Solcu, sosyalist, devrimci, Alevi, Süryani, Keldani, Ezidi, Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Alman, Amerikalı, Asyalı, Afrikalı ve kim olursa olsun, varoluşculuk tek yol olmalıdır. Yaratıcılık (Tanrısallık) karşısında ümmet-kul olmak istemeyen herkesin varlık ve birlik yolunda olmaması için hiç bir neden yok ve olması için düşünülmesi gerekir. Yaratıcılık anlayışı kimlere düşman olmuştur, yaratıcı (Tanrısal) anlayışın oluşumundan bu güne kadar? Tek düşmanları onların ve sistemlerine biat etmeyenler düşmanları olmuşlardır. Onlara, tarihte karşı çıkanlara kafir, zındık, Kızılbaş, komünist, anarşist ve şimdi en kötü adı terörist, vatan haini ve şimdiki adı ateistler olmuştur. Türkiye özgülünde (Anadolu) hiç bitmeyen düşmanları Aleviler, solcular ve Kürtler olmuştur. Bilim varoluşçulukta her zaman direnecek ve kazanacaktır. Bizler ve bilimden yana olanlarda bu kazanımın onursal yanını taşıyanlar olacağız ve tarih bunu böyle yazdı ve devamını da böyle yazacaktır. Sömürü, zulüm ve baskının elindeki yaratıcılık gücünü almak için, varoluçular olarak çoğalmalıyız. Yolumuz, ya bilimden yana olmalıdır, ya da dinden yana! Zorbaya karşı, yarınlar için ve geleceğimiz için tek yol çağdaş bilim olmalıdır!

Saygılarımla…

21 Ocak 2019

Bektaş Tosun

135

SUSUYORSAK BİR ANLAMI VARDIR

Yeni bir parti kuruluyormuş. Kim kurmuş? Akepe’nin bir kaç kovulmuş, dövülmüş, payı tam verilmemiş v.s. bir çok iç çelişkisi olmuş, bir elmanın yarısı sayılan hırsızlığın ortakçıları olan insanların biraraya gelişleridir yani. Buraya kadar doğru da, ya bu ikiye bölünmüş pisliğin bir diğer yarısı içine giren bazı, çıkarı onurundan ağır gelen birkaç insan isminden dolayı bazı tartışmalar başlatıldı sanal alem sayfalarında. Hemen akıntıya kapılmanın aktüel propagandasına kapılan dostların uyanık olmasını rica ediyorum. Bu süreçte, bunların hiçbir projesine aldanmayın, ve projeler için aşırı tartışmalar yapmayın kendi aranızda. Bazı isimler geçiyor geçmişteki bazı savrulanlardan al da günümüzde ki savrulmalara kadar. İzzettin Doğan, Murtaza Demir, Kemal Bülbül, Turgut Öker, Hasan Kılavuz, Doğan Demir, Müslüm Doğan, Hüseyin Güzelgül, İmail Şaçlı, Ali Akyıldız, Mehmet Çamur, Reha Çamuroğlu ve Akepe’de bakanlık yapmış Aygün gibi isimler dolaşıyor tartışmalarda. Bazı isimler için, “geçmişte bedel verdi” falan sözleri de zorluyor gerçekleri! inanmıyorum da öyle diyenlere. Konuşmuyorsak saygınlığımızdandır. Bedel veren, bedelinin değeri üzerinde insan gibi savunucusu olurlardı! Ben susuyorsam, kendi değerini bilmeyene bir de ben vurarak değerini daha da başkalarının ayakları altına alınmasını istemediğimdendir…Bazıları yargı altında ve baskı altında olanlar vardır. Bunların yem olmasına seyirci kalmak istemem elbette. Ben döverim ama, faşizme ve yobaza dövdürmem. Tek yapmamız gereken, kırıcı, ezici ve iteleyici tartışmalardan uzak durmaktır bu süreçte. Bu gibi süreçlerdeki projeler, hem asimilasyona gebe, hem de bizleri ayrıştırmak için tuzaklarla doludur. Bir yazıyı iki okuyalım, on düşünelim, sonra da cevap verelim. Kimin kiminle flört ettiğini, kimin gözünün kimin partisinde olduğunu, kime fırsat verilse hemen atlayacağını biliyor ve tahmin ediyorum. Bu düzen, kimlerin zayıf halka olduğunu, bizlerden daha iyi biliyorlar. Biz de onların nasıl bir ahlaksız olduğunu biliyoruz. Düşün, düşün ve düşün. Ama önce oku ve araştır.

Sevgilerimle…

14 Aralık 2019

Bektaş Tosun

136

ORTAKLIK

Çok akıllı bir girişimci oldukça geniş çaplı bir gelecek sunar dost, arkadaş ve yakınlarına. Öyle bir proje anlatır ki, değil yakın ve dost-arkadaş olanlar, duyan katılmak ister. Hatta aracı koyarlar kendilerinin de katılması için. Proje sahibi şaşırır kalır bu defa! Nasıl bir iş ki bu, insanlar bu kadar benimsedi bunu diye ve oldukça uzun düşünmeye başlar. Sonunda toparlar kendini ve kocaman bir derya! Yemekle bitmeyen bir ülke olduğunu bildiğinden, arkasında güç olmasını sağlamak zorunda olmuştur her düşündüğünde. Bakar ki, bazı omurgası kalınların pusuda yattığını anlar ve onlar içinde bir formül buluverir. Onlardan tam olarak desteğini almasa da, “yetmez ama evet” derler ve olaya katılmaya karar verdiklerini beyan ederler. Proje sahibi bir bakar ki, geride kimse kalmamış ve herkesin, her katman ve görüşten insanların çoğunun kafasını döndürür. Bir bakar yanında ilk şekillenen ve onunla beraber yürüyecek olan insanlara, hepsinin nerede ve ne zaman sistem dışına atacağı zamanı ve ortamı da planları içinde alır. Kendine ait bir yüzüğünden başka hiç bir varlığı olmadığını bildiği için, hiç hak yiyecek biri olmadığının bir göstergesi olarak, dirençli, korkusuz hatta beyaz kefenini giyerek öyle çıktığını görürler meydana. Gel zaman git zaman, önce yakın dost ve arkadaşlarına projeden oldukça büyük pay vermesi için yönetimin onda olması ve yönetime gelmesi gerektiğini anlatır. Bütün inananlar bunun gereğini yaparlar. Başa gelir gelmez ilk işi, en güçlülerle savaşa başlar. Barış, demokrasi, özgürlük, millet, bayrak, vatan gibi kavramların içini boşalta boşalta savunmaya başlar. Her boşalanın yerine baskı, biat, din, kitap derken güvenini oldukça sağlamlaştırır. Önce askeriyeyi küçültür sonra kendi kelle kesen ve kindar çocuklarından güçlü bir asker kadrosu kurar. Sonrası kitleleri kontrol edecek güçlü bir polis ekibi kurar. Kazanılmış ne var ne yok satar ve rastgele biat edenlere peşkeş çeker. Vakıflar, şirketler, uluslar arası firmalar, uçaklar, yatlar gibi dünya kapitalizminin tam kadrosuna dahil olup, ülkede ondan başka, yasa, hukuk, adalet olmayacağının sevdasına kapılarak, etrafında kim varsa tanımaz hale gelmiştir. Söylediği kanun, emrettiği her şeyin yapıldığı bir sürece girince artık ülkenin sahibi olduğunu açıklamaya hazırlanırken sonucun ne olacağını ciddi ciddi düşünmeye başlamıştır! O, azınlık gördüğü halkın bir atom bombası haline geldiğinden haberi olmadan havalara bürünmüş konumda şimdilik ortaklık kuran proje sahibi! Hangi filozofun söylediğini hatırlamadığım bir söz kalmış aklımda; “bir insan beyni, bir atom çekirdeğinden güçlüdür” demişti… Ortaklığın sonu mu acaba? Yoksa ortakların “yeter artık” dediği süreç mi başlıyor? Ben zamana çok güvenirim. Kısa çöp uzundan hakkını mutlak alacaktır. Yarınlar çok şeye gebe!

Sevgilerle…

9 Aralık 2019

Bektaş Tosun

137

BİZLER İNSAN OLALI BERİ

Biz ne zaman insan olduk bilen var mı? Tek bilinen, bilim insanarının analiz ve araştırmaları sonucunda bizlere sundukları verilerdir. 12 milyon yıl önce Afrika'(Etiyopya ve civarı) da ayağa kalkarak bir şeylerin farkındalığının peşine düşmeyi çok iyi bilmişler ve tesadüf bir refleksin dürtüsü sonucu olsa da, ne güney, ne kuzey ve ne de batıya doğru gitmeyip, güneşe doğru yola çıkmışlardır! 12 milyon yıl önce o insanlık dahi, hep arayış içinde olmuşlar ve bugünkü bizlerin olduğu gibi. Günümüzde varoluşun geleneğini de bu yolla öğrenmiş oluyoruz! Onlar güneşe doğru yürüyorsa, bugünkü insanlık da, hala o güneşe ulaşma yolunda ilerlemeye devam ediyorlar! Çok gezegene gidip gelindi ama, kalıcı bir gezegen bulunamadı. Suyun yokluğu bizleri hiçbir gezegende kalıcı kılamaz da. İşte; biz insan olalı, hep güneşe doğru yürümüşüz. Afrika’dan yola çıkınca, (daha büyük patlama olmadan 11 milyon yıl önce (büyük patlamada, bilim insanları tarafından söylenir ama henüz kanıtı yoktur) bize en cazip gelen ve bizleri aydınlatan, güneşe doğru yürümeye başladığımız da, Mısır yarım adasından geçip, Anadolu’dan, Sibirya’ya kadar giden yolculuğumuzu henüz anlatan ne tarihçi, ne antrepolog, ne de jeologlar olmuştur. Bu gidişler sürecinde, ne aile bireyi, ne de feodal bir yapı vardır. Saf, sade ve katıksız bir merak sonucu ve bizlerin ataları 12 milyon yıl önceki, Afrika’dan çıkış yolculuğunda, en son vardıkları kara toprağı Sibirya olmuştur. Soğuk ve güneşin kayıp olduğu bir menzil olunca, geriye dönüşler başlıyor bir kaç milyon yıl sonra. (Daha dünkü dogmatik din anlayışında olanlar anlamakta zorluk çekebilirler ama yaşamın gerçeği bu işte.) Bu dünüşlerden oralarda kalanlar da var, tekrar, Ekvator’a yakınlığı ölçü alarak kalıcı bir anlayışla her bulunduğu bölge ve cografyayı da yurt edinenleri de hesaba katmak zorundayız. Milyonlarca yıl önce, daha Amerika, Avustralya gibi kıtaları düşünmek çok erken bir analizin yanlışına kurban ederiz, tarihsel sürecimizi. İşte; bu süreçlerden süzülüp gelen bir tarihsel geleneği ele alırken, biz insanların varoluş sürecini de bilimsel kavram içine almak zorunda olduğumuzu unutmayalım. Varlığın birliği teorisi, ya da varoluş teorisinin bizlere en yakın bir anlayış ve felsefi, bilimsel sürecin akışı içinde olduğumuzu da anlamak zorundayız. Dogmatiklerin bir kurgu, aldatmaca, varlığımızı gasp etme projeleri olduğunu anlamalıyız. İşte; milyonlarca yıl, Afrika’dan kalkıp, Mısır yarım adası üzerinden, Anadolu’ya geçip, Uzakdoğu’ya kadar gel gitler bizlerin kim olduğunu çok iyi anlatmaktadır!

12 Milyon yıl önce, Afrika’dan kalkan, biz insanların, Anadolu’dan geçmeyen kimse ve hiçbir halk yoktur. Bu konuyu, yani 12 milyon yıllık konuyu bağlarken, VAROLUŞ anlayışı içindeki, Anadolu’nun yerli savunucularını, dogmatikliğe karşı olanları anlamaya çalışırsak, yarınlarda kurulacak, sınıfsız ve sınırsız bir dünyanın geleceğini anlamış oluruz. İşte; bütün dünya emperlayizmi, biz Sümerleri, biz Hititleri, biz Mezapotamyalıları, Biz Zedüştleri yok edip, varoluşcuları yok ettikleri an, dünya bitti demektir. Ulvi bir geleneğimizi kimseye teslim etmeyeceğiz ve etmemeliyiz. Bizleri, Ali, Kerbela diye kandırıp, en ince halka olarak gördükleri bir yerden koparmaya çalışmalarına alet olmayalım. Tarihte bir İslam devleti kurulmuştur. Lideri Hz.Muhammet’tir. Sınıflar bir mücadelenin baş lideridir. (Yaşanan çağa göre) İlkel toplumun yıkılış, feodal toplumun kuruluş sürecinde lider olmuştur. Bir Kerbele vakası yaşanmıştır. Direnenlerin ruhunu inkar etmemek gerekir. Birilerinin bu süreci farklı olarak algılaması da yanlış değildir. Bizler 12 milyon yıllık bir sürecin temsilcileri olan, ilerici, devrimci, yenilikçi, bilimden yana olan, ilimi rehber kılan, paylaşımcı, Rıza şehrinin kurucu unsurları olarak, hiç bir dogmatik dinle alakası olmayan, hedefine insanı koyan bir anlayışın bireyleri, bu dünyanın son temsilcileri olduğunun farkında mı acaba? Bu onursallığı, bir dogmatik anlayışla mı özdeşleştirmek istersin yoksa, varlığın birliği vahdeti vücut olarak mı? Bu kadar uzun bir süreçte, 12 milyon yıllık bir süreci, günümüze kadar taşıyan insanlığa minnettar olma borcumuz yok mu? Hala biz onların varlığının sonucu olduğumuzun farkında ne zaman olacağız? Bu süreci daha da inceleyeceğim. Yeter ki, siz canlar kendi değerlerlerinizin ölçüsünü biraz olsun anlamaya çalışın. Aslında en büyük siz insanlarsınız. Yani en büyük insanlıktır. Sensin yani.

Saygılarımla…

8 Kasım 2019

Bektaş Tosun

138

AÇ SARAY SİYASETİNİ İZLERKEN

Biraz uzak kalayım dedim ve 2 haftadır da uzak kaldım siyasetten. Sanki dünya birbirine girmiş gibi tartışmalar başlamış. Ya da yeni bir dünya savaşı başlayacak gibi bir tartışma ortamını gözlemler oldum. Zaten dünya hep kaos yaşıyor. Savaşlar hiç susmadı ki. Ortam durulup kimse rahatlamadı ki bu dünyada. “Medeniyet” diyorlar, “demokrasi” diyorlar, “İnsan Hakları” diyorlar. Ne kadar kolay söylemek değil mi? İnsanı boğazlayarak kesmek ve de kesenlerin patronu, dünyanın en büyük demokrasinin varolduğunu bildikleri ülke Amerika oluyor! Petrolü ya da başka bir fosil artığını, dahası maddelerini paylaşmak için, binlerce insan öldürenlere “demokrat” diyorlar. Bu kelle kesenlerin patronu ve patronları da “İnsan Hakları” savunucusu oluyorlar, dini bütün oluyor, ‘İslam demek barış” demek diyor bir zati muhterem. “Tay-it desem Bektaş yine suçludur Hem İslam oluyor hem de Haçlıdır Kuduz olmuş başkan beni şaşırtır. Şaşırmış it nere pisler bilinmez”, desem beni idam ederler biliyorum. Şimdi herkesi bir telaş almış. Reis; Gitmeli mi, kalmalı mı? Gitsin de görsün şeyinin şeyini…! Kalsın da görelim selvi boyunu! Herkesi ikna etmeye çalışıyor. “Git de özür dile, yoksa bütün devlet zarar görecek” diye. Bir kısım da, “giderse devletimizin onuru zedelenir.” diyor. Değişen bir şey yok ki! Kalmak ve gitmek aynıdır. Ama önemli olan o zatı, siyasetten gönderebilmektir. İçişleri Bakanı fırtına, Milli Savunma Bakanı tayfun, AÇ Saray sözcüsü dolu gibi yağıyor, yandaş medya köpürüyor, yalakalar perişan.

Geçtiğimiz hafta sonunda da, Hollanda’da kaldığım şehir Nijmegen’e iki yazar, gazeteci ve TR’de popüler dostlar gelmişti. Bir gün önce Amsterdam konuşmalarından sonra bayağı katılımı yüksek bir ortamda dinleme olanağı buldum. Çok hoş anlatımları, dinletmesini bilmeleri, farklı mahallenin (kendi deyimleriyle) insanları olduklarını defalarca vurgulayarak, Türkiye’deki, tarikatların beslenip, yükselttiklerini anlattılar. Çok doğru bir anlatımdı. Lakin; tarikatlara dokunmak, eleştirmek oldukça kolay bir anlatım olduğunu biliyoruz. Neden mi? TC. yasasına göre, tarikatlar hala, yasal olmayan ve de sistem düşmanı oldukları için çok büyük bir cesaret gibi görünme anlayışına bürünmüş değerli anlatıcı dostlardı. Sınıfsallık konusu zaten yoktu. Statükoculuğu kimler üstlendi hiç repertuarlarında yoktu, derin devleti kimler temsil ediyor yoktu, çözüm konusu hiç yoktu. İyi insanlardı ve çok alkış aldılar. Vahabi din anlayışının kurbanları dostları çok sevdi Hollanda’lı Türkiye’liler. Ama anladım ki, bir projenin ta kendisi gibiydiler. Küçümsemek anlamın da değil, ama neden bilineni anlatanlar hala bu insanlara yeni gibi sunuluyor? Utanıyorum doğrusu. Söyleseler bize, derin devletin varisi kimler? Söyleseler, AKEPE ve KIRMIZI ELMA ittifakı nereye kadar? Söyleseler, Türk-Kürt kardeşliği midemiz için hazır lokma mı? Söyleseler, Alevilik geçici bir rüya mı? Ya adam gibi düşünüp tartışalım, yoksa saflarımızı fazla işgal etmeyin beyler! Bana küfür etseniz de, sizin gibi küçük düşünmeyeceğimi bildiğinizden adım gibi eminim. Bu yazı için siz yoldaşlara söyleyeceğim son sözüm şu olur. Ahmet-Mehmet Altan’lar ve Nazlı Ilıcak bacıları tahliye oldu! Taner Akçam savunucuları ve “Taraf Gazetesi” ortaklık yandaşlığı dolaysıyla, bir de yazı yayımlamıştı, Taner kardeşleri. “Yetmez ama evet” kadrosu artık bir özür ya da özeleştiri bildirisi yayımlarlar diye iyimser bakmaya çalışacağım. Evet. Daha siyasetten pek uzak kalmayacağım.

Sevgilerimle…

5 Kasım 2019

Bektaş Tosun

139

YİNE ÇOK GÜLDÜM

Bu nasıl siyaset? Bu nasıl siyasetçiler? Çocukların oyunları dahi bunlardan ciddi ve kurallara uygun oynuyorlar. Devlet anlayışı yok, tutarlılık yok, söylenen sözlerin ne anlama geldiğini analiz eden yok. Yok. Yok. Bakın olay nasıl gelişti. Tayyo,  Trump ile telefon konuşması yaptı mı? Evet. Olumlu mu konuşmuş? Evet. Sonra ne demiş Trump: “İleri gidersen, ekonomiyi çökertirim. “ demiş mi? Evet. Ertesi günde Tayyo çıktı, Sırbistan’a gitti ya! Eee ne olmuş? “Vay sen nasıl benim ülkemi tehdit edersin” diye, topyekün bağırıp çağırmaya başladılar. Trump ellerine geçse idam edecekler. Adamlar (Trump-Tayyo) telefon konuşmasında anlaşmışlar işte. Yoksa siz siyasetçiler “savaş teskeresi”ni verir miydiniz? Tayyo bu işi başardı ve savaş iznini, meclisten alıyor. “Yüreğim yanana” -Kılıçdaroğlu- diyen mi, Trump’a dersini savaşla vermelisin” -Akşener- diyen mi, bayrak, vatan, din, İslam arap saçına döndü. Kasımda, Tayyo, Trump’a gidiyor. Eşbaşkan hesap vermek zorunda. Amerika Suriye’ye noktayı koyduysa, Libya’dan Suriye’ye kadar olan, emperyalizmin genişleme paylaşımında ki görevini kutsamak ve ileriki süreci konuşmak için Amerika’ya gidecek Tayyo. Her şey yolunda şimdilik. Tayyo kazançlı. Suskunluğundan belli değil mi? Tayyo savaşa başlar, sınırı aşarak giderse, işte gerçek tuzak ve sorun burada başlıyor… Çok güldüm! “Ne yapmalı?” “Nasıl yapmalı?” Düşünmeyi unutmayın dostlar…

Sevgilerimle…

8 Ekim 2019

Bektaş Tosun

140

EKREM İMAMOĞLU’NA AÇIK MEKTUP

Bugün 3. gün. Hala mazbatayı vermediler Ekrem Beye. Yarın alacağını kendisi açıkladı bir tv kanalının sorusu üzerine. Üç gündür hem ev, hem de bahçede ki Hollanda’lı komşularım beni tebrik ediyorlar, Ekrem Bey’in kazanmasından dolayı. Beni çok duygulandırdı bu komşu ve dostlarımın davranışları. Televizyondan izliyorum uzak bir diyarda gurbetçi olarak ülkemin çıkmazlarını! Ben de tebrik ediyor ve sevincimi paylaşıyorum sizinle Sayın Ekrem İmamoğlu. 31 Marttaki seçimde ve yeniden 23 Haziran seçimindeki, propaganda süreçlerindeki, söyleşilerinde oldukça olgun, hoşgörülü, bilgece, sabırlı cevaplar, savunmalar ve kendi programını anlatımlarda da hem taraftarını, hem toplumu, hem de partililerini bir arada tutmayı başarmanız, size çok büyük bir desteğin ve güvenin artmasına neden olmuştur. Kutlarım sizi. Lakin; sizin gibi bazı gelmiş geçmiş liderler gördüm yaşamım boyunca. Menderes dönemini yaşamamış olsam da, 65’ler den sonraki süreci çok net hatırlarım. Ki; Menderes dönemini de artık yaşamış kadar okuyarak her karesi bizlerin belleğinde yer almıştır. İnönü’ye karşı Ecevit’i, Menderes sonrası, Demirel’i, 1971 cuntasından sonraki CHP yükselişi ve dağa taşa KARAOĞLAN yazdıranı, sonra MC dönemlerini ve 12 Eylül Faşist Cuntasını, “dünyaya açılma” politikacısı, Turgut Özal’ı, yeniden boyanıp cilalanan BABA unvanı ile nam salan, çobanlığı terfi etmiş Süleyman Demirel’i, Dişi Kurt Tansu’yu, sonrası, sola dahi, “yetmez ama evet” dedirten bugünkü Erdoğan’ı… Tanıdık bunları Sayın İmamoğlu. Tanıdık yani! Hem de çok ve çok iyi tanıdık! Karşı devrime gebe bir sistemin tam arifesinde de siz değerli insanla karşılaştı bu ülke! İlkler hep hoştur, iyidir, güldürür, güven verir, sıcacık sarmalar herkesi, oksijeni tükenmeye ramak kalanlara, oksijen olur, idam sehpasına çıkacakların idamı ertelenir, umut olur, ışık olur, can olur ilklerin gelişi ve doğuşu. Yarın mazbatanı alacaksın ve sizi bekleyen milyonların umuduna tercüman olmaya çalışacaksın. Bu arada sağından solundan çekenler olacak, partiye başkanlık önerileri, erken seçim garantileri, cumhurbaşkanlığı vaadleri gibi kulağa hoş gelen ama beyninize de soru işaretleri açan onlarca gel-gitlerle karşılaşacaksınızdır. Bunların hepsi doğal ve olabilirde bu süreçte. Daha devreye büyük güçler girecek, dünya sorunlarını konuşacaklar. Bunlar da doğaldır. Diyordunuz ya arada bir: “Ben Atatürk Cumhuriyetinin projesiyim” diye. O proje nicelerini rahatsız eder biliyor musunuz? Sayın İmamoğlu öyle bir sürece girdiniz ki, inanın bilincinde olsanız da, tebdilinizi şaşırttırmayın lütfen. Demokratik Halk Cumhuriyetinden başka bir yönetimin bu Anadolu halkına, başka sistemler şimdilik dar gelir! “Her şey çok güzel olacak” Ama ne güzel olacak? Bu cümleyi söyleyen o genç delikanlının saf, temiz yüreğinden geldiği gibi söylediği, (Her şey çok güzel olacak) öznel gerçeği bırakırsanız, Menderes, Demirel, Ecevit, Turgut, Tansu ve Erdoğan’dan farksız olamazsınız bu Anadolu halkının karşısında. Ben, halimce bir gurbetçi olarak, tarihe bir anekdot düşeyim ve ömrümün erdiğince sizi takip edeceğim, doğru ve yanlışlarında şahit olacağım. “Haziranda ölmek zor” ama ilk defa kazanan oldun ve halka da Haziranda kazanmayı tattırdın. Bunun kıymetini bilmelisin yoldaş. Ama karşılaşabiliriz de… Bir gün mutlaka.

26 Haziran 20

Bektaş Tosun

141

BİR ANEKDOTTAN

Bundan 5 yıl önce, Muharrem İnce’nin Rotterdam’da ki bir konuşmasına katıldım. Konuşma başlamadan önce biraz sohbet etmiştik. Elbette siyaset. Hem de muhalefetin en derininden. Çok havalı, çok sekter olduğunu o gün anlamıştım. Slogancı anlatım ve söylevlerine daha başlamadan bir soru sormuştum:-ÖDP’nin  ittifak teklifine ne diyorsunuz? -“Ne kadar sandalye istiyorlar biliyor musunuz?” Ben:“Babanızın kesesinden değil, konumlarına göre uzlaşabilirsiniz.” Sonra çıkıp konuşmasını yaptı ve program sonrası, bir lokantada sohbet biçiminde tartışmamızı kalan yerden devam ettirdik. Türkiye’de solun marjinal hale geldiğini, sola güvenin kalmadığını bizler biliyoruz. Konu ekonomik, dinsel ve kültürel bakımdan bazı açıklarını anlatmaya çalışıyoruz ve Suriye çıkmazını. Önümüzdeki, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimini alırsak, Türkiye bu gerici zihniyetten kurtulacak gibi sözler etmişti. Ben de, CHP’nin tek başına yapamayacağını, bazı tarihi gerçekleri görmek gerekir. Örneğin; 1-1974’de Ecevit’in kazanımına bir bakarsanız görürsünüz! 2- 1987 yerel seçimlerde ki SHP kazanımlarını! 1974’de Ecevit’ in CHP’si tek başına iktidar olmasının nedeni ve 1987’de Karayalçın’ın SHP’sinin %76 belediye başkanlığının kazanımları, Kürtleri, Alevileri, devrimci, demokrat, ilerci, ılımlı, sosyalist ve tarafsızları biraraya getirmesiyle olmuştur o büyük kazanımlar. Böyle bir tarihsel örnek varken, neden solo oynuyorsunuz? Türkiye’nin bu güçleri birleşmeden, demokratik bir sistemi kuramazsınız. “Evet. Sizin gibi solcular böyle iyi düşünse de, birleşince hemen havalara girdiklerini görüyoruz” demişti. İşte; yukarıda verdiğim tarihsel örneği dün İstanbul’da İmamoğlu ya da CHP öncülüğünde gerçekleştiği için kazanım oldu. Bunun devamını getirecek güzel projelerin oluşması dileğiyle, dünkü İstanbul kazanımını kutluyor devamını diliyorum.

Sevgilerle…

24 Haziran 2019

Bektaş Tosun

142

ADINI SİZ KOYUN BU MAKALENİN

Alevilik kurumları, örgütleri çok sancılı bir süreç yaşamaktadır. Ben de bu konulara dikkat çekmek istiyorum kendimce. Yalnız; bazı OCAK sahipleri ve onların uzantıları lütfen yanlış anlamayın ve aşağıdaki vereceğim 4 ocağın yerini ve anlayışını hiç bir söz konusu etmeden, yazının genelini okuyun ve ondan sonra eleştirinizi yapın. Teorik ve bilimsel olmayan yazılara da cevap verilmeyecektir, bunu da dikkate almanız gerekir sevgili dostlar. Ki; dışardan tartışmaya katılacak provokatörlere pirim vermeyelim. Bu süreç öyle bir süreç ki, geçmişteki tartışmaları gölgede bırakacak bir süreç ve önce bunun bilincinde olalım. Neden mi? Çünkü; Bu yaşadığımız süreç bir İnternet çağıdır. Yani, AYAK BAŞ, BAŞ AYAK anlayışı gibi bir süreçtir! Anadolu Aleviliği anlayışı, hepimizin ortak noktası ve savunulması gereken bir bilimsel teorik, sosyal, siyasal, kültürel, tarihsel, yaşam felsefesi ve dahası gibi anlayışın bir bütünü gibi görmek gereken bir süreç içinde anlayışla bakmalıyız. Bu süreçte, devletin bakış açısını çok iyi yorumlayıp, ocakların da, devleti dikkate değer anlayışında değil de, ondan bağımsız düşünmesi gereken bir süreç olduğunu kavraması gerekir. Çok farklı Alevi örgütleri ve keskin tartışmaları bırakırsak özelde iki farklı yol ayrımında olunduğunu bilinmesi gerekir hem de Alevilerin bir bütünü. Zira, bu ayrım öyle kolay bir ayraçla çizilen ve çizilecek bir ayrım değildir! Bir tarafta devlet ve asırlardır devletin dayattığı resmi ideoloji, ocakların sinsile çizelgesinin öznel ve tarihsel gerçeğinin doğruluk perspektifi, bir de, devlet dışı bazı Alevi araştırmacı, felsefeci, tarihçilerin öznel ve katkısız, baskısız, özgür bir şekilde ortaya koydukları tarihsel gerçekler ve yaşadığımız sürece uygun, evrensel yaşam biçimine uyumlu, dogmatik veri ve geleneklere karşı duran bir anlayış biçimi! Bu konuda sıkıntılarımız olsa da, sıkıntıları karşılıklı empati anlayışıyla aşacağımıza inanarak şu 4 OCAK temsilcilerinin dikkatine bir iki söz söylemek isterim:

1-Ağuiçen Ocağı

2-Baba Mansur Ocağı

3-Delil Bircan (Berhucan) Ocağı

4-Seyyid Cemal (Derviş Cemal) Ocağı

Ayrıca, en dip ocak Kalenderi ocağı olması, özü değiştiremeyeceğini de eklemek isterim.

Bu ve daha uzantıları olan ocakları yadsımak değil, anlatılmak isteneni iyi kavramak gerekir.! Bu ocakların dizim hatası ya da farklı yazılması olabilir, benim sadece bir gerçeğin altını çizmektir amacım. Lütfen buralara takılmayalım. İşte zurnanın zırt dediği kertede burada başlıyor!

1- Devlet, ocakların secerelerini kullanarak, “Bak sizler de müslümansınız, Ali soyundan gelen SEYYİDİ’ler, İslamın gerçek temsilcileridir” anlayışıyla, son cumhuriyet döneminin en popüler asimile politikası halinde sunmalarını, bu 4 ocak iyi dikkate alması gerekir. Elbette, bu 4 ocaktan ayrı gayrımız pek yok gibi davranmak, cem ve cemin içeriği konusunda kesin ayrılık olamayacağını bilmeliyiz. Yani, cem ritüelindeki, adalet, (yargılama) semah, lokma, paylaşım gibi konularda ayrılığımız olamaz. Ama, devletin, İslamdaki dogmatik anlayışı (kulluk) konusunda ısrarlı ve asimilasyonda kararlı olmasın konusunda çok ince bir yol ayrımını körüklemektedir.

2- Varoluştan yana olan teorik bir akım ise, devletin bütün resmi ideolojisini reddedip, kendi bilimsel, tarihsel, jeolojik, biyolojik, evrensel, ilimi rehber alan, dogmatik anlayıştan uzak, çağına uygun bir yaşam biçimini savunmalardan elbette devlet rahatsız olacaktır. Ki; varoluş ve yaratılış kavramlarını iyi analiz edemeyip, Ali soyundan olma iddiasına kapılmamız sonucu, kesin ayrılıklar bizleri yaralayacaktır. Bazı siteler ve kendilerini, Aleviliğin tek temsilcisi, filozofu gibi gören canlar biraz empati ile bakmaları gerekir ve en önemli bir süreç olduğunun bilincinde olunması süreciyle. Diğer taraftan da, ocak temsilci ve sahipleri, önderleri de, soyağacı konusunda, “Gerçek İslam Biziz” anlayışıyla diretme yoluyla değil de, birlikte nasıl bir gelecek kurmalıyız ve gerçek temeller üstüne inşa etmeliyiz bu YOL BİR SÜREK BİNBİR anlayışını? En dikkate değer ve yapılması gereken bir süreçteyiz. Kısacası, kıldan ince ve kılıçtan keskin anlayışı var ya… Tam da o kertedeyiz. Lütfen bu konuda ince eleyip sık dokuyarak, bazı site ve ocak temsilcilerinin, akademisyenlerin, araştırmacı dostların oldukça sabırlı ve konuşacakları her konuda biraz daha titiz olmaları gerekir. Benim yapmak istediğim bir ayracın yanlış anlaşılmaması için bir dost anlayışı için de bir kaç söz söylemek olduğunu anlayacağınızdan eminim. İçimizde, arkeolog, mimar, tarihçi, antropolog, araştırmacı, yazar, profesör, gezgin ve her kim olursa olsun, kimse kimseden üstün değildir. Baş ve Ayak olmayı bilmeliyiz ve dahası, Rıza şehrini kurmak için yolu daha uzun, daha geniş, daha sıcak tutmalıyız. Sürçü lisan ettimse özür diler ve hoşgörünüze sığınırım, ama anlayanların çoğunlukta olduğu inancındayım ve sevgilerimi sunuyorum.

Biz ayrılamayız ama, biz sabırla çok şeyi başarırız. Yüreğinizden öpüyorum. Dünya kurulalı beri biz varsak…! Ki varız! Dahası ve ilerisi bizim için vız gelir.

7 Haziran 2019

Bektaş Tosun

143

İNSAN DÜŞÜNEN BİR OLUŞUM MU?

İnsanın düşünen bir oluşum olarak dünyaya gelmesine inanıyorum, ama genellemek benim zoruma gidiyor! “Oluşum” sözcüğünü bilerek kullandım. “Yaratık” sözcüğü bir dogmatik anlayışa yol açıyor. “Varoluş” kavramıyla uyumlu olan, oluşu mu daha gerçekçi gördüğümden, insanın oluşumuna bir kaç söz söylemek istedim. Madem ki, insanlar fiziksel olarak benzerliklere sahip, neden düşünsel benzerliklerden uzak? Bunu kısaca anlamak mümkün! İşte, ben de insanları genellemedim, bu uzaklıklarını bildiğim için. Hatta fiziksel olarak benzerliklerimden utandıklarım oldukça çoğunluktalar! “Düşünmek” gerçekten insana özgü. Hatta bu kaçınılmaz bir gerçektir. Ama bu yönetici konumunda olanların düşün dağarcığı, yönetim koltuğuna oturunca mı kayboluyor, yoksa doğuştan bir eksiklikleri mi var? Çok yüksek eğitimli olanları da var, diplomasız olanları da var. Nedense hepsi de çok iyi konuşan, çok iyi anlatan, halka hitabet gücü oldukça yüksek perdede ama, düşünmeye gelince onlarca danışmana ihtiyacı oluyor ve onlarca danışmanla çalışıyor. Diyelim ki, ülke yönetimi olunca elbette danışmanlar gereklidir. Kendi çıkar ilişkilerinden başka, halk için düşünmek hiç mi akıllarına gelmez? Dünyadaki 7 milyar nüfusun 2 milyarını kaybetmeyi düşünüyorlar… Hem de, emek vermiş, 60-70 yıl dünyanın gelişim sürecine katkı sunmuş emeklilerin, devlete yük olduğunu düşünüyorlar, ama dünyada ki üretilen gıda maddelerinin % 60 nı sadece 2 milyarı, %40’nı da 5 milyarının tükettiği eşitsizliğini düşünmüyorlar. Bu yüzdeleri, gelir katmanlarına göre ayırsak ağlayacak bir tablo çıkıyor karşımıza. Bu iki milyar inansın yok edilmesini düşünenleri “Düşünen insan” kategorisine nasıl alayım? Fiziksel olarak benzerliğimiz olmasından nasıl utanç duymayım bu ahlaksızlardan. Korona korkusunu öyle yaydılar ki, ışık hızından da hızlı.. Virüsü yayan onlar, insanları ev hapsine alan onlar, insanlara akıl vermeye çalışan da o ahlaksızlar olunca bir kez daha uzaklaşıyorum o, doymayan ve kan emici güruhlardan. Bu virüsü -o kadar tanınan bir virüsmüş ki- bayağı soyu sülalesi varmış. Ki; bunun numara sırası da 19 imiş. Vay ahlaksızlar vay. Yeni gibi yutturdular bu silsilesi bozuğu! Daha çok yeni virüsleri bekliyordum şahsen! Buzulların çözümüyle geçmişteki virüs kalıntıları çıkacak daha ya da çıkartacaklar. Bunlara da hazır olmalıyız ya da bizden sonra yaşayanlar hazır olmalılardır. Şimdi bizler de inadına yaşlanmak ve vademizle devr’i daim yoluna çıkana kadar direnmeye devam etmeliyiz. Bir şeyin altını çizmiş oluyorum bu düşüncemle. Yönetenlerin düşünen insan olmadığını anladım. İnsanca ve insanlık için düşünen herkese merhaba.

16 Mart 2020

Bektaş Tosun

144

TANER AKÇAM’IN YAZISI VE BENİM CEVABIM

Taner Akçam’ın 17 02 2018 tarihli facebook sayfasından yazdığı yazı şöyle:

-”Yazacağım belki birilerine çok ağır gelebilir (aslında hiç gelmeyeceğini biliyorum ama …) Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın ömür boyu hapis cezasına çarptırılmalarına, “ama onlar da” diye başlayan her itiraz, en hafif deyişle, Tayyip Erdoğan’ın bu ülkede niçin hala işbaşında olduğunu anlatıyor bize. Ve bu itirazı yapanların hiç ama hiç birisinin Tayyip’ten zerre kadar farkları yok. Biri iktidarda, diğeri kendini muhalefette sayıyor ama üzülmelerine gerek yok ki, zihniyetleri iş başında zaten… Ne yazıktır ki, ortalık hala düşünmeyi ve yazmayı suç kategorileriyle değerlendiren ve kendisine ilerici falan diyen bir takım insanlarla dolu… Farklı düşünmeyi suç sayan, tekrar ediyorum SUÇ sayan ve “HAİN” olarak gören ve bu insanların İMHA edilmelerinde hiçbir mahsur görmeyen bir geleneğin bu ülkede bu denli kuvvetli olduğunu anlamak için çok gerilere gitmeye gerek yok zaten… Benim kuşağımın hayat hikayesinin bir parçası da bu… Sonra da kalkmış bu ülkeye niye demokrasi gelmiyor, diyoruz, niye gelsin ki… Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir. Bu Plato’nun veciz bir sözüdür sonra Hz. Muhammed’de dahil birçok kişi tarafından tekrar edilmiş durmuştur. Aynen doğrudur…”
Taner Akçam

Çok haklısın Taner bey! Altan kardeşlerin bu hale düşmesine şiddetle karşıyım ve sevinen biri de değilim, hatta üzerimede alınmadım. Tam tersinden bakmak gerekir! Taraf gazetesi kimindi? ? Yayın yönetmeni kimdi? Siz de o gazetenin yazarlarından biri değil miydiniz? “Yetmez ama evet”çi grubundan olmanız, Akepe’nin bugüne gelmesinde payınız yok mu? Bir kez olsun, özeleştiri ya da özür dileyeniniz oldu mu tayfanızdan? Kendi iç muhasebeni hiç yapma gereği duymadın mı? Murat Belge, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Alev Alatlı, Altan kardeşler gibi Türkiye solunun belkemiğini oluşturanlar Tayyip’e destek verirken, Feto’nun yayın organı, Taraf Gazetesinde yazarken hiç mi solculuğun, aydın oluşun ve geçmişinde ki kariyerini hiç mi düşünmedin? Evet senden, sizlerden çok şey öğrendim ama öğrenmez olaydım! Şimdi de kendinizi temize çıkartıp, insanlara nefret sözleri yazma hakkın yoktur. Tek yapacağın, ya özeleştiri vermek ya da özür dilemektir. Lütfen biraz da siz düşünün Taner bey! “Kral çıplak” demeyi çoktan öğrendik biz. Hollanda’ya gelirseniz mutlak haberim olsun ve bu konuyu tartışabiliriz.


Selamlar.
17- 02- 2018
Bektaş Tosun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

Open chat