Home » Tartışma-Sohbet Alani » Bektaş Tosun » Ali Koçak-EDEB-ERKAN-GULBANG-MEYDAN

Ali Koçak-EDEB-ERKAN-GULBANG-MEYDAN

Ali Koçak-EDEB-ERKAN-GULBANG-MEYDAN

KOÇGİRİ HADİSESİNİN 100. YILINDA.
UZUN BİR YÜRÜYÜŞ KOÇGİRİ.
Yazıdan bir alıntı Erdal Karakuş. .

TARİH : Nisan-Mayıs 1921
YER : Koçgiri Kızıldağ mezrası İNİ köyü (Devletin değiştirdiği adıyla DEMİRTAŞ ) Topal Osman çeteleriyle İNİ köyünü basmış ve köyü ateşe vermişti.

Köylüler daha önce Bu Efsane Mağaraya sığınmışlardı.
BİR MAĞARADA YAŞAMA DİRENEN İNSANLIK ve SEYİT CAFER DEDE
Topal Osman‘ı, gece uyku tutmamıştı. Öfkesinden dişlerini sıkıyordu. Bu köyde fazla kalamazdı ve içeridekilerin işini bir an önce görmeliydi. Sürekli mermi atılması emrini, kendisi bizzat vermişti çünkü içeridekilerin eninde sonunda bu baskıya dayanamayıp teslim olacaklarını umuyordu. İçeride yüzlerce kişinin ve onlara ait ziynet eşyasının olma ihtimali, delirtiyordu Osman Ağa’yı.
O gece, mağaradakiler uyumadılar. Uyurlarsa, sabah uyanamayacaklarından korkuyorlardı. Genç kızlar, yanlarına hançer almışlardı. Eğer sağ yakalanırlarsa başlarına nelerin geleceğini kestiriyor ve canlarına kıyacaklarına ant içiyorlardı. Cerpazin’den gelip kışı Koçgiri’de geçiren Seyyit Cafer dede, ateşin başında oturuyor cesareti kırılanlara, nasihatlar veriyordu. Tesadüfen İNİ köyünde kalması onunda aynı kaderi paylaşmasını sağlamıştı. Yaşı seksene yaklaşıyordu ve abanoz sakalı ateşin parıltısında bronza çalıyordu. Bütün bu yörede çok kutsal bir kişi sayılıyordu. Diğer Dedeler gibi hediye kabul etmez; bunu yapanlara sövüp sayardı. ‘‘İnsan kutsal kişi olmaz ! Kişiyi kutsal görmek saçmalıkların en büyüğüdür ’’… derdi.
Nöbet değiştirenler, ateşin dibine gelip Dede‘nin elini öpüp niyaz dilediler. İnsanoğlu ne zaman zor bir duruma düşse görünmez duyulmaz şeylerden medet arar. İşte bu mağaraya sığınan yüzlerce insan, Cafer Dede‘yi böyle görüyordu. Onun Hz. Ali’ye yalvarmasını eğer bunu yaparsa Ali’nin sesini duyacağını söylediler. Birkaç yaşlı kadın da geldi el öptü. Ateşin başına biriken insanlar, yüzlerindeki bütün umudu, yaşama dair kırıntıları Dede’nin gözlerine bakarak hayatta tutmaya çabalıyordu.
ONLAR, YILLARCA ALİ’Yİ BEKLEDİLER AMA HEP TOPAL OSMANLAR GELDİ
Cafer Dede, bu ömründe çok şey görmüştü. Gençliğinde dağlarda on iki yıl çete olarak gezmişti. Bu mağaradaki insanların, kendisini umut olarak görmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Bu çözülmenin, pes etmenin ilk adımıydı. Bir avuç bilgisi olmayan onca dedenin, köylülerin sırtından nasıl insafsızca geçindiğini çok iyi biliyordu. O sebepten korku köylüden değil; dededen başlıyordu.Yezitlerde kadı neyse; dedeler de, bizde oydu. Bu insanlar yüzlerce yıl Ali’yi, İmam mehdiyi kendilerini zulümden kurtarmaları için beklemişti. Ama işte onların yerine binlerce yıldır,Topal Osman gibileri geliyordu.
Cafer Dede, eliyle odun yığınağında asılı olan sazını işaret etti. Gençler hemen hoplayarak getirdiler. Bu sazı, çok ender zamanlarda çalardı. Kendi öfkesinin doruğa çıktığı anlarda dünyaya bağlamasıyla sataşırdı. Eliyle ayakta kalmış olanlara, ateşin etrafında oturun şeklinde bir işaret yaptı. Yüzlerce insan sessizce bu emri uyguladı.
Dışarıdan aralıklarla mermi sesleri gelirken içeride neredeyse çıt çıkmıyordu. Konuşurlarsa, dışarıdakilerce fark edilip, öldürüleceklerini sanıyorlardı.
Seyyit Cafer, bağlamasını kucağına koydu ama mızraba sarılmadı. Bunca insanın şu an türkülere, nasihatlere, masallara değil gerçeklere ihtiyacı vardı. Sözü aldı:
– Sözlerim nasihat değildir biliniz. Beni hem beş yaşında hem de seksen yaşında sayacaksınız… Ölüm karşısında titrememiş kişi; ölümle hiç karşılaşmamış demektir. Ölüm her an ayağımızın altındaki toprakta gölgemizle beraber dolanır. Sen öleceksin ki kurt, kuş, karınca yemek bulacak. O da çürüyecek bir ağaca can verecek.
-Şunu bilin ki kimse yardıma gelmeyecek bize. Ne Ali, ne Mehdi ne de Hızır. Ali de sizin benim gibi bir ademoğluydu. Allah’ın Arslanıydı evet ama insandı… Mülcem, hançeri sapladığında o da öldü.
-Burada biz savaşacağız sadece! Bizim dışımızdaki her şeyden, ümidinizi keseceksiniz. Ancak o zaman, ölüme karşı gerçek savaşçı olursunuz. Gökten kırat üstünde erenlerden bir eren, gelip kurtaracaksa bizi bu topalın elinden; o zaman lanet olsun bize! Burada gebermek daha hakça olur. Bunca dede gelip gider Koçgiri’ye; hangisi zalime karşı vuruşuyor ha? Hepsi geri kaçtı Dersim’in sıcak damlarına. Rahat zamanda gelip saz çalarlar; harp zamanı kaçarlar. İşte sizler de bunlardan keramet bekler; korkaktan medet dilenirsiniz…
O sebepten bana Dede diyenler varsa zinhar kabul etmem. Ben Cerpazin’den Mısto’nun oğlu Caferim. Şimdi de bu yaşta kocamışlıkta, çocuk gelse boğazlar beni. Bu kalabalıkta en zavallı kişi sayacaksınız kocamış Cafer’i.
Bu dar günde, eğer ki kırktan yediden medet beklerseniz, topunuzu zavallı sayarım. Kendim de bu inden çıkar giderim. Bu zalim topal, beni vurmaya bile değer görüp mermi yakmaz. Şimdi siz tüfenge, mavzere, yabaya, nacağa sıkı sarılacaksınız. Herkes kendisi kadar yiğittir!..
İnsanlar, bu şok edici sözler karşısında mırıldanmaya başladılar. Asla kabul etmeyenler bile yüksek sözle ortaya çıkmadılar. Seyyit Cafer, amacına ulaşmıştı. Bu kalabalığı, gökyüzünden, umutsuzluktan, tekrar mağaraya, gerçeğe indirmişti.
Bu köye misafir olduğu ilk geceden cem kurmuştu Seyyit. Yaşlılardan iyi semah dönen dört erkeği, üç kadını ayağa kalkmaları için işaret etti. Böylece yedi kişi oluyorlardı. Büyük ateşin etrafını boşalttılar. Semah ağırdan başladı. Dışarıdan atılan mermiler ayakta semaha duranların ritimlerine uymaya başlamıştı.
İnsanlık tarihinde çok önemli semahlar dönülmüştü. Baba Resul de, Baba İshak da, Şahkulu da, Pir Sultan da… İni mağarası semahı da bu büyük zincire eklenmişti. Burada ayakta bin bir figürde etraflarında dönen ve onları seyrederken hiç kimseden yardım beklemeyen bu kalabalık, ölüme karşı semaha dönüyordu.
Artık bu mağarada maddi hiçbir şeyin cinsiyetin yaşın önemi yoktur. Sadece saf gerçeklik ve müzik vardır. Ateşin etrafında semaha dönenler evreni ve onu oluşturan her şeyi temsil ederler. Evrende her şey hareket halindedir ve birbiri etrafında dönmektedir.
Böylece insanoğlu, bunu fark etmekle en kutsal mertebeye çıkmaktadır. İnsanoğlunun en büyük görevinin diğer insanları sevmek olduğu ve zulme karşı direnmesi gerektiği burada anlatılır.
Ağırdan başlayan semah töreni, gittikçe hızlanır ve doruk noktasında patlayarak tekrar eski ritmine döner. Amaç insanoğlunun ve kainatın evrimini yani doğup büyüyüp gelişip ölmesini sembolize etmektir.
Mağaradaki bu dehşet semahta ateşin etrafında dönenlerin gölgeleri, duvarlara vuruyor; akla hayale gelmez görüntüler oluşturuyorlardı. Bazen bir eski zaman devi; bazen bir kanatlı canavar; bazen uzayıp kısalan bir yılan gibi hareket eden gölgeler, bu kozmik mağara gecesinde pek çok misafir çağırıyordu.
Artık bu mağaradakiler İNİ’li Pervazinliler değildiler. Onlar, herhangi bir zamanda herhangi bir durumda yaşayan ya da ölmüş bütün insanların uçsuz bucaksız karanlık denizinde yalnız ya da hep beraber yürüyen bir kervandılar.
Dumanlı mağaraya, ateşe gölgelere başkaları da karışmıştı. Oturan kalabalığın gizli kalmış düşlerindeki İsthar, Mithra, Enkidu, Enlil, Ahriman, Hürmüz, Zerdüşt, Nemrut, Dehhak, Demirci Kawa ortaya çıkmıştı…
Eski zamanların bu iyi, kötü tanrıları, kahramanları, peygamberleri, mağarada geceye sislere ateşe gölgelere gelip konuk olmuşlardı. Semah dönenleri izlerken kimi zaman onlar da ateşe yaklaşıyor yalımları yüzüne vuruyor, kimi zaman bağlamanın korkunç çığlıklarında ses olup dışarıdaki karanlık göklerdeki yıldızlara ulaşıyorlardı. Zaman ve mekan anlamını yitirmişti.
İşte bu anlarda çömelip diz kıran insanlar, anlamaya başladılar ki ancak kendileri çağırdığında geliyordu bunlar. Onların düşlerinde, ateşlerinde, gölgelerinde, sislerinde, misafir olup geri dönüyorlardı. Tıpkı Dersim’e geri kaçan dedeler gibi. Bir an geliyordu ki insan çırılçıplak bütün dünyanın ortasında, çaresizce yapayalnız kalıyordu ve ancak uçurumun dibinde tek başına dikildiğinde kendi kaderini ellerine alıyorlardı.
Buradaki insanlar işte bu gece, kendi kaderlerini ellerine aldılar. Hiç kimseyi hiçbir şeyi beklemeden, kendi kaderlerini dimdik durarak yaşamayı bu akıl almaz semah gecesinde öğrendiler.
O gece İNİ mağarasındakiler uyuduklarında kaderlerini ellerine almış bir topluluktu. Bu, insan soyunun ulaşabileceği en kutsal soyluluktu.
Topal Osman, sabaha kadar ihtimalleri düşünmüş ve nihayetinde mağaradakileri dumanla boğmayı kafasına koymuştu. Ordu kuvvetlerinden sürekli daha güneye inmesi yönünde emir aldığından bu köyde fazla kalması zor gözüküyordu. Mağaranın üstü dev bir alaca kaya kütlesiydi. Ana girişe doğrudan yaklaşıp ateşe vermek, çok ama çok zordu. Buraya küçük bir meyilden geçilerek tırmanılıyor; mağaranın ağzına önündeki minik düzlükten geçilerek giriliyordu. Neredeyse dimdik yükselen kaya duvarının üstünden yakacak malzeme yığmak imkansızdı.
Önce yakılacak ağaç, kerme ve diğer malzemeleri küçük yokuşun dibine yığdılar. Bu esnada girişin iki yanındaki yamaçlarda mevzilenen 47. alay nişancıları, mağaranın tam içine doğru dehşetli bir ateşe başladılar. Amaç içeridekilerin başlarını bile kaldıramamasıydı.
Bunda başarılı da oldular. Bu yığınak, inin tam dibine kadar götürüldü ve gazyağı yardımıyla hemen tutuşturuldu. Alevler kısa sürede büyüdü ve ağızdaki kayaları gürültüyle ısıtmaya başladı. Ateş, 47. alay tarafından sürekli besleniyor ve diri tutuluyordu. İçeri yapılan ateş kesintisiz sürüyordu. Mağara ağzı, bir zaman sonra kapkara oldu. Bu haliyle, Odysseus’un bilge kahin Teiresias’tan akıl almak için gittiği ve iki canavarın koruduğu ölüler ülkesinin kapısını andırıyordu.
Ancak ne tuhaftır ki duman bulutu, koca kaya kütlesi boyunca yukarı süzüldüğü halde içeri girmiyordu. Özellikle boğucu olsun diye atılan yatak yorgan parçalarına rağmen kara bir ejderhayı andıran bu duman bulutu mağaranın ağzını şöyle bir yokluyor ancak ilk hamleden sonra geri çekilip; kaya duvarına yaslanarak göğe doğru yükseliyordu. İçerideki hava akımının bu işte rolü vardı.
Ateşi o gün boyunca diri tuttular fakat içeridekileri öksürtecek miktarda dumanı dahi mağaraya sokamadılar. Belki de başka bir yol denemeliydiler ama neyle? Nasıl ?
Gece kaya kütlesinin üst yanından mağaranın içine doğru süzülen küçük su sızıntısına zehir kattılar ama bununda işe yarayacağını ummuyorlardı. Mağarada mutlaka su olmalıydı çünkü susuz kalmak pahasına burada günlerce beklemeyi göze almış olamazlardı.
Topal Osman, sabah hemen adamlarıyla bir durum değerlendirmesi yaptı ve burada kalamayacaklarını anladı.
Artık güneydeki köylerle ilgilenmeliydi. Katledilecek çok köy vardı ve çok mal davar… Seksen adamını İNİ köyünde bıraktı. Resuller ve Bahtiyar köyünden gelen Türk köylüleri de toplayarak onlara:
-Burada bu mağarayi bekleyeceksunuz! İcap eder ise bir ay, iki ay. Elli koyin bırakiyrum size. Haçan her gun birinu kesersunuz. Benum geri dönmem de o kadar sürer. Dönduğumda ha bu indekuler yaşar ise sizi sokarim içeru bilesinuz!
Topal Osman, köyün sürüsünü adamlarıyla Giresun’a yollamak için hazırlığını yaptı. Köyde kalacak olan birliğin başına Ensar Çavuşu bıraktı. Öğlen saatlerine yakın alayının başında köyden çıkıp güneye doğru gitti…
Artık bekleme zamanı gelmişti. Ne dışarıdakiler içeri yaklaşabiliyor ne içeridekiler dışarı başlarını çıkarabiliyorlardı. Mağaranın içi tam bir düzen almıştı. Sular ısıtılıp kapalı bölmelerde banyo yapılıyor; yemekler ekmekler pişiriliyor,düzenli ve dikkatli bir şekilde nöbet tutuluyor ve buradan kurtulmanın çareleri araştırılıyordu.
İnsanlar aradan geçen on beş günde bu hayata alışmıştı. Hayatta kalma mücadelesinde bu duruma ayak uydurmaktan başka seçenek yoktu. Ama yiyecekleri de gittikçe azalıyordu. Katığın zaten az olduğu ilkbahar günlerinde bu inde daha ne kadar dayanabilirlerdi ?
Aysız bir zifiri karanlık gecede dört erkek siyah çaputlarla giydirildi. On iki yaşındaki Paşo da bütün itirazlara rağmen gruba katıldı. Köyün en yırtıcı çocuğuydu. Burada kısılıp kalmaktan usanmış, dışarıyı görmek istiyordu. Gecenin bir yarısı kara çaputlu grup sürünerek dışarı çıktılar. Yedeğe gömdükleri una, bulgura ulaşana kadar dizleri kolları sıyrılıp kan içinde kaldı. Geri döndüklerinde kan ter içinde kalmışlardı. Getirmiş oldukları yiyecek çok değerliydi, ancak ne kadar yeterdi? Umutsuzluk, mağaraya açlık korkusu olarak çökmeye başlamıştı.
ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU…
Yirminci günde, ateş başında önemli bir toplantı yaptı Pervazinliler. Halil Hayri aldı sözü : Düşüncelerini anlattı çatışmak ve içerdekilerin kaçmasını sağlamak kabul edilmedi.
Resullerden, Bahtiyar’da erkekler baskına çıksın , iki saat çarpışırsak çocuklar, kadınlar çemberi yırtar kurtulurlar.
Seyidhan itiraz etti: bizi bırakıp gidenlerin peşine düşerler. Rizikoludur.
İsmail Çavuş söz aldı:
–Ben derim ki, iki haberci çıkaralım gece gizliden. Kuruçaya varırlarsa yardım getirirler. Dışarıdakileri arkadan on adam sarsa biz bu çemberden çıkarız. Bu kez Muso itiraz etti:
– İsmail Çavuş, bu iş sırf bizim köyün başına gelse haklısın. Bak topal bizi bıraktı çekti gitti. Bunlar Koçgiri’de taş üstünde taş bırakmazlar. Bir ordu gelmiş , asker kum gibi.
Elbeyi, habire bıyığını sıvazlıyordu. Sonra ayağa kalktı. Epeydir söylemek istediği şeyler vardı:
– Bakın ben bu mağaranın içini dışını bilirim. Bana akılsız demeyin ama hemen. Bir fikrim var ki, bizi çıkartabilir dışarı. Tepenin arka başında küçük bir su sızıyor toprağa. Hepiniz de bilirsiniz zaten. Bu mağaranın da arka ucundan su giriyor içeri. Aşağıda göllenip dibe çekiliyor. Ben diyorum ki, arka uçla yamaç arası olsa olsa on beş yirmi metredir. Oradan havada akıyor içeri çünkü. Yoksa bu yezitlerin dumanı içeri neden girmedi? Gelin burayı kazalım. Elimizde malzeme var. Oradan çıkış bulursak burnumuz kanamadan kaçar gideriz.
Bu fikir, büyük tartışmalara yol açtı. Her kafadan bir söz çıktı ama nihayetinde söz konusu yere gidip incelemeye de karar verdiler. . Elbeyi’nin anlattığı yere geldiklerinde haklı olduğunu gördüler. Burada mağara duvarı da yumuşak bir örtüyle kaplıydı.
Köylüler bu yeni ve büyük umutla işe koyuldular. Hiç durmaksızın, ellerin parmakların su toplamasına kanamasına aldırmadan kazmaya devam ettiler. Kadınlar, bu ölümüne çalışma esnasında en az erkekleri kadar çabalıyor; ellerindeki malzemeyle olacak en güzel yemekleri hazırlıyor, elleri patlayan, kanayanlara merhem sürüp sarıyorlardı. Koçgiri kadını, erkeğinin ne arkasında ne de önündeydi. Tam anlamıyla yanında, bu çilekeş dünyada yan yanaydılar.
Kapıdaki nöbetçiler, kazı çalışmasını gizlemek amacıyla dışarıya daha fazla mermi sıkıyor; dikkatlerini dağıtıyorlardı. Özellikle Alican ve Dursun, pusudakilere sözle sataşıyor onlara, rahat düşünecek fırsatı vermiyorlardı. Hele ara sıra dağlarda yankılanan sesleriyle söyledikleri Koçgiri türküleri mağaranın ağzından yayılıyor;
Kazı çalışması oldukça ilerlemiş; ancak yiyecekleri de o ölçüde tükenmişti. Mağaraya girdikleri günden bu yana tam olarak kırk üç gün geçmişti. Kazılan geçidin en sonunda İlo, elindeki kazmayı vurduğunda, yukarıdan kuru çakıl döküldü. Bu günlerce çalışmanın sonucu başardıklarını gösteriyordu. Gecenin yarısında İlo, biraz daha çabalayınca temiz havaya ulaşıp bir karış boşluktan gökteki yıldızları gördü.
Artık özgürdüler… Ancak çıkışı da planlı ve düzenli yapmalıydılar. Aksi takdirde bir facia yaşanabilirdi.
Ertesi gün, herkes büyük bir coşku içerisinde hazırlığını yaptı. Dışarıdakilerin kafasını karıştırmak için aracı gönderip pazarlık yapmak istediklerini söylediler. Bu duruma şaşıran 47.Alay askerleri tekrar teslim olmalarını, aksi takdirde burada sonuna kadar bekleyeceklerini söylediler. İnde saklananlar adına konuşan Laçinoğullarından Temir oğlu Hüseyin, düşünmek ve konuşmak için bir gün mühlet istedi.
47. Alaydakiler buna “hay hay” dediler. ’’Vakit sizin bol keseden harcayın’’
Plana göre tam gece yarısı geçidin ağzı iyice genişletilecek. Herkes koyu renk elbise giyerek Halilan ve Bahtiyar köyü mıntıkasına doğru kaçılacaktı. Zaten o köyün erkekleri de dışarıda beklediklerinden bölgeden uzaklaşmak daha rahat olacaktı.
Alican, Dursun, Ap Kaso, Ap İbo, Ap Hasan ve İlo çete savaşına zaten alışkın olduklarından mağarada birkaç gün daha kalacak ve birliğin buradan ayrılmasına engel olmaya çalışacaklardı. Büyük kaçışın akabinde bu grup, çıkış deliğini kapatıp kendilerinin kaçma anına dek her şeyi gizli tutacaklardı. Avuçlarının içi gibi tanıdıkları bu topraklarda; saklanacak en ufak deliği bile biliyorlardı.
Geceye doğru mağaradaki kalabalık bir birine sarılıp helalleşmeye başladı. Her yaşlı bir gence emanet edilmişti. Kimse yarı yolda bırakılmayacaktı. Seyyit Cafer Dede, bu gece sanki gençleşmiş, etrafına talimatlar yağdırıyordu. Mağarada kalacak gruptaki erkeklerin eşleri, sessizce ağlıyor ve kimsenin duyamayacağı bir tonda kocalarına Kürtçenin en derin sözlerinde veda ediyorlardı.
İnsanlar bu akıl almaz, kırk dört günlük ömürlerini geçirdikleri mağaranın duvarlarına son kez dokunup geçide doğru yığılmaya başladılar. Köyün gençlerinden Şahbaz, geçitten çıkıp. Kendisine verilen görev uyarınca birkaç yüz metrelik alanı dikkatle dolaştı ve güvenli olduğuna kanaat getirince tekrar dehlize dönüp işaretini verdi.
Yüzlerce insan, tek koldan çıkmaya başladılar. Çok sessizdiler. Gökte ay yoktu çünkü bunu hesaplamışlardı. Uyutulmuş çocukları uyandırmamaya büyük özen gösterilerek yamaç aşağı hızla inmeğe başladılar. Koçgiri karanlığının dehşet ayazı bu gece vız geliyordu.. Belirli aralıklarla ve birbirilerini kaybetmeden hızlı adımlarla yürüyorlardı. Hasköy, İni, Golla Hemo köylerinin Pervazinlileri Şuğulüleri, Laçinleri, Dımıllileri bu katran karası gecede; zalimin avucundan bir su gibi kayıp Koçgirinin dağlarına doğru yol aldılar.
Mağarada kalan fedailer, kadın çocuk ve yaşlıların sağ salim kaçmalarının ardından büyük bir rahatlamayla 47. Alay ile adeta alay ederek bir haftaya yakın oyalamış; birliğin köyde kalmalarını sağlamıştı. Kendi yaşlıları, kadınları, çocukları uğruna fedakarca ölümü göze alan bu yiğit kişiler; gene bir sisli gece yarısı usulca çıkıştan sızarak; Koçgirinin artık yeşillenmiş bayırında kartal gibi süzülerek; bilinmez bir yere doğru uzaklaştılar.
Sis, içinde hemen yok olmuşlardı….
Mağaradan çıkan fedailerin, dışarıda pusuda bekleyenleri oyalamak için ağıza yakın yerde yaktıkları ateşin yalımları, birden bire karabasan gibi esen rüzgarla savrulmaya başladı.
Ağaçların, suların, kayaların, çalıların, vadilerin, çayırların, bin bir tonda gölgeler verdiği bu gecede; İni mağarasına konuklar inmeye başlamıştı belki de. Onlar gelmiş miydi, yoksa sadece rüzgar ve gölgelerin oyunu muydu, bunu hiç kimse hiçbir zaman bilemeyecekti. Mağaranın çıkışından geçen rüzgar burada insan sesine benzer bir sesle inlemeye başladı.
Yanan ateş, duvarlara kusursuz karmaşıklıkta gölgeler sunarken
İşthar , Mithra, Enkidu, Enlil, Ahriman, Hürmüz, Ahuramazda, Zerdüşt, Nemrut, Dehhak, Demirci Kawa, Mehdi Resul ve adını bilmediğimiz niceleriyle birlikte eski zamanların korkunç karanlıklarından bu mağaranın dehşetli yalnızlığına bir an olsun misafir olmaya gelmişlerdi belki…
Yüzlerce kişiyle ateş başında semaha duran kalabalığın yerine, bu gece mağarayı ıssız görünce, şaşkınlıkla bu gölgeler diyarında en dip dehlizlerde gezinmeye başladılar. Kırk dört gün, bu inde barınıp; ölüme karşı direnen insanlara ait en ufak bir iz bulamadılar. Geride yanmış ocak külleri, ve taşınamayacak denli ağır eşyalar kalmıştı.
Tarihin diplerinden kopup gelen bu misafirler, çok iyi biliyorlardı ki, sadece hayallerle besleniyorlardı. İnsanoğlunun umutsuzluk içerisinde kaldığı uçurum diplerinde, birer düş; birer karabasan gibi ortaya çıkıyorlardı.
Kaderlerini ellerinde tutan bu topluluk, mağaradan çıkışta hiçbir şeye yalvarmamış yakarmamıştı. Bu yüzden mağaranın şu anki gizemli misafirleri; ileride efsaneye dönüşecek bu kaçışın, farkına varamamışlardı. Ölümün bir adım dibinde dahi, kendilerine yalvarmayan bu insanların, bir zamanlar sığınak olarak kullandığı mağarayı, canlıların kanını donduracak denli korkunç bir rüzgarın eşliğinde, gölgeler diyarına doğru; yeni insancıklar bulmak üzere terk ediyorlardı. Burada kalanlar, insancıkların arasından kaçıp; insan olmuşlardı.
Misafirler, Koçgirinin karanlık soğuk ve kabuslarla örtülü gölgelerini terk ederek, isimsiz bir zamanda isimsiz bir diyara doğru yol aldılar……
YAZARIN AÇIKLAMASI
Bu hikaye, 1920-21 yıllarında Koçgiri’de, Ümraniye (İmranlı ) merkezli başkaldırma esnasında yaşanan trajediler zinciri içerisindeki, canlı tanıkların şahitliğine ve bugüne dek yaşatılan hatıralarına dayanılarak ; tamamen gerçek olaylardan uyarlanmıştır.

Bu trajik hikayenin gün ışığına çıkmasında çok büyük katkıları olan İNİ köyü büyüklerinden uzun yıllar muhtarlık ta yapmış olan Hüsnü AKGÜL (DT:1923-…..) ve değerli eşine ; Koçgirinin en yaşlı analarından Türkmen AKYOL ( DT: 1919-….. ) ve Cengiz ASLAN’ a, Çetin AKGÜL’ e, çevirmenlik ve röportajların sıcak bir sohbet ortamında yapılmasındaki emeklerinden dolayı annem Şehriban KARAKUŞ’a, dergimiz adına minnetlerimi sunarım.
Erdal Karakuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

Open chat