Home » Alevilik » DİVRİĞİ ALEVİ DEVLET

DİVRİĞİ ALEVİ DEVLET

DİVRİĞİ ALEVİ DEVLETİ

Şu milletin hak sancağın
Çekelim bakalım nic’ ol(ur)sa olsun
Teber çekip zalimlerin kanını
Dökelim bakalım nic’ ol(ur)sa olsun

Şu milleti gürûh gürûh gezelim
Mazlumları bir katara dizelim
Zalimlerin sarayını bozalım
Yıkalım bakalım nic’ ol(ur)sa olsun

Pir Sultan’a Hakk yardım etmez mi?
Erenler bağında bülbül ötmez mi?
Gayrı çektiğimiz yetmez mi?
Kalkalım bakalım nic’ ol(ur)sa olsun
Pir Sultan Abdal

İmparator Theoplius’un ölümünden sonra oğlu III. Michael’e vekâleten tahta oturan Kraliçe Theodora zamanında Bizans İmparatorluğu, bölge halkı üzerindeki baskısını inanılmaz boyutlara taşıdı. Bu dönemde ardı arkası kesilmeyen katliamlarda öldürülenlerin sayısı bazı kaynaklara göre yüz binin üzerindeydi. Ortodoks Kilisesi çılgın bir histeri içinde kendinden olmayanları insafsızca tüketiyordu. Anadolu, oluk oluk kan akmaya başladı.

Carbeas, gözü dönmüş Kilise cellâtlarının zulmü altında çaresiz kalan savunmasız halkın umudu olarak, bu dönemde ortaya çıktı.
Ortodoks Kilisesi’nin hunhar katliamları sırasında öldürülenler arasında, Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu temalikasında üst düzey görevli, Carbeas’ın babası da vardı.

Carbeas babasının ölüm haberini duyar duymaz, Bizans İmparatorluğu ile olan bütün bağlarını kopararak, Anadolu tarihinin en büyük destanına konu olan bu toprakların en saygı n direnişini başlattı.
Carbeas beş bin yandaşıyla birlikte Bizans topraklarından ayrılarak, Arap Emirliği’nin sınırları içindeki Arguvan’a yerleşti (843) ve burayı kendine merkez edindi. Onun haberi Anadolu’nun bozkırlarında, yüksek yaylalarında ve dağ başlarında, dalga dalga yayıldı. Ortalığı bir heyecan ve tutku dalgası sardı.
İnsanlar tarifsiz bir vahşeti yaşıyorlardı. İki yüzyıldan beri sürekli soykırım ya da zorunlu göç seçenekleri arasında sıkışıp kalmışlardı. Çaresizliğin üst sınırında ölüm-kalım arasındaydılar. Önlerine çıkan umudun arkasından tereddütsüz yürüdüler.

Bizans sınırları içindeki kalabalıklar, hızla Carbeas’ın etrafında toplanmaya başladılar. Anadolu sel oldu, yüksek kayalardan dökülen çağlayanlar gibi Arguvan’a aktı. Her gün birkaç kafile şehre ulaşıyordu. Çığ gibi büyüdüler. Arguvan’da bir gül açtı.

“Bu sefer de Carbeas meydana çıktı ve bu öldürücü grubun başındaki yerini aldı; Carbeas bunların sayılarını öyle bir arttırdı ki Arguvan’da kalacak yer kalmadı.”(26)
Carbeas yoğun insan göçü ile birlikte çoğalmış, güçlenmiş, büyük bir kuvvet haline gelmişti. Beraberindekiler ve sonradan kendisine katılanlarla büyük bir gönüllü ordusu kurdu. Arguvan’dan kalkarak Bizans üzerine sonu gelmez akınlara başladı. Karşısında sürekli savunmasız sivil halkı görmeye alışmış Bizans Ordusu, şaşkınlık içine düştü. Carbeas, Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmadı.

Karşılaştığı her yerde Ortodoks Kilisesi’nin fanatik katillerini bozguna uğrattı. Anadolu’da Bizans ordularını, karşılaştığı her yerde darmadağın etti.
Carbeas, Malatya Emiri ile iyi ilişkiler içinde olmasına rağmen ona güvenmiyordu. 845 yılında merkezini Bizans’ın doğu sınırında sarp dağlarla çevrilmiş Divriği’ye taşıdı. Divriği, doğal savunma olanakları olan bir yerdi. Carbeas bu yeri seçmekle Bizans’tan gelecek saldırılara olduğu kadar Malatya Emiri’ne karşı da tedbirli olmayı hedeflemişti. Carbeas, Divriği’de bir kale inşa etti ve bu tarihten başlayarak Arguvan’da kurulan Alevi devletinin başkenti Divriği’ye taşınmış oldu.
Evliya Çelebi Carbeas’ın Divriği’de inşa ettiği ünlü kalenin yapısı hakkında şu bilgileri verir.

“Fırat nehri kenarında yüksek yalçın kayalar üzerinde eski yapı görülmeye değer bir kaledir. Öyle dayanıklı bir kaledir ki ancak kuşatılıp aman dedirilerek ele geçirilebilir. Yoksa hiçbir taraftan lağım, sıbe ve siper yapmak mümkün değildir. Meğerki kalede kıtlık ola. Ne olursa olsun halkı yine suya hasret kalmazlar. Zira yukarı içkale kayasının en tepesinden iki bin basamak kesme taş merdiven ile ta Fırat nehrine inilir. Bir suyolu vardır ki dillere destandır. Suya gidenin başka yolu olduğu gibi, su getirenlerin de ayrı bir yolu vardır.”


Evliya Çelebi Seyahatnamesi Cilt 3 s. 858

Carbeas, Divriği’yi başkent edindikten sonra, Bizans üzerine akınlarını sıklaştırdı. Ön Asya’da Bizans hâkimiyetindeki bütün şehirler, Carbeas’ın akınlarından nasiplerini aldılar. Carbeas’ın askerleri bir savaşta, Bizans’ın bölge valisi Callistus’u öldürdüler. Carbeas yirmi yıl boyunca Bizans’ın korkulu rüyası, halkının umudu, kahramanı ve üstün “pir”i oldu. 863 yılında Ankara yakınlarında, savaş meydanında Hakk’a yürüdü.

Carbeas, katledilen yüz binlerce sivil insanın, göçe mecbur edilmiş milyonların öcünü aldı. Carbeas’tan sonra yerine damadı, yeğeni ve komutanı Chrysocheir geçti. Chrysocheir, soykırımdan sorumlu Theodora’nın oğlu III. Michail’i Samsat önlerinde ağır bir yenilgiye uğrattı. Daha sonra Batı’ya yürüyerek Ankara’yı kuşattı ve büyük bedeller karşılığında bağışladı. Eskişehir önlerinde kapısına çıkan bir başka Bizans ordusunu tarumar etti. Ege sahillerine kadar bütün Bizans coğrafyasını fethetti. Dönemin ünlü Bizans şehirleri İznik, İzmit ve İzmir’i aldı. Efes’in ünlü katedraline atıyla girdi. Boğaziçi kıyılarına kadar inerek, İstanbul’un kapılarına dayandı. Arada deniz engeli olmasaydı belki İstanbul düşecek ve Bizans daha erken bir zamanda, tarih sahnesinden silinecekti.
Ard arda gelen yenilgiler üzerine III. Michail’den sonra Bizans’ın tahtına çıkan I. Basil, Sicilyalı Peter’i elçi olarak Divriği’ye gönderdi ve haraç önererek barış istedi. Chrysocheir Bizanslılardan, eğer barış istiyorlarsa Anadolu’dan çekilmelerini ve bu toprakları kendilerine bırakmalarını istedi. Bizans İmparatoru’na şu mesajı gönderdi:

“İmparator barış istiyorsa Doğu’dan vazgeçip çekilsin ki Batı’yı yönetebilsin, aksi takdirde ‘şahın kulları’ onu tacından edecekler.”(27)

Sicilyalı Peter, Divriği görüşmelerinde ancak savaş esirlerinin takasını sağlayarak, öfke ile ayrıldı. Barış görüşmelerinden sonuç alamayan I. Basil, casusları aracılığı ile Chrysocheir’in yakın adamlarından Pullades adlı bir haini büyük bir servet karşılığında elde etti.

Pullades, Chrysocheir’i, Amorion yakınlarında Zogoloenus dağının eteklerinde önceden mevzilenmiş iki büyük Bizans askeri birliğinin ortasında tuzağa düşürdü. Chrysocheir Bizanslılarla göğüs göğüse çarpışırken Pullades arkadan ona saldırdı. Chrysocheir yaralanarak yere düştü. Bizans askerleri Pullades’in yardımına koştular. Chrysocheir Hakk’a yürüdü (872). O yaşayan bir efsaneydi, onun bu dünyadan göçtüğüne uzun yıllar kimse inanmadı.
Chrysocheir’den sonra Divriği Alevi Devleti, Bizans’a ve Ortodoks Kilisesi’ne karşı direnişini 873 yılına kadar sürdürdü.

O yıl, Divriği merkezli büyük bir deprem oldu. Bunu fırsat sayan ve Alevilerle savaşı daha önce göze alamamış yakınlardaki bir Bizans Ordusu, kaleye saldırdı. Halk, depremin yaralarını sarmakla meşguldü. Savaşacak, karşı koyacak durumda değillerdi. Bizans askerleri yıkıntıların arasındaki halkın üzerine büyük bir öfke ile saldırdılar. Büyük Divriği depreminden geriye kalanlar, acımasız Ortodoks askerler tarafından kılıçtan geçirildiler. Çaltı Çayı günlerce kızıl aktı. Tarihin en hunhar katliamlarından biriydi. Bu olayın öncesinde ve sonrasında hiçbir ordu, deprem yıkıntılarının arasındaki yaralı sivil halka saldırmadı. Ortodoks Kilisesi’nin ve Bizans’ın bu ayıbı, tarihteki tek örnektir.
Divriği Kalesi düştükten sonra Bizanslılar ilerleyişlerini sürdürdüler. Arguvan, Samsat ve Yukarı Fırat Havzası’ndaki bütün Alevi şehirleri yakılıp yıkıldı. Ölenler öldü, kaçabilenler dağlara çekildiler. Tutsak edilenler İstanbul’a getirildiler. Burada akıl almaz işkencelerle inançlarından dönmeye zorlandılar. İnançlarını terk edenler veya terk etmiş görünenler, Balkanlar’da iskâna zorlandılar. Direnenler, kimi zaman işkenceler altında katledildiler kimi zaman diri diri ateşe atılarak yakıldılar.

970’li yıllarda sınırlarını yeniden Kuzey Suriye’ye kadar genişleten Bizanslılar o bölgeye sığınmış olanlardan ele geçirebildiklerini tutsak ederek büyük kitleler halinde yeniden Balkanlar’a sürdüler ve ağırlıklı olarak Filibe bölgesinde zorunlu yerleşime tabi tuttular. Bu onların, Bizans eliyle yurtlarından son koparılışları ve son sürgüne gönderilişleriydi. Büyük ölçekte yaşanan zorunlu göçlere rağmen ana yurtta kalanlar, varlıklarını çoğalarak sürdürdüler.
Divriği Kalesi’nin yıkılmasından ve ard arda yaşanan onca felaketten sonra Anadolu’da dağlara, Bizans askerlerinin ulaşamayacağı yüksek mevzilere çekilen halk, kendi aralarındaki iletişim eksikliğine rağmen varlıklarını ve inançlarını bağımsız ocaklar halinde sürdürdüler. Bizans kayıtları onların onuncu ve on birinci yüzyıllarda büyük kalabalıklar halinde Milet’te, Efes’in köylerinde ve Euchaita’da (Çorum) yaşadıklarını ortaya koyuyor. Elbette onların onuncu ve on birinci yüzyılda Anadolu’daki varlıkları Bizans kayıtlarında ifade edilenlerle sınırlı değildi.

BATTAL GAZİ YA DA CHRYSOCHEİR

Aşkar ata binsem gerek
Derya deniz sürsem gerek
Meydanda savaşsam gerek
Atamdan guvatım vardır

İnip İstanbul’u alam
Padişahı suya salam
Ayasofya’da bir dem kılam
Böyle bir niyetim vardır
Anonim
(Hubyar Ayin-i Cem’i)

Anadolu Alevilerinin bin yıldan uzun zamandan beri ortak hafızasında özenle saklayıp kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarıp bugüne ulaştırdıkları. Battal Gazi menakıp ve destanları, Anadolu’nun ünlü halk kahramanları Carbeas ve Chrysocheir’in Bizans İmparatorluğu’na karşı verdikleri soylu mücadelenin âdeta günlüğüdür.

Anadolu Alevilerinin dilinde, binlerce yıldır söylenegelen Battal Gazi menakıp ve destanlarındaki, dokuzuncu ve onuncu yüzyılda, Bizans’a karşı bir halkın verdiği üstün kahramanlık örnekleri ile dolu mücadeleler, Carbeas ve Chrysocheir dönemi Anadolu’sunda yaşanan tarihi olaylarla, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde olayların zamanı, tanımı, taraşarı, oluş sırası ve sonuçları ile birebir örtüşür.
Anadolu halkının dilinde Hüseyin Gazi ve Battal Gazi olarak ifade bulan bu kahramanların, dokuzuncu yüzyılda Bizans’a karşı verdikleri amansız mücadeleler, halkın dilindeki Battalnamelerin çekirdeğini oluştururlar.

Battal Gazi Destanı’nda anlatılan, Hüseyin Gazi’nin ve Battal Gazi’nin Bizanslıları alt ettiği savaşlar, Carbeas’ın Bizanslılara karşı çarpıştığı Sozopetra (837) ve Amorion (838) savaşları başta olmak üzere, onun Bizans üzerine düzenlediği irili ufaklı birçok akın ve Carbeas’ın 863 yılında Hakk’a yürümesinden sonra yerine geçen Chrysocheir’in katıldığı savaşlar ve çarpışmalardır.
Tarihte yaşanmış gerçekler, masalsı öğelerin katılımı ile destanlaşarak kendilerini yeni günlere taşırlarken, bazı değişikliklere uğrarlar. Ancak bunlar destanların doğruluğuna gölge düşürecek kadar derin farklılıklar değillerdir.
Gerçekte Malatya Emiri, Arguvan Valiliği’ni Carbeas’a bırakmışken destanda Hüseyin Gazi Malatya’ya vali olur. İstanbul’u kuşatan Chrysocheir şehri alamadı ve destanda anlatıldığı gibi Ayasofya’ya atıyla girmedi. Halk, İstanbul kapılarından geri dönmeyi ona yakıştıramamış olmalı ki Efes’in fethinde onun ünlü Efes Katedrali’ne atı ile girmesini hayal gücü ile İstanbul Ayasofya’ya taşıdı.
Battal Gazi Destanı’nda iki kahramanın mücadelesinin zaman zaman birbirine karışması ve neredeyse tek çatı altında toplanması, Arguvan yöneticiliğinin Malatya Valiliği ile yer değiştirmesi, Efes Katedrali’ne at sırtında girilmesinin Ayasofya’ya taşınması gibi kimi olayların değişik anlatımları, destan ile gerçek tarihi olaylar arasındaki farklardan bazılarıdır.

Carbeas’ın kabri, 863 yılında Hakk’a yürüdüğü yerde, Ankara yakınlarındaki Hüseyin Gazi Tepesi’ndedir. Onun makamı, Anadolu’da halkın çok saygı gösterdiği, çok bilinen ziyaret yerlerinden biridir. Aleviler, onun adına kurdukları bir dernek ve bir vakıf aracılığıyla onun türbesini ve onun adına tesis edilmiş dergâhı, kendi imkanları ile onararak, zamanın tahribatından kurtarmışlardır.
Her gün binlerce Alevi, onun makamını ziyaret eder, dilek diler, adaklarını yerine getirirler. Yılda bir kez, Eylül’ün ilk haftasında yurdun dört bir yanından gelen kalabalıklar, Hüseyin Gazi Tepesi’nde onun adına düzenlenen şenliğe katılırlar. Carbeas ya da Hüseyin Gazi’yi semahlar ve deyişlerle yâd ederler.
Eskişehir’in güneydoğusunda Seyitgazi ilçesinin kuzeyinden geçen Seyit Suyu’nun suladığı geniş vadinin geçmiş zamanlardaki adı Bathyrrmax Ovası’ydı. Eski kaynaklar Chrysocheir’in Bathyrrmax’ta Zogoloenus Dağı eteklerinde Hakk’a yürüdüğünü naklederler. Tarif edilen yer, anılan ovanın batısında 1826 rakımlı Türkmen Dağı’nın etekleridir. Seyitgazi ilçesinin yanı başında Üçler Tepesi’nin yamacında yer alan Battal Gazi Dergâhı içinde Battal Gazi Türbesi olarak bilinen yapı, Chrysocheir’in makamıdır. Bu makam onun Hakk’a yürüdüğü yerdedir.
Battal Gazi Dergâhı, bin yılı aşkın bir süreden beri Anadolu’daki ve Balkanlar’daki tüm Alevi zümrelerinin; Kalenderilerin, Vefailerin, Melamilerin, Bektâşilerin, Işıkların, Torlakların, Babailerin ve diğer Alevi topluluklarının en üstün ve en makbul mabedi oldu.

Burada yatan Alevi mürşidi Battal Gazi, yüzyıllar boyu Aleviliğin üstün “pir”i ve “kutuplar kutbu” olarak derin hürmet, içten kabul ve sonsuz itibar gördü.
Alevi toplulukları yılda bir kere toplanarak ifa ettikleri büyük ayinlerini (hacc-ı ekber), burada gerçekleştirdiler.
Bin altı yüzlü yılların başında Eskişehir Seyitgazi ilçesindeki Battal Gazi Dergâhı’nı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi bu dergahta iki yüzden fazla Alevi dervişinin sürekli bulunduğunu “gece-gündüz gelene gidene candan hizmet” ettiklerini anlatır. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Aleviliğin bu ünlü mabedinde bulunan Chrysocheir’in türbesini şu cümlelerle tarif eder.

“Bu tekkenin bir tarafında büyük bir kulübe içinde Battal Gazi yatmaktadır. Eşiğinde ve kapısının kapaklarında gümüş pullar, gümüş kakma güller, kılıf ve anahtarlar vardır. Bu kapıdan içeri giren ziyaretçi dehşet ve hayrette kalır. Gösterişli uzun bir kabir olup çevresi çeşitli meşaleler, buhurdan, gül suyu kapları ve şamdanlarla doludur. Baş tarafında çeşit çeşit bayrak, ok, davul ve yaylar vardır.”


Evliya Çelebi Seyahatnamesi Cilt 2 s. 700

Carbeas ve Chrysocheir’in Ankara-Mamak ve Eskişehir-Seyidgazi ilçeleri dışında, kendi başkentleri Divriği’de de bölge halkı tarafından binlerce yıldır ziyaret edilen makamları vardır. Hüseyin Gazi ve Battal Gazi söylenceleri Divriği ve civarında sanki dün yaşanmış gibi dilden dile anlatılmaktadırlar.
Anadolu halkı sekizinci, dokuzuncu yüzyıllarda Bizans’a karşı yürütülen varlık yokluk savaşında Carbeas ve Chrysocheir’in yanında çarpışan komutanlarına karşı da vefalı olmayı bilmiştir.

Anadolu’nun birçok yerinde, haklarında Battal Gazi’nin komutanı, sancaktarı veya akrabası olmasının dışında, rivayete dayalı bir iki kırık cümlenin dışında bilgi bulunmayan çok sayıda kişinin türbeleri vardır.
Bunlardan biri de halk arasında Cogi Baba ya da Kara Cölü Baba ya da Cog Baba adıyla bilinen ünlü Alevi savaşçısıdır. Cogi Baba’nın yaşadığı coğrafyada, Sivas ili sınırları içinde bölge halkının bin yıldır kutsal saydığı iki ayrı makamı vardır. Cogi Baba’nın daha çok bilinen makamı Sivas-İmranlı’ya bağlı, kendi adı ile anılan Cogi Baba Köyü’ndeki makamıdır. Cogi Baba’nın diğer makamı Sivas-fiarkışla’ya bağlı, Alman Çermiği Köyü’nün karşısındaki bir mezradadır.
Bin yılı aşkın bir zamandan beri yöre köylüleri, her yıl baharın gelişi ile birlikte yanlarına çocuklarını, azıklarını ve adaklarını alarak akın akın Cogi Baba’yı ziyarete giderler. Cogi Baba’nın tarihi kimliği halk arasında pek bilinmez. Anadolu’nun her yanında yatan yüzlerce Alevi Ereni gibi onun da geçmişi karartılmış, tarihi kimliği ortadan kaldırılmıştır.

Halkın hafızasında onunla ilgili bilgiler çok azdır, ancak bu bilgiler doğrudur. Halk arasında onun Battal Gazi’nin akrabası olduğu ve Rumlarla yapılan bir savaşta Hakk’a yürüdüğü rivayet edilir.
Cogi Baba’nın yöre halkı üzerinde halen süren tartışmasız bir ağırlığı vardır. Büyük saygı görür, en büyük yemin onun üzerine edilir. Divriği, İmranlı, Zara ve Şarkışla köylerinde yaşayan Aleviler hâlâ sağ ellerinin başparmaklarının içini öperek, “Cogi Baba çarpsın ki” diye yemin ederler. Düşmanlarına karşı hâlâ onun kılıcından medet umarlar. “Kara Cölü’nün kılıcı boynundan geçsin kalbini vursun” cümlesi, bölge halkının dilindeki en büyük bedduadır.
Cogi Baba’nın temsili sancağı, önceleri İmranlı Cogi Baba Köyü’ndeyken sonradan Şarkışla mezrasındaki makamına taşınmıştır. Cogi Baba’nın İmranlı’daki türbesinin mezar taşına bir tabanca resmedilmiştir. Şarkışla’nın mezrasındaki bir evde korunan sandukasının üzerinde bir teber (küçük balta), bir kalkan, bir de kırık kılıç bulunur. Kırık kılıç, kaybedilmiş o soylu savaşın anılarını canlı tutmak içindir.

Civar köy ve kasabalarda yaşayanların, baharla başlayıp ilk karlarla beraber son bulan ziyaretlerinin yanında, dünyanın her yanından kopup gelen on binlerce Alevi, her yıl 3 Temmuz günü Cogi Baba Köyü’nde toplanıp, onu hürmet ve coşkuyla anarlar.
Chrysocheir, VI. Konstantin zamanında İstanbul üzerine yürüdü. Boğaziçi’nin Asya kıyılarına kadar ilerledi, burada Merdivenköy’de karşısına çıkan Bizans ordusunu mağlup etti. Donanması yoktu, boğazı geçemedi ve Kızkulesi önlerinden geri döndü.
Chrysocheir’in askerleri ve komutanları kendilerini “Şahkulu” (servant of the Lord) olarak tanımlıyorlardı.
İstanbul Merdivenköy’de “Şahkulu Sultan Dergâhı” olarak isimlendirilen, çok bilinen ve her gün binlerce kişi tarafından ziyaret edilen çok köklü bir Alevi-Bektâşi dergâhı vardır.
F.W Hasluck on dokuzuncu yüzyıl sonlarında bu dergâh hakkında Bektâşilerden derlediği bilgiyi şöyle aktarıyor:

“Bektâşiler bu önemli tekkede ‘Konstantin’le savaşan’ ve buraya gömülen çok eski bir savaşçı-ermişin Şahkulu’nun bulunduğunu söylerler.”(28)

Sicilyalı Peter, Basileus’un oğlu İmparator VI. Konstantin zamanında savaş esirlerinin değişimi için Divriği’de imparatorluk görevlisi olarak bulunduğunu raporunda belirtir. Bu, Hasluck tarafından aktarılan Bektâşi kaynaklı bilgiyi doğruluyor. Sicilyalı Peter, muhtemelen Chrysocheir’in İstanbul seferi sırasında aldığı savaş tutsaklarını kurtarmak ve barış önermek amacı ile imparator tarafından Divriği’ye gönderilmişti.

“Bu sapkınların elinde mahkûm olan bazı tutsak ‘archon’ları (Bizanslı yerel yöneticiler) değiştirmek üzere imparatorluk göreviyle Divriği’ye gönderilmiştim. Bu, büyük dindar ve adil imparatorlarımız Basil’in, Kostantin ve Leo’nun ikinci yılında meydana gelmişti.”(29) (Parantez içi bana ait.)

Evliya Çelebi ünlü Seyahatnamesi’nde, Battal Gazi’nin Kadıköy-Üsküdar önlerine gelerek buraları imar ettiğini ve Çamlıca Tepesi’ne bir karakol kulesi kurdurduğunu nakleder. Şahkulu Dergâhı Çamlıca Tepesi’nin güney yamaçlarındadır.

Binlerce yıldır Şahkulu’nun makamı, senenin her günü ve gündüzün bütün saatlerinde ziyaretçilerle dolar, taşar.
Şahkulu’nun asıl kimliği bilinmese de onun unutulmuş olduğunu söylemek mümkün mü?
Resmi tarih onları yok saysa da, kimlikleri değiştirilmiş, anıları tahrip edilmiş olsa da, Hüseyin Gazi, Battal Gazi, Cogi Baba ve Şahkulu bütün canlılıkları ve haşmetleriyle halkın gönlünde yaşamaya devam ediyorlar.
Ne İskender bu kadar sevildi, ne de Kanuni Süleyman’a bu kadar bağlanıldı. Aşk olsun sizlere Hüseyin Gazi, Battal Gazi, Cogi Baba, Şahkulu ve o kutsal savaşın bütün kahramanları… Aşk olsun bin bir cefa yükü altında sizlere olan minnetini ve sadakatini, binlerce yıl boyunca yüreklerinden eksik etmeyenlere…

Ali Karul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
*