Home » Şiir » DESTAN (AYRILIK ZAMANI MI KEKO)

DESTAN (AYRILIK ZAMANI MI KEKO)

AYRILIK ZAMANI MI KEKO

Bu, sana veda mektubum olsun, hewal…
Anayı kızdan, babayı oğuldan ayıran,
Bu çıkarcı düzenin,
Binlerce yıllık geleneği hiçe sayan, kumpasçılar…
Ve,
Leş kargaları…
Bak hele, bir dize söyleyim sana.

Onursuz kimliğin, önemi olmaz.
Aile ve toplumda insan sayılmaz.
Bağırıp çağırsa sesin duyurmaz.
Kendi öfkesiyle kendini döver.

Bunlar, her şeyi yarattım sanıyor.
Hatta,
Yeniden Tanrı yaratır gibiler.
Sanki, binlerce yıldır Müslümanlık yoktu.
İslamı kendine rant edinenler, çoğunluk oldu
Bak, ne güzel…
Kardeşlik şiarımız oluşmuştu, direnişimizle.
Neden hep kanla sonuçlanıyor, bu kazanımlar?
Ortak olurdu, ölülerimizin acısı.
Senden ölen beni incitiyor,
Benden ölenin de, senin yüreğini acıttığını biliyorum.
Bir yanımız Mezopotamya,
Öbür adımız Anadolu.
Sınırları kanlarıyla çizdi dedelerimiz.
İyi oku, bu son mektubumu
Halklarımız Musaip
Ve
Kirveyiz yüzyıllarca.
Binlerce yıllık ortak torunlarımız var.
Sayısızdır gelinimiz, Türk kızlarından.
Gelinleriniz var, Kürt kızları
Erkan soframız dolu ve bereketli olan
Hem de,
Davetsiz çalarız kapıyı.
Ortak olmuşuz “yarin yanağından gayrısına”
Biz ister miyiz ayrılmayı?
Nedenini uzatmayım hewal, sen bilirsin.
Dilimizi konuşmak istedik, yasak.
Kimlik istedik, verilmedi.
Hani,
Başkalarının varlığında, var olmak değil,
Varoluşumuzla, kanka olmaktır yaşam.
Varoluşumu benliğimizle korumalıyız.
Ayrılıklar, taş bastıracak yüreğimize.
Özlemlerimi içime gömsem de,
Sadece seni ve dostlarımı özlemeyeceğim.
Parça değil, bir bütün bilirdim vatanı.
Edirne’ ye kadar, vatan bilmiştim.
Her santimine de, asırlardır iz bırakmışız.
Ama, her santimini özleyeceğim.
Uzaktan dinleyeceğim, efem türküsünü.
Lazların horon tepişini,
Ağrı’dan doğan güneşle, selam yollarım her sabah batıya.
Unutmayacağım…
Ankara, Sakarya’da  içtiğimiz  birayı,
İzmir, Kordonboyu’nda yediğimiz köfteyi,
İstanbul Boğazı’nda yudumladığımız rakıyı,
Bir de, ekmek içi balığı,
Kemençe sesinde.
Ordu’daki hamsi pilavını,
Hele de unutur muyum?
Yozgat’ın Bahadın’ında, bir kış günü
Kar diz boyu
Yuttuğumuz arabaşını…
Gönül ayrılır mı be hewal?
Ülke ayrılmış olsa da,
Ahmet Arif ‘i anımsa…
“Kürdüm” diyemedi.
Ve Ahmet Kaya… Linç edildi!
Hani, siz kankalar gelmeden Anadolu’ya
Biz yine konuşurduk, -“Hewal” diye.
Tanırım seni,
-“Yoldaş” dersin, taa yürekten…
Diyarbakır’a, “Amed”.
Sınırsız kurarsın, kafanda dünya düzenini…
Şimdi “Kürdistan” diyeceksin bilirim.
Tek ülke ve kanka iken,
Komşu ülkeden, hewal oluyorum artık sana.
İtiraf edeyim ki;
Beceremedik bu kan emici, insanlık düşmanı güruhları yenmeyi.
Hani yazamazsam da, sana bir şiir tadında,
Sen anlarsın şiir dilini.
Anlatmaya gerek var mı hewal?
Kaç kere kan aktı Dicle, Fırat?
Hele Munzur suyu,
Oysa hewal…
Hiç bir aşk, bu halkların aşkı kadar uzun olmamıştır.
Bu topraklar, bu kadar uzun sevdayı hiç görmemiştir.
Bilirsin hewal,
Acılarımız Arş’ı da geçti.
Kadınlarımız satıldı pazarda.
Çıplak dolaştırıldı meydanlarda.
Çocuklarımız katledildi, sınır boylarında,
Taş üstündeki taşa,
Baş üstündeki başa, yeminler ettiler.
Biz yemin etmedik, veda için…
Bizi, biz bilmediler,
Hep biz onlar oldukça, beraber yaşam vardı.
Bitmedi hewal, bitmedi…
Biz onurluyuz, baş vurmadık yalana…

Onursuz insanda yalan bol olur,
İnandırmak için dine sarılır,
Dini kendi yalanına uydurur,
Din dediğin büyük bir pazardır.
Bu topraklarda sevdamız ortak…

Ortak aşkımız bitmedi,
Ağalar ve sultanlar kılık değiştirdi.
Bir bilsen göz önünde ölümleri,
Kerbela cüce kalır yanında.
Bir tek fırınları eksik Hitler’den.
Bir bilsen hewal son halimizi,
Tanıyamaz olduk etrafımızı.
Sanki yer, doğduğum yer değil,
Evler harabe, bağ ve bahçe olmuş virane.
Kayıp kızlarımızdan haber yok.
Açık pazarlara servis edilmiş…
Söylesene bana,
Kaybedecek kaldı mı?
Var mı yeni bir bahane?
Sakın deme bana hewal!
-“Ayrılığın zamanı mı Keko?”
Tutunacak bir dal,
Beraber yaşayacak bir halk göster bana.
Hani o senin bildiğin, yoldaşlık var ya…
Nasıl anlatayım ki sana,
Ne kendileri biliyor nerede olduklarını,
Ne de ben tanıyabildim saflarını,
Hala sol görünümlü,
Sosyal sözlü,
Elinde taş dahi yok atmak için,
Ama, gül atacak halinden belli.
Biz yabancı değiliz bunlara,
Ta Pir Sultan’dan beri
Tanırım.
Duymuştum.
“Merdiven altı”, “yastık altı”
Şimdi açığa çıktı, o bildiğimiz beyin altı!
Ah be Keko…
“Beyin” demek sözle olmaz.
Dünya kurulalı beri,
Hatta üç ayağı var tarihin.
Beyinle ilgili,
Merak mı ediyorsun?
Söyleyim sana:
-Sadece senin ve benim kardeş olmadığımızı,
Nil nehrini bilir misin?
Ganj nehrini?
Hele de, Dicle ve Fırat’ı?
İşte! Burada başlar bu üçleme.
Nil, din motifli,
Ganj, gök bilimli,
Dicle-Fırat kültür ve medeniyetinin beşiği
Bilirsin sonrakini,
“Yunan felsefesi” diye başlar.
Homeros’u okudum sanan birileri,
İşte Keko, senin de, benim de bildiğim
O zatın bilgisi.
Mezopotamya  menşei,
Bilirsin.
“Havva Ana (nın) dünkü çocuk” sayıldığını,
Söyleyen ozanı.
İnka’ yı saymazsak bu geçmişimizde,
Bayağı eskiyiz, bu coğrafya da.
Biz insan olarak eski olanıyız.
Medeniyetimiz en eskidir, herkese göre.
Beni, sakın kendimi büyük görüyor sanma,
Göbeklitepe’yi inkar edemem.
Hani, o arkeologların beynine format atan,
Bilim adamlarını ve tarihçileri şaşırtan,
Onüçbin yıllık geçmişi olan,
Biz, Kürdü, Keldani, Ezidî,  Zazaki, Zerdüştü,
Dahası, siz gelip oturmuşsunuz,
Davetsiz bir misafir gibi,
Sonrası hepinizin misafir oluşu,
Tarih yargılayacak bunları,
İnanıyorum ki;
Ve de,
“İnat”lar ayıramayacak bizleri.
Hele de  tarihsel gerçeği,
Medeniyeti, kültürü…
Ve Keko,
Hele de, felsefeyi!
Hele dur Keko,
Acıyor bir yerlerim.
Her gün, bir yerlerimde yeni yaralarla
Artıyor acılarım.
Önden vursalar,
Kürt yanım,
Arkadan vursalar, Türk yanım,
Bütün bedenim…
Anadolu…
Acıyor her tarafım.
Kim ve neden yaralıyor?
Karanlık mıydı? Aydınlık mı?
Yaralanırken seçemez oluyorum.
Gecenin dolunayı,
Öğleyin güneşi de olsa,
Hep karanlık oluyor yaşamım.
Galiba, bileniyoruz içten içe.
Acılarım sızlasa da,
Beynim, bir şeyler hazırlıyor geleceğe.
Acıyor bir yerlerim ama,
Yaralı halkların her sızısı,
Bedenimde toplanmış sanki…
Beş  kıta insanız biz,
Sen bilirsin özümü keko.
Dardayım şimdi,
Özümle hem de.
Başkaları, dara çekmek istedi beni.
Dara çekilmek için, vermedim kimseye benliğimi.
Kendimi çektim dara, hesaplaştım özümle.
Zemzemi zehir, rakıyı bade yaptım soframda.
Muhabbet dilini sevdim, bir şiir gibi,
“Edep yahu” deyince, bir ses titretti bedenimi.
Adabın dışında, hiç olmadı ki benliğim.
Bilirsin Keko,
Aşkın kaynağıdır benim yüreğim.
Ve sevginin adıdır, benim rehberim.
Yolum hiç bitemeyecek, devam edecek kervanım,
AŞKİSTAN olmalı, ortak ülkemiz.
Düşer yüreğine bir aşk ateşi,
Yakar içini alttan yukarı,
Gözlerin kan çanağı,
Dudakların morardı mı?
Çözüldü mü dizlerinin bağı?
Sesin kısıldı,
Midene sancı girdi mi?
O zaman aşık oldun demektir.
Yarattın işte “AŞKİSTAN”ı
Tam da zamanı!
Girersin aşkistana.
Bir başkadır aşk, yürekte o zaman,
Şiir olur, dökülür dudaktan,
Hızı, ışık hızı
Menzili, sonsuz
Hedefi, sevgi ama,
Çok engel olacak önünde.
Nil’den daha büyük nehir,
Ağrıdağı kadar yüksek,
Yukarıda alıcı kuşlar,
Aşağıda sırtlanlar,
Arkan da elalem örgütü,
Beyninde hatır işkencesi,
Etrafın mahalle baskısı…
İşte bunlar vız gelmeli,
Aşk gerçekse yüreğinde…
Engel tanımaz,
Ölümden korkmaz,
Ondan gayrı yoktur, yedi milyar insan,
Sonra sen, bir aşık,
Ülke  olmuş, aşkistan…
Olmamalı bu ayrılık!
Şiirim de öyle keko.
Dökülen kan bitmedi, sürüyor yaprak dökümü…
Yakmalar devam ediyor…
Kurt ulumaları korkutmasın seni,
Günde beş vakit okunan ezandan da çok,
Duyulmaya başlandı sela sesi,
Dost…

Can teninden çıkmaz ise,
Sabah güneş doğmaz ise,
Dostun seni kırmaz ise,
Umudunu kesme dosttan,

Kesme umudunu,
Kesme Keko,
Katledileni anlıyor bazen insan,
Ama, kayıp olan dostları anlayamıyor.
Yine de kesme umudunu,
Kesme sakın!
Bazen bir vatan oluyor umut,
Bazen bir sevda,
Bileniyor insanın yüreğinde,
Çoğalmak için yarına,
Tarih, döndü sırtını zamana,
Zamana, yükü ağır basıyor tarihin.
Felsefe can telaşında.
Binlerce yıllık dostluğun,
Baki kalacak sonunda.
Bir ego için,
Bir günde yerle yeksan olacak,
Bak hele bir aynaya,
Direnişten esiyor yel!
“Kısa çöp, uzundan hakkın alacak!”
Gün olup, doğuda ben yaşarken,
Batıda yaşayan sen vardın.
Ayrılığın zamanı mı be dostum?
Dayanışamadıysam suçluyum.
Paylaşamadıysam bencilim.
Oysa senin kadar ben de öldüm.
Dönme arkanı Anadolu’ya,
Bin yıldır, ben ve sen vardık,
Sen de ben oldum,
Ben de seni gördüm.
Ayrılığın acısına sevindirmeyelim,
Arkamızdan bize gülecek düşmanı.
Düşman anlık,
Bakidir dostluk.
Halklar, cana can eklemiş,
Beşikler sallamış beraber,
Düşmana karşı ortak vurmuş;
Kürt bölücü,
Türk “vatan haini” olmuş.
Kürdistan’da Öncü Mazlum,
Anadolu’da bir Mahir,
Ortak bir söylem olmuş
Doğuda gerilla,
Batıda devrimci.
Sistem onları ortak düşman kılmış.
İnan ki,
Senin kadar zulüm gördüm,
Yakıldım, katledildim.
Yılmadım yılmayacağımda…
Senin dilin yasak, benim düşüncem,
Senin kültürün yasak, benim inancım.
Yoktur senin benden, benim senden farkım.
Kızgınsın, beni görmeye bilirsin.
Bak ve dünküleri düşün,
Kızıldere’yi, Nurhak’ı
Darağaçlarını ve Kaypakkaya’yı.
Bahane etme, hırsızı, haini.
Biz varız duyuyor musun sesimizi?
Anla işte bizi,
Sözüm, bize sırtını dönmüş,
O eski biz değil,
Sizinle, siz,
Bizimle biz olanlarız,
Mücadelede ortağız.
Dünya coğrafyasında benzer
Yaşamlar vardır;
Biri doğanın zulmü,
Uzakdoğu’da muson yağmurlarının,
Her yıl varını yoğunu selle alan,
Ve her acı ve yoksulluğa
Mahkum olan halklar gibi,
Her türlü zulüm ve katliama maruz kalan
Kürt Halkları gibi,
Anadolu’da ki Alevi, Kızılbaşlar,
Ortadoğu’da ezilen halklar gibi,
Aslında bir bütünüz,
Binlerce yıl kankayız,
Yarınlarda yoldaş olacağız.
Sınırsız ve sınıfsız olmanın özlemi var içimde.
Renkler cümbüşü diller,
Derya kadar geniş, bir kültür pazarında buluşacağız.
Yeni hurafeler güne gebe olsa da,
“Sahi”yi, yalan
“Hurafeyi”, bilim diye satan,
Ölüyü yaşatan,
Yaşayan, ölü sayılıyor hanede.
Bunları yapan ve başaran
Ağzı Kur’an’ lı sarayın baş köşesinde!
Yetmedi, devletin tepesinde!
Ama kendi korkunun çemberinde…
Korku…
Bir işkencedir.
Direnmek, yaşamak.
Bir gecede vurularını bilirim;
Güneş firardaydı o gece,
Cellatlar pusuda,
Otuz dört kurban kesmişlerdi, kanlı sofralarına.
Sekiz yıldır düğün bilmez Roboski,
Eli kanlılar hala eğlencede,
Her günleri bir bayram sanki,
İçkileri kandan.
Biz aşkistan yapacağız,
Binlerce çeşit renkten,
Renksiz acılardan kurtulup,
Meçhul sözcüğünü silerek,
Evet…
Çok faili meçhul bilirim ben,
Faili meşhur gibi, sözleri cahil.
Halk sofrası kurmuş çocuklar,
Birilerinin iştahı kabarmış,
Daha dört köşeli sofrayı görmedi bunlar!
Bir bütün halk doyacak kadar.
Aşkistan olsun yolumuz!
Yol açmalıyız,
Yol  bulmalıyız,
Dönmek yok ama,
Ben,
Sevmeye zaman ayıramadım hiç,
Çünkü zaman benim yolumdu,
Zaman benim aşkım ve sevgimdi,
Zaman bitse de aşkistan yolu bitmemeli.
Bazen haykırıyorum -“neredesin” diye,
-“Dardayım” sedasını duyuyorum.
Ovadan kurtları, çakalları,
Dağdan tilkileri, ayıları,
Cehennemden şeytanları
Salıyorlar üzerime.
Sevgi ve aşk neredeysen çık…
…………Devam edecek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*

Open chat