Home » Alevilik » ALEVİLİĞE GENEL ANATOMİK BİR BAKIŞ

ALEVİLİĞE GENEL ANATOMİK BİR BAKIŞ

GENEL ANATOMİK BİR BAKIŞ

BİNBİR BOYUTU VAR AMA YOL TEK

 

Aklımı ve aklımızı karıştıracak ne varsa yazacağım, konuşacağım, haykıracağım! Bu konuyu iki temel kavramdan başlayarak irdelemeye çalışacağım. Bunun birincisi coğrafya olacaktır. 2. konuda Tarih! 1. Coğrafya (Küremiz) oluşmadan, Tarihinin oluşmayacağının hepimiz bilincindeyiz. Onun için ilk konu coğrafyayı ele amamız gerekiyor.

Her ne olursa olsun, her oluşumun bir geçmişi vardır.

Hiç bir şeyde nedensiz oluşmaz. Bu oluşumlarda en büyük güç evrendir. Evrenin 4,5 Milyar yıllık bir oluşum tarinine sahiptir. Bilimsel verilere göre, Evreni hiçe sayan, Güneş sistemini, bilmeyen ya da bilmezlikten gelen bir karanlık anlayışla, 3500 yıllık geçmişi olan Din’i, dünyanın başlama süreci gibi algıylan azınlık, diğer insanları uyutma ve korkutmak için baskı ve zukmünü hala sürdürüyorlar.

Elbette her oluşumun bir temeli vardır. Bu oluşumların başında, üzerinde yaşadığımız

gezegenimiz olan dünyamız gelir. Bu gezegenin oluşumunu bilmeden, miyarlarca yılları “Yok” anlayışıyla karşı çıkmak insanlık tarihini hiçe saymaktan başka hiç bir anlayışı getirmez. Gezegenin oluşumundan sonraki gelişen süreç ve kıtaların oluşumuyla coğrafyamızın gelişimi ve bu gelişen coğrafyada iklimin etkisi, iklimin oluşumundan, yaşam için gerekli olduğunu bilmediğimiz canılların oluşumu, Güneş sitemiyle oluşan, Doğu-Batı ve Güney-Kuzeyin belirgenliği ve bu süreçte

milyarlarca yılı geride bırakmış, canlıların oluşumuyla, başlayan, bir süreç, bizim doğadan evrimselleşerek milyarlarca yıl bir gelişim süreci olduğunu bilim adamları kanıtlamışlardır. Darwin’ nin “Evrim teorisi” ni çok çarpıttılar elbette. İnsanın maymun’dan geldiğini öne çıkartarak, bir beyin kargaşasını yaratmayı başarmak için çok büyük bir zaman harcayıp, milyarlarca paralarala “anti” bir teori koymaya çalışsalarda, başaramayıp, çok farklı ve sübjektif bir anlayışa terk edilmişlerdir. 3500 yıl önceden başlayan bu karşı teori ve tezlerin yerini, korku (Tanrı) anlayışıyla, doğmatik bir korku fenomeni yaratmayı başarmışlar ve bu başarılarını, yeni bir anlayış olan kapitalizm ve Emperyalizmle yürüttükleri ve gerçek değer yargılarımızı, yaşam biçimimizde kendi dogmatik din anlayışı içine çekmeye çalışıyorlar. Oysa dünyanın oluşumu ve canıların gelişim süreci hemen maymundan oluşmamıştır.

 

Önce su olmalıdır. Su olmadan öncede Güneşin oluşumunu ve varlığını bilmek gerekir.

Güneşin oluşumu; “Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüşün etkisiyle oluşan, Güneşin çekim merkezi oluşmuştur.”

-Nebula teorisi. Kant.

Sonra Dünya’ nın oluşumu; “Güneş Sistemi oluştuğunda dünya kızgın bir gaz kütlesi

2

halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. “

-Nebula teoris, kant.

Canlıların oluşumu; Bu cevabı verenler dayanak noktası olarak, 1950’lerde Stanley Miller ve Harold Urey tarafından yapılan deneyleri alırlar. Onlara göre bu deneyler

hayatın tamamen tesadüf eseri olarak hayatsızlıktan çıktığına delildir.

Bu iki bilim adamı, ilkel atmosfer olarak düşündükleri metan, amonyak, hidrojen ve su içeren bir karışımı elektrik kıvılcımları ile harekete geçirmiş, böylece aminoasit ve diğer organik maddeleri üretmişlerdi. Bu konuları çok arı bir dille, herkesin anlayacağı dille yazmam gerektiği bilincindeyim. Yani, Dünya oluşmuş, canlıların oluşum sürecinde, maddelerin kokuşum sürecindeki, bazı karşıt bakteril

çarpışmasıyla (artı eksi çarpışması gibi) oluşan canlı elbette kurtçuk olacaktır. İşte buradan sonraki, Evrimsel süreci, Darwin’ in “Evrim teorisi”ne bakmak gerekir.

Milyonlarca yıl önce “Büyük patlama” denilen, bilim adamlarının hem fikir olduğu ama henüz kanıtlanmayan bir süreci jeologların açıklamasından anlıyoruz.

Coğrafya konusunu irdelerken, kıtaların oluşumu! Kıtaların oluşum sürecine baktığımızda, Afrika Kıtası’ nın doğu kısmından ayrılan, Avusturalya kıtası ve batısından ikiyüz milyon yıl önce, Afarika’ nın batısından ayrılan ( Newyork’ un Fas’ dan ayrılışı) Amaerika kıtası gibi…

Kıtaların iklim şartları, Ekvatora yakın bölgeler, Güneş’e göre (küremiz bir Güneş uydusu oluşundan dolayı) verimliliğini de belirlemiş bir doğayla yaşıyoruz. Bunları neden bu kadar gerekli görüp anlattığımın bazı nedenleri vardır. Bu nedenlerinde ileriki bölümlerde göreceksiniz. Bu konuyu daha geniş bir perspektifle irdeleyeceğim. “Alevi ler “ derken, dünkü doğmatik konum, oluşum, varsayım gibi bazı soyut kavramlar içinde olmadığı, anlayış ve oluşumu, güneşle başlayan bir Tarihsel geçmişe yaslandığını irdelemek gerekiyor. Bu sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için irdeliyorum. Aleviler sadece o doğal yaşamlarını hala yaşayan (Tam olmasa da) ileride daha geniş anlatmaya çalışacağım bir topluluk olduğu için vurguyu, ya da kurguyu Alevilerden yola çıkarak yapmayı daha gerçekçi görüyorum! Ondan dolayı konunun 2 ayak üzerinden aldığımı ilerde daha iyi anlayacaksınız. Doğa olmadan canlı olmaz, canlı oluncada insan ve insanda canlılardan biri olduğuna göre, yaradılışımızı bilirsek, bizim kimsenin kulu olmadığımızı bilmeyenlere de derdimizi anlatmış oluruz.

Şimdi aşağıdaki yazıların konusu tarihsel süreçle olacaktır.

Şu sözlerimin çok şey anlattığına ve anlatacağına inanıyorum.

Gerçekten de biz buyduk. Dünde öyleydik, bugün de.

Yani Aleviler olarak vardan var oluşumun her süreçte kendilerini yenileyere yaşama biatsız devam edenlere ALEVİ diyoruz.

Dahası:

İddalı bir çıkış yapmak istiyorum. Sabırla, dirençle, biri bin yararak herkese danışıp, bol okuyup araştırarak, korkusuz, bilimsel, doğruyu gizlemeden, özüne sadık kalarak, bütünü görerek “Ben Aleviyim” diyen ya da kendini Alevi olarak bilen her kim varsa, kimseyi hedef almadan, kırmadan, ötekileştirmeden, ayırmadan, küçümsemeden, Anadoluda kim yaşıyorsa, Avşar, Tahtacı, Çepni, Kızılbaş, Bayat, Türkmen, Sıraç,

3

Nusayri, Bektaşilik, Kalenderilik, Hubyar ve tekke-türbe anlayışı dahil açıklamaları,

anlamları yer almakla, Alevilikte anlam bulan her sözcüğün bilimsel açıklaması, anlamı olmakla beraber, sosyal yaşamı, siyasi anlayışı, inanç ilkesi, inanç uygulaması,

İslamla tanışması ve bazı İslami anlayışlarına nasıl tabi oldukları, Anadolu’da ne kadar Alevi vardı, nasıl asimilasyon oldu, hala gerçek Alevilik anlayışını yaşayan ne kadar insan var?

Alevilerin nasıl Alevi oluşu, Kızılbaşlığın kaynağı ve ilkesi, Şaman, Zerdüşt, Buda,

Konfüçyüz’ün inaç ve kültürel kalıntısı ve Mezepotamya-Anadolu kültürlerinin etki ve temel taşiyıcı (Luvi) yanları, bilimin ve felsefenin varoluşu ve bir coğrafyadaki anlayış ve kavramları…

İşte; buraya gelince Heterodoks, Ortadoks felsefesini irdelemeden, Aleviliği irdelemeye kalkarsak, çok eksik bir anlayış olacağı bilinciyle ben de çok ağır ve baskın bir çekingenlik başlıyor. Bunu aşacağımdan eminim. Kendime güvenim sonsuz. Bu güvenin de iki nedeni var ve benliğimin temel taşını oluşturan!

1- Canlıların gelişimdeki coğrafi koşulların, canlılarda bıraktığı etki ve genetik olarak coğrafyanın etkisi.

2- Everen’ in varoluşundan bu güne gelişen tarihsel süreç. Bu iki temel ögeyi bir ilke olarak almayıp doğmatik anlayış kavramlarına tutunmak, bütün bilimsel gerçeği hem zedeliyor, hem de karşı tezden öte bir düşmanca duruş yaratıyor. İşte, insanın var oluşundan beri süre gelen bir doğal yaşamın, nasıl, kimler, hangi olgu ve çıkar ilişkilerinden, korku (Tanrı-Allah) unsularından etkilenip, doğal yaşamın gerçeklerinden

uzaklaşmalarını irdelemek temel hedefim olacktır. Bu araştırma aynı zamanda bir sözlük, başucu kitabı olarak da kullanılacağı, devrimci bir anlayışla, sonum idam da olsa, derim de yüzülse, yaksalarda, kellemi kesselerde hiç bir taviz vermeden, “hatırı kalır” anlayışına kapılmadan, Dede ve Pir saygınlığı değil, ilim ve bilim kavram içinde irdelemeye çalışacağım.

Şimdi soralım.

ALEVİLİK KOMÜNAL BİR TOPLUMDUR

Bu komünal toplum anlayışını biraz açalım.

Önce, suyun ve ateşin Alevilikteki önemini irdeleyerek, neden ve nasıl bir komünal toplum olduğunu görmeliyiz.

Felsefi ve temel ilke olarak insana saygının en önde gelen ve hiçbir şekilde insanı (Doğal olarak canlıyı) temel ilke olarak alan bir felsefi

anlayış ilkesine dayalı bir yaşam biçimini biraz olsun irdelemek gerekir.

Su, neden önemli ve temel ilke gerçekten su mudur?

Ateşin yaşamdaki önemi ve yeri nedir?

“Ateş; Şaman mitolojisinde var olan, ritüel bir geleneğin simgesidir” diyerek geçiştirirsek, insanlığın varoluşu ilkesini inkâr etmiş oluruz.

Bu iki simge olan SU ve ATEŞ’ in öneminden yola çıkarsak, Aleviliğin, yaşam biçimi olarak görüp, doğanın varoluşuyla eşdeğer görüp vede dogmatik anlayışlara karşı olduğunu biraz daha anlamış olacağız.

Gerçek bir yaşamın oluşum biçimini ele aldığımızda, doğal olan bir canlının oluşumunu Alevilerin pratikteki canlıya saygı geleneği olan bir ananın canlıyı müjdelemesine bir bakalım!

Bir kadının, hamileliği 33 ile 37. gününde anlaşılır.

4

Kadın, hamile olduğunu anlar anlamaz, hane halkına da, rahminde bir canlı olduğunu

davranışıyla yansıtır, ya da bir aile yakınına söyler.

Evin önde gelenine duyurulduğunda, evin büyüğü ya da sözcüsü 40. günü işaret ederek, “39 isek kırk olalım.

cen cana düşmüş canı cem eyleyelim” der ve aileyi ve yakınlarını, o ana rahmine düşmüş olan canlıyı, daha cen’ iken, CAN olarak saygıyla, aileden sayacak bir CEMAL-CEMALE olacak bir saygınlığı daha, bir damla su iken doğa ile eşdeğer kılıp, canlıya saygınlığı başlatmış olunur. Yani, bir CEM ritüeli ile herkese haber verilmiş olunur.

Bence temel felsefesi bu olmalıdır Aleviliğin!

İşte bir damla suyun, bir cen olarak, ana rahmine düşmesi, orada pişip, çelikleşmesi de, ateşle suyun önemini, en değerli iki somut, doğal maddenin, Alevilikteki önemi ve temel ilkesi olduğunu, Felsefi olarak aldığımız zaman, kendi benliğimizi, varlığımızı, anlayış ve düşüncemizin ne kadar önemli olduğunun bilincine varmış olmalıyız.

Ritüel bir anlayışa sahip olan, dogmatik Din anlayışından uzak, doğal bir yaşam biçiminin, gelişim süreci, bu sürecin yaşam ve devamı için verilen dirençli mücadele ve duruş biçimi, insanın nasıl var oluşuyla bağlantısının ta kendisidir.

İşte; ondandır, 72 millete aynı nazarla bakmak, ondandır Enel-Hak anlayışıyla, “Tanrı Benim” demek.

Ondandır, Evren gibi semah dönmek, ondandır toprağa saygı, suyu bir can veren enerji anlayışı ile içmek, ondandır “bizde kadın-erkek sorulmaz, bizde insan vardır” demek, ondandır canlıya kıymamak, hakkı hak olarak görmek, dişiyi KİŞİ, kişiyi insan olarak görmek, kadın erkek yan-yana olmak, insan’ı YÖN (Kâbe) bilmek, Güneşe yüz çevirip

saygı göstermek, yıldızların davranışını dahi bir geleceğin müjdecisi bilmek, ondandır biri yoksul, biri fakir olmaması gereken, dayanışma ve paylaşma olarak gelenek ve yol inancımızda ki Musaiplik ve Kirvelik dayanışması, ondandır PİR dediğimiz, topluma HAKEM’LİK yapacak bilge ve öndere saygımız ve ondandır insana ve canlıya saygımız.

Güneye baktığınızda, yada kuzeye, oralarda göremeyeceğimiz, MUSAİPLİK, KİRVELİK, PİR’ lik, YOL, ERKAN gibi anlayışları..

“Ayak baş-baş ayaktır” anlayışını. PİR’ini dahi dara çeken bir anlayışı görmezsiniz.

İşte; O zulüm ettikleri topluluğun adına şimdi AEVİLİK diyorlar. Ki Aleviliktir!

Oysa KOMÜN bir toplumu, asimile ederek, yakarak, katlederek, iftira atarak, yok etmenin çabası hiç bitmedi ve insanlığın varoluşundan bu güne kadarda sürdü.

Bu yaşam biçimini, ALEVİLİK; “meshepçilik” diyerek, öteki gözle bakmak, bir insanın kendi, ilerici, devrimci ve demokrat düşünenlere seslenmek isterim bu vesile ile.

Bu doğal geleneğin, doğal temsilcilerini, bir komün yaşam anlayışı içinde destekleyip, ilkel komünal, toplumun, modernizm biçimine getirebilmek, mücadeleye hiç bir başka anlam yüklemeden, İNSAN’ı merkeze alarak dayanışmayı genişletmek gerekir.

Dedelere ve pirlere bir kaç sözüm var

“Dedeler ve pirler” derken genelleme yapmıyorum. Kendini Hz.Ali- Hz.Hüseyin yerine koyup ve onlardan üstün görüpte yaşadığı sürece sağır olanlaradır sözüm.

Hergün medya kuruluşu ve yayınlarında yer alan ve ayrıca grup ve kendi yayınını oluşturanların yayınına katılanlar dahası özel sitelerin canlı söyleşisine katılan sözüm ona bazı dede, gri dede ve pirler artık tiskindirici konuma gelmişlerdir.

“Yeter” demek gerekir artık.

Sapma saçan bilgisiz, mesnetsiz, tarih yoksunu, cehalet zengini, hurafece, düzenin

5

sözcüleri vs. insanların yalan beyanlarından kına geldi bizlere.

Şahsen utanıyorum Alevilik adına.

Hallacı Masur’dan utanmıyor musunuz ağzınıza alırken?

Pir Sultan’ı anarken sıkılmıyor musunuz?

Yunus’u anarken o nefesi kirletiyorsunuz.

Yol hizmeti yaparken bu değerlerin bilincinde misiniz?

Ezilenden yana mısın, sınıf nedir biliyor musunuz?

 

Bilincinde olanlarada hemen “siyasi ve bölücü” dersiniz değil mi?

Tarihteki her süreçte baş kaldıran önderlerimize bakar mısnız?

Yol hizmeti ayanı zamanda sınıfsal hizmet değil mi?

Kendinizi neden yenilemiyorsunuz?

Hallacı Mansur’dan sonra kendini yenileyenlere bakın lütfen.

Anadolu’daki ayaklanmalara bakın? Halk ayaklanmalarına bakın?

Sonradan özünden saptırılmış Cumhuriyet dahi bir ayaklanma sonucu oluşturulmuş ve Koçgri direnişine bakın, Dersim’e bakın, 68’lilere, 78’lilere bakın?

68 ve 78’lileri oluşturanlar içinden gelenlersiniz çoğunluğunuz!

Yani; geçmişteki, dede ve pirlerin başkaldırısına duyarlı ilericiler katılırken, 12 Eylül faşizminden sonra 68 ve 78’lilere destek veren direnişçi dedeler ve pirleri anımsamanızı isterim.

Şimdi, islami vurgularla ahkam kesiyorsunuz.

Türkiye’de yer yerinden oynuyor, hala Arapistandan çıkamayanların varlığı, kendi kitlelerinizi korkutur olmuyor musunuz?

Oysa siz Türkler, kendini Seyyit soyundan gelenler olarak gören-bilen Kürd’ler, Zaza’lar acaba İsalm’ın kurulduğu, Kerbela’nın vuku bulduğu süreçlerde sizler coğrafi olarak nerelerdeydiniz?

Yaşadığımız sürece odaklanmak zorundasınız yol olarak.

Anadoludaki ve Mezepotamyadaki geçmişimiz bize bu yolu öneriyor. Öyle posta sığınmak olmamalıdır. Haksıza karşı durmak ilk görevinizdir.Yolun gereği budur. Yoksa kaba gürültü yayıp, dedelik adıyla kitleleri yolundan saptırmayın yada kitleleri oyalamayın.

Hiç kimseye saygınız yoksa, geçmişinize, ocağınıza, Pir ve Mürşidinize saygılı olun. Bu düzene karşı en önde olmayan biri, Alevilikten bahsetmesin lütfen. Sorgulayıcı, toparlayıcı, dayanışmacı ve karşı duruşuyla kanıtlaması lazımdır PİR önder olan her kimse.

Dede yada pir ola bilirsin

Kendini farklı göre bilirsin

Yoksa farklı yoldan mı gelirsin

Galu-beledan beri değişmediki

………

Düzene göre dedelik pirlik olmaz

Hiç bir düzen seni kolay anlamaz

“Allahım” desende sana inanmaz

Onların zalimliği değişmediki

6

Bektaş derki sana değişen sensin

Bir düşün nerden geldin nerdesin

Pip,dede, Mürşid ezilendensin

Senin asimilasyonluğun değişmediki

 

Peki sen kimin Alevisisin?

Oldukça, Alevilikle ilgili çok sayfalar var. Kızılbaşlık, Ehlibeyt, Pir Sultan, Hacı Bektaş, Yöresel ve bölgesel olanlarla sayısını da bilmiyorum.

Kendime göre ciddi gördüğüm bazı siteleri takip ediyorum. Paylaşımları okuyorum.

Yeraltında sarı öküzün tüyünü ırgalatan da var, güneş sistemine çıkartanda.

5 vakit namaz kıldıran da var, namaz yok diyen de, “Tanrı benim” diyen de, “Haşa Allah var” diyen de.

Yok, yok. “Körün fil tarifini” geçti bu işlerle uğraşanlar. Hatta ve hatta, grup, ırk,Türk,Kürd,Zaza,Şia, Atatürkçü,Şaman,Zerdüş,Ali’ci, Muhammet’çi, İslam dışı, içi, yanı, yöresi, devrimci, liberal, ulusalcı, Fetocu ( İzettin Doğan)

Tayyocu “Alevi çalıştayı,” rantçı, çıkarcı, yalaka, milliyetçi saymakla bitmiyor. Buna benzer aynı siteler çoğunlukta.

Sahi sen kimin Alevisisin?

“Alevilik İslam Dışı” deniliyor ve biride “İslam birliği” çağırısı yapıyor!

Kulaktan dolma öğrenmişler, yada resmi ideolojden önrendiği Aleviliği savunanlar,

Devletin öngördüğü Aleviliği kan ve can pahasına savunanlar var…

Bazen bu sitelerin, özel bölümünde talihsiz bir tartışma tuzağına düştüğüm oluyordu.

Çok üzüldüğüm benim ile oturup bir dakika sohbet etmemiş, şahsen tanımamış,ama

beni yargılar konumda, kocaman bir savunucu neyi niçin savunduğunu bilmeden korkunç saldırı ve hakaretlerde bulunuyorlar…

Beni tanısa anlarım tabi ki. 78′ lilerin kurucularından biri olduğumu, Hak-Der, Alevi Akedemisi, (Şimdi İzettinci olmuş o başka) Alevi konfederasyonun kurucuları arasında olduğumu, helede Devrimci ve Sosyalist olduğumu tanımadan, araştırıp sormadan, Devrimci Aleviler Birliği’nin Hollanda kadrosunda olduğu için, kendini Kafdağının arkasında sanan bir delikanlıyla üzücü bir tartışma yaşadım.

İşte ondan dolayı sordum bu soruyu. Alevilikte önce, adap vardır.

Ahlak vardır, yol vardır ikrar vardır.

Hem “Devrimci Aleviler birliği” dersin ve savunucusu olursun, öbür tarafta da “İslam birliği” diyenin savunucusu ve fedaisi olursun.

Herkes nerde nasıl olursa olsun, “Alev-iyim” diyen önce, İslamı içine alması için tarihine bakması gerekir.

Irkçılığı, partizancılığı, bir insana tapmayı, (Kulluğu) taraf tutmayı, kayırmacılığı unutması gerekir.

Yani sade insan olmaktır Alevilik anlayışı.

İnsan; bir damla sudandır! Aslında hareket eden her canlı bir damla sudandır.

O, bir damla su CEN’ dir. Cen-cana düşünce canlı olur…

Benim kendi düşüncem ilk canlıların genindenim.

IRK diye bir şeyin olduğunu bilim kabul görmez!

Hepimiz tek canlının soyundanız. Bu yol süreklilik yoludur, ilk canlıdan bu güne ışık

7

tutanların yoludur.

Dünya’da bu anlayışı yaşatanın adı da ALEVİ lerdir!

ALEVİLER mi?

Anadır. Ateştir. Sudur. Topraktır. Evrendir. Ne Havva anası, nede Adem babasıdır. kim doğurttu onları? O, dünkü çocuktur.

Fi tarihinden beri varız ve vâr olacaklardanız.

“Aelviyim” diyen bir birey, başkasının uydusuna giremez, kimseye köle olamaz, kul

olamaz.

Bu kulluk, Atatürk’çülükde olsa kabul görmez.

Biz, komin’ciyiz. Çünkü; Komini asırlarca yaşamışız!

Biz, İmeceyi iyi biliriz, empatiyi, saygıyı, âdabı, hakkı, adaleti, eşitliği iyi biliriz.

Bizim kitabımız yok.

Gönül kabemiz ve kitabımızdır.

“Her ne varsa şu alemde Hepsi mevcuttur ademde” diyen Yunus Emre’nin

dediği gib bakarsan,“Evren’ in minyatür bir şekli” olduğumuzu söylediği bilincinde olacaksınızdır.

Yeryüzü bizimdir, sınır bilmeyiz.

Ama merkezimiz Anadoludur-Mezepotamyadır ve bu böyle bilinmelidir.

Çok renkli olun ama, özünüzü kayıp etmeyin!

 

CAMİİ, CEMEVİ VE MUSALLIMTAŞI!

Bir canımız hakka uğurlanırken, “Cami-Cemevi” seçeneğine takılıp kalınıyor bazı yörelerde.

50 yıl önceye giderek (O sürece aklı erenler daha iyi düşünsünler)

o dönemlerde Cemevi diye bir mekan yoktu henüz yada bizim yörede yoktu.

Ama camiiler mısır gibi patlamaya devam ediyordu ve Devlet kontrolü ve desteğinde hepside.

Şimdi soruyorum.

İnsan olan, ahlakı olan, dürüst olan iyi düşünsün (Bazı bölge ve müstesna olaylar hariç) her hakka yürüyen can (Alevi- sünni fark etmez) Mürsallimtaşı’ından uğurlanırlardı, devri daim olacağı yolculuğa. Bunu inkar edecek kaç kişi var 50 yaşın üstündekilerden?

Şimdi, “İllada cami” deniliyor. Devlet’te yasal olarak Cemevleri olmadığı için de, Devlet erkanı, devletin kabul görmediği ve Devletin yasal konumu içinde olmayan mekanlarda olmak istemedikleri bahanesiyle, Cemevlerine gitmiyor, o Devletin içindeki eli kanlılar dahil…

Sanki, Cemevi onları istiyor da!

Mürsallımtaşını kim unutturdu bu halka?

Asimile etmenin en bariz ve basit yollarından biri bu olmalıdır bence.

Devletin de istediği ve desteklediği bir kavram olunca, hakka yürüyenin bir ibadet mekanında olması “Sünni Devlet” anlayışına tam uyum sağlanan bir olgu olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz.

İlerici, devrimci, sosyalist, laikçi, demokrat her kim varsa, “Cami ve Cemevi”gibi bir seçeneği benimserlerse, yaşamlarıyla çelişirler diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Şahsen benim yakınım, dostlarım akrabalarım, beni, bağımsız bir alandan, “Kİ;

8

Mürsallımtaşıdır” orası ve oradan uğurlamalarını şimdiden öneriyorum.

Mursallimtaşı: Hesap alıp verme yeridir. Hakka yürüyen canımız adına sorulur, “Hakkınızı helal ediyor musunuz” diye. İşte o alanda isteyen ” Yok ben etmiyorum. Çünkü; “şu kadar alacağım var” diye bilir. Ki o hakk’ta o, alanda, yakınları tarafından, kabullenilir yada ikna edilir, sonrası da, hakka uğurlanır canımız.

Peki! Bu cami ve Cemevi nereden çıktı?

 

Türk İslam sentezinin, devlet düzeni olarak, Müslüman bir ülkenin, Müslüman insanları ibadetini yaptığı mekan olan Camii’den

uğurlanması politikasından başka bir şey değildir.

Alevi Kültür Evlerinin çoğalıp gelişmesi sonuncunda, Aleviler de Kültürevi olan Cemevlerinden, hakka uğurlama geleneğini yapmaya başlayınca, Sünni devlet, 1924 yasasını “Tekke ve zafiyeler” yasasını bahane derek, Şehit’de olsa, sözüm ona devlet erkanı Cem evine gelmiyorlar. Ama Laiklik yasasını’da ilhal ederek her türlü fundamatelist davaranışı icraa ede biliyorlar camilerde.

 

Ayrı yol ve inançlar

İnançlı olmayan bir canlı yoktur. Her canlı yaşadığı sürece inancını korur ve o canlı için inancı kendine bir rehberdir ve bir yoldur ! İnançların ne kadar çok ve ne kadar renkli olduğu değil, ne kadar güçlü olduğu değil, önemli olan inançlılararın inancını özgür yaşamasını sağlayıp, saygılı olmak ve hoşgörü ile yaklaşmak gerekir.

Her insan için inanç naziktir, zariftir, değerlidir ve bireyin kendisi için kimliktir, bazen de candır, yaşamdır, enerjidir ve ruhtur !

İnanç; Sınıfsal olsun, liberal olsun, dinsel olmuş olsa da her konuda farklı yaklaşım biçimleri vardır.

Sınıfsal mücadele örgütlenmeyi, liberalizm kapitalizm, faşizm Irkçı, Din ümmetçiliğini (Kul olmayı, biat etmeyi) savunur.

İşte bazı inançların (Düşüncelerin) dogmatik inançlar olduğundan dolayı yol çatallaşıyor ve inandığı inanç boyutu farklı düşüncelere yol açıyor!

Bu, çatallaşan yolu biraz açmak istersek şöyle bir gerçeklikle karşı karşıya geliyoruz.

1- VAROLUŞÇULUK inancı ve düşüncesi.

2- YARATICILIK inancı ve düşüncesi.

1- Varoluşçuluk; Everenin, evrimsel kavram içerisinde, canlıların da evrimleşmesini tamamlamış olarak bilinen ve kabul görünenidir. Bu inanç en mantıklı, en akla ve usa yatkın olanlar olarak bilinen ve kabul görenidir.

 

2. Yaratıcılık; Yaratıcı inancı, Tanrısal bir inanç ve bilinmeyen bir güç.

Bu bilinmeyen gücün etkisi, insan beyninde hep korku yaratmıştır. “Ya varsa” anlayışı, korkusunu beraberinde getirmiştır. Bilinmeyen her şey korkuludur ve korkuyu yaratan anlayıştır yada geldiği süreçte korku unsuru olmuştur.

Yaratıcılık ( Korku) anlayışı öyle gelişmiş ki, asırlar sonra değişen dünya sürecinde, subjektifciliğini koruyarak, çıkarcı zorbaların, tacirlerin, sömürgecilerin, diktatörlerin, faşizmin en objektif bir düşünce halini

almıştır beyinlerinde.

Bu aşağı tabakayla- yukarı tabaka, (Ezen ve ezilen) bey, efendi, köle, Tanrı, ümmet ve korku düzeninin teorisi konumuna ulaşmış, Allah kavramıyla beynin başkaları tarafından ipotek altına alınmasına (Biat) yol açan en büyük inanç biçimi olmuştur.

9

Bu inanç biçimi, yeraltı karanlığını da yaratarak (Cennet ve Cehennem) korku düzenini bir yaratıcıya (Allah’a) havale edip, düzenlerinin, saltanatlarının sürmesi için bir kullanım aracı haline getirmişler ki, inanmayan herkes ya düşmanıdır, ya da sistem dışı bir haindir.

Bu, Tanrısal (Allah) anlayışlarına tabi olan bütün semavi dinleri (Yer altı karanlığına inanlar) içine alan inançları farklı görünse de, tek Tanrı anlayışında birleşen, farklı Peygamberleri ve kitapları olsa da, sistemleri korku kavramı içine yerleştirilmiş, farklı

 

insanlar tarafından kullanılır bir sistem halini almıştır.

İşte; Bizler farklı inançlarda olan iki yolun yolcuları, bir yol ayrımında olduğumuzun farkında olmanın sıkıntısı ve çelişkisini yaşıyoruz. Bu biraz zaman alsada sonunda aynı yolda birleşeceğimiz bir düzeni, biatsız yaşama düzenini oluşturacağız ve oluşturmalıyız mutlak.

 

Varoluşçuluk anlayışı ve inancına sahip olanlar kim olursa olsun aynı çember içinde olduğunun bilincinde olması gerekir ya da bu konuyu kendine felsefe edinip, ortak bir yolda buluşması gerekir. “Yol bir, süreklilik bin bir” anlayışı içinde varlığın (Varoluşçuluğun) birliğinde tek yolda yolcu olmanın yaşam biçiminde birleşmesi gerekir.

Solcu, sosyalist, devrimci, Alevi, Süryani, Keldani, Ezidi, Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Alman, Amerikalı, Asyalı, Afrikalı ve kim olursa olsun, Varoluşculuk tek yol olmalıdır.

Yaratıcılık (Tanrısallık) karşısında ümmet-Kul olmak istemeyen herkesin varlık ve birlik yolunda olması için birlik çalışmaları geliştirilmelidir. Mücadele, Fi tarihinden başlamış ise, sonsuza kadar devam edecek anlayışında konsantirasyonumuzu sağlamlaştırmak gerekir.

Yaratıcılık anlayışı kimlere düşman olmuştur, yaratıcı (Tanrısal) anlayışın oluşumundan

bu güne kadar?

Tek düşmanları onlara ve sistemlerine biat etmeyenler düşmanları olmuşlardır.

Onlara, tarihte karşı çıkanlara kafir, zındık, kızılbaş, kominist, a

şimdiki adı ateistler olmuştur.

Türkiye özgülünde (Anadolu ve Mezepotamya) hiç bitmeyen düşmanları Aleviler, solcular ve Kürdler olmuştur.

Bilim, varoluşçulukta her zaman direnecek ve kazanacaktır. Bizler ve bilimden yana olanlarda bu kazanımın onursal yanını taşıyanlar olacağız ve tarih bunu böyle yazdı ve devamını da böyle yazacaktır.

Sömürü, zulüm ve baskının elindeki yaratıcılık gücünü almak için, varoluçular olarak çoğalmalıyız.

Yolumuz, ya bilimden yana olmalıdır,Din’den yana değil! Zorbaya karşı, yarınlar için ve geleceğimiz için tek yol çağdaş bilim olmalıdır. Yoksa, “yolun sonu karanlıktır!” Soy ve Secere

Asırlardır bitmeyen soy, secere, sinsile, kanbağı gibi çokda bir bilimsel dayanağı olmayan soyut bir tartışma olduğu bir gerçektir. Hatta bu soyut bir anlayışın, meshep, elit olma, kral, bazı ülkelerde ÜLKE SAHİPLİĞİ’ne kadar varan bir ‘sapkınlık’ diyeceğimiz bir hiyareşinin, diktalığın varlığını hala yaşayan ülke ve toplumların olduğunu biliyoruz.

10

İki uç noktadan örnek verirsek, İngitere Krallığı ve Hollanda Kraliyetliği gibi ileri toplumlar olarak görünen ama ülkenin sahibinin KRAL olduğunu yasal ve yönetsel olarak hala hüküm süren bir ileri uç noktada olan ülkelerdir.

Diğer uç noktadakiler ise, Sudiarapistan, Emirlikler ve Afrika ülkerinde dikta yönetimleri gibi ülkelerdir.

Dahası asırlardır süre gelen birde “Peygamber Soyun”dan gelme iddasında (Ehl-i Beyt) olanlar biraz daha tartışılır konumda olduğu gibi, 680’de olan Kerbela katliamı ile bir de

‘masumane’ postuna bürünmüş bir ‘İnsanüstü’ bir şahsiyet anlayışının olması, Hz.Muhammet’in dahi, “Ben bir insanım ama sadece elçlik görevim var” demesi dahi hiç bir şeyi çözmemiş olduğu da bir gerçektir. Bütün peygamberlerin aynı soydan, hatta aynı ırk SAMİ ırkından olduğunu biliyoruz. İsa’sı, Musa’sı, Davut, İbrahim ve “124 bin peygamber” dediklerinin hepsi aynı soydan.

Şimdi gelelim en anlaşılmaz bir soy yada secere kavgasına!

Güncel olarak alırsak, Taliban’ın içinde kaç kişi Ehlel-Beyt soyundan olduğunu idda ediyor acaba?

Suud ailesi, Irak, Suriye, İran, İslam ve Türki Cumhriyetleri yada Türk ülkelerindeki diğer Ehlel Beyt soyundan olduğunu idda edenler?

Şia yanlılar ise en radikalleridir.

Türkiye’ye gelirsek; Adını “Seyyidi” olarak bildiğimiz, Ehlel-Beyt soyundan geldiğini idda eden, ocaklar kurulmuştur. Ocakların temsili olarakta, mürşitler, dervişler, müritler, babalar, dergahlar gibi şahsiyetler ve mekanlar oluşturulmuştur.

Şimdi soralım mı sorumuzu?

Ta Malezya’dan, Fas’a kadar olan İslam dünyasındaki bu Ehlil-Beyt soyundan olanlar ile kan bağı tek merkez olan Peygambere bağlıyorsanız, Suud ailesi, (Sudiarapistan hanedenları) Ehlel Beyt olan insanlar neden diğerlerine düşman bir duruşları var?

Kerbela katliamında sağ kurtulan, Mahsum bebek Zeynel Abidin’den süre gelen soy

seceresini kim nasıl oluşturdu?

680’de Kerbela katliamı olduğunda, Anadolu’da Bizans İparatorluğu hüküm sürereken 600 yıl sonra, 1280 gibi bir süreçte dahi Anadolu’da hala Bizansın son yıllarına denk geliş sürecinde dahi bir Ehlel Beyt anmaları, Seyyid gibi bir elit insan tiplemesinin olmadığı bir sürecin devamına bakarsak, Bizansın bitimi, Osmanlının başladığı süreçlerde beyliklerin hüküm idresinde bölge yönetimlerinin olduğu süreçlerde dahi hiç bir Ocak, Seyyid gibi bir gelenek ve yol olmadığını görüyoruz.

1230-1270 yılları arasındaki Bizans İmparatorluğunun zayflaması, sosyo-ekonomik dengelerin bozulması ve halk ayaklanmalarının en ayukka çıktığı yıllar olmuştur.

Baba İshak ayaklanmasında yer alan Bektaş, (Hace Bektaş Veli) kardeşi Menteş gibi şahsiyetlerin yenilgisinde en büyük etken, ilk defa bir İslam ordusunun Anadoluya, Bizans’ın çağrısı sonucu

gelmesi, Ispanya’nın paralı askerleri (Lejyonerler) ile Baba İshak ayaklanmasının bastırılmasını gerçekleşmiştir.

Daha öncelerde de Bizansa karşı, Batal Gazi ayaklanmaları ile otorite bayağı zayıflamış konumda olan Bizans en son 1300’lerin başındaki Osmanlı ile yenilgisini kabul edip, yönetimi Osmanlıya devretmiştir.

Peki; Anadolu Kızılbaşlarının, Alevilerinin, Kerbela ile bağlantısını nasıl izah edersiniz?

Ancak Osmanlı oyununu iyi araştırırsanız, Safevi anlayışından (Şah İsmail) sonra, nasıl bir asimilasyon tuzaklarının olduğunu göreceksinizdir.

11

Biz bu ezberleri bozmaya devam edeceğiz.

Taki kendimiz olana kadar.

Nasıl mı?

Örneğin; hepimizin soyu aynıdır!

Hepimizin soyu SU’dur.

Hepimiz bir damla sudan olmuşumuzdur.

Kutsallığımız SU’dur.

Işığımız Güneş’tir. Yani beynindir, gözlerindir.

Bedenimiz topraktır.

Güneş, Su ve Toprak ortak malımızdır.

Havva candır. Yani; Nefestir. Soluduğun soluktur, canındır soluğundur.

O kesilince, canın yoktur! Soluğun bedenden çıkınca, Evrene dönersin, bedenin de toprağa.

Yani sen Evrensin.

Hiçbir birey kutsal ve üstün olamaz. “Baş-ayak, Ayak-baş” ise, kimse kimsenden üstün değildir.

Kişiyi üstün kılan hizmetidir ve emeğidir. Emeğe saygı duyulur ama kişye tapılmaz ve onun için ölünmez, kendi kendine eziyet edilemez bir başkası için.

Kerbela’yı anmak için kendini zincirleyenin, yobaz ve gericiliğini özümsemek ve alkışlamak bir sapkınlıktır.

Anadolu insanının, Kerbela vakası için ne Yası-Matem, nede oruç tuması için bir inanca sahip değildir.

Anadolu insanı (Aleviler hariç) İslamı, Bizansın son yılları ile, Asker gönderme karşılığı kabul etmiş olsada, kabul ettiği İslam 1500’lere kadar Şeri anlamda tam bir uygulama biçimi olmamıştır.

O dönemlerde adı Kızılbaş olarak bilinen, şimdiki Aleviler ise, sadece İslam değil, hiç

bir dine biatı yoktur. Ahiret anlaylış biçimi hiç yoktur.

Yeniden doğduğuna inanan bir toplumu son yıllarda Ahiret ile de uğraşmaya itmişlerdir.

Bu, Ahiret uğraşısı, Muhammet’ten ve Ehlel-Beyt’ten şefaat bekleme gibi bir anlayış ile yanlışa düşürerek olmuşmuştur ve öylede devam ediyor. ki;en tehlikelisidir!

Oysa; bizde insan vardır, “yarin yanağından gayrisini” ortak olmak vardır, Rızalık şehri vardır. Yani; Emekte ortak olan paylaşımda payını alandır.

“Kadın mı erkek mi sorulmaz insan vardır.”

Biat yok eşitlik vardır, biata zorlayana karşı duruş vardır.

Pir; Seyyid değil, bilgedir. Halkın seçtiği bir neferdir, nefestir, önderdir, adaletin temsilcisidir, yanındaki 12 hizmetkarlarıyla bir komisyondur, halk komütesidir.

Evet. Bozmalıyız bu ezberleri!

Su’dan soyunun geldiğini unutmadan, kimseden soy sorma, soy aramadan, ortak yaşamayı anlatmalıyız.

Suyun, Güneşin ve Toprağın değerini unutmazsan, canıyın (havva’nın) değerinide bilirsin. Toprağı ve suyu ihtiyacın kadar kullanırsan, güneş zaten eşit doğar her canlıya.

Canın olan havvayı da kirletmemiş olursun. Havva da senin uzun yaşamana yardımcı olur.

Havva can, su’da soyu olduğunu unutmayanlara merhaba.
Bektaş Tosun

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
*